BOŞANMA VE KATKI PAYI ALACAĞI DAVASINDAKİ ALACAKLAR İÇİN İİK 283/1 HÜKMÜ KIYASEN UYGULANABİLİR

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu

ESAS NO      : 2018/17-378
KARAR NO   : 2019/1329

T Ü R K   M İ L L E T İ   A D I N A

Y A R G I T A Y   İ L A M I

İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ          : 
Ankara 22. Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ                    : 21/12/2016
NUMARASI            : 2016/446 – 2016/491
DAVACI                  : S.B. Vekili Av. R.Y.
DAVALILAR           : 1- M.Ü. vekili Av. A.T.A.
                                  2- A.A. vekili Av. E.H.K.
                                  3- M.B. vekili Av. D.K.G.

Taraflar arasındaki “tasarrufun iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 22. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 22.05.2013 tarihli ve 2011/535 E., 2013/241 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 23.04.2016 tarihli ve 2015/14781E., 2016/3717 K. sayılı kararı ile; 

“… Davacı vekili, müvekkili ile davalı Mustafa B.’nin Ankara 4. Aile Mahkemesinin 2009/1..9 esas sayılı dosyasında boşanmalarına ve müvekkili lehine tazminata karar verildiğini, ancak yasal mal rejimi tasfiyesi taleplerinin tefrik edilerek Ankara 4. Aile Mahkemesinin 2010/4.2 esasına kayıt edildiğini, söz konusu dosyada borçluya ait taşınmaz üzerine konulan 20.04.2011 tarihli tedbir kararı ile taşınmazın müvekkili ve çocuklarına tahsis edildiğini, bu tedbir kararı varlığını ve geçerliliğini korurken davalı Mustafa’nın taşınmazı 11.11.2011 tarihinde dostu olan diğer davalı Mahmut Ü.’e sattığını, onun da kısa bir süre sonra 30.11.2011 tarihinde davalı Alişir A.’ya satarak devir ettiğini, satışların muvazaalı olduğunu ileri sürerek satış işlemlerin iptali ile önceki malik davalı Mustafa B. adına tesciline karar verilmesini, tasarrufların iptali mümkün olmadığı takdirde davacının zararlarını tazmin edebilmek adına 10.000,00 TL.’nin davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. 

Davalılar vekilleri ayrı ayrı, satışların muvazaalı olmadığını, davacının katılma alacağı ile ilgili olarak açtığı davanın Ankara 4. Aile Mahkemesinin 2010/4.2 esas sayılı dosyasında görülmekte olduğunu savunarak davanın reddini istemişlerdir. 

Mahkemece davanın İİK.’nundaki tasarrufun iptali istemine ilişkin olmadığı, mal rejiminden doğan ve mahkemece eksik hesaplanan katılma payı alacağına yönelik olduğu, buna ilişkin davanın Ankara 4. Aile Mahkemesinin 2010/4.2 esas sayılı dosyasında incelenip karara bağlandığı, davacı lehine 12.891,00 TL. Katkı payı alacağına hükmedildiği, davacının 22.05.2013 günlü celsede de belirtiği şekilde katkı payının eksik hesaplandığından bahisle yeniden hak talebine esas olmak üzere tasarrufun iptali talebinin yerinde olmadığı gerekçesiyle tasarrufun muvazaalı olup olmadığı değerlendirilmeye alınmaksızın davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir. 

Davacı, davalı eşinin boşanma ve katkı payı davaları sonunda hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu taşınmazın danışıklı olarak davalı 3. kişiye, onun da diğer davalıya danışıklı olarak devir ettiği iddiası ile eldeki bu davayı açmıştır. Davacının bu davayı açmaktaki amacı, açtığı dava sonucu hak kazanacağı alacağını alabilmeye yönelik olarak, danışıklı olduğunu ileri sürdüğünü hukuki işlemlerin kendisi yönünden geçersizliğini sağlamaktadır. Yargılama sonunda davaya konu edilen satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması hâlinde davacı, satışa konu edilen maldan da alacağının tahsili için yararlanabilecektir. 

Bu yönüyle dava Borçlar Kanunu’nun 18. maddesinde düzenlenmiş bulunan danışık (muvazaa) iddiasına dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Kural olarak üçüncü kişiler, danışıklı işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü, danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarara verilmesi onlara karşı işlenmiş bir haksız eylem niteliğindedir. 

Ancak üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacakları bulunmalı ve danışıklı işlem o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış bulunmalıdır. 

Davacının bu hakkı ayni değil şahsi sonuç doğuracağından, danışıklı işlemin kanıtlanmış durumunda tapunun iptaline değil kıyasen İcra ve İflas Kanunun 283/1. maddesi gereğince tapu iptali ve tescile gerek olmaksızın taşınmazın haciz ve satışına karar verilecektir. Bu davada güdülen amaç da bu olduğundan davacının karşılanması gereken bir alacağı bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerekir.

Bunun için de davacının açtığı boşanma ve tazminat (katkı payı alacağı) davasının sonucu beklenilmeli ve ona göre karar verilmelidir. 

O hâlde somut olayda, öncelikle satış işlemlerinin danışıklı olup olmadığı hususu araştırılmalı, davalıların danışıklı bir davranış içinde bulundukları sonucuna varılması durumunda davacının açtığı boşanma ve tazminat (katkı payı) davasının sonucu beklenilmeli. (Davacı tarafından açılan boşanma davası sonunda davacı lehine tazminata hükmedildiği ve buna ilişkin mahkeme kararının 13.09.2011 tarihinde kesinleştiği, katkı payı alacağına ilişkin davada da davacı lehine tazminata hükmedildiği, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin incelemesince kararın onanmasına karar verildiği ve karara karşı karar düzeltme isteminde bulunulduğu anlaşılmaktadır.) ve bu davalar sonunda davacının kesinleşen tahsili gereken bir alacağı bulunduğu takdirde, İİK’nun 283/1 maddesi kıyasen uygulanmak suretiyle tapu iptaline gerek olmadan davacının alacağı alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulmalıdır. Bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeden yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, tasarrufun iptali istemine ilişkindir.

Davacı vekili; müvekkili ile davalı Mustafa B.’nin Ankara 4. Aile Mahkemesinin 2009/1..9 E. sayılı dosyasında boşanmalarına ve müvekkili lehine tazminata karar verildiğini, ancak yasal mal rejimi tasfiyesi taleplerinin tefrik edilerek Ankara 4. Aile Mahkemesinin 2010/4.2 esasına kayıt edildiğini, söz konusu dosyada borçluya ait taşınmaz üzerine konulan 20.04.2011 tarihli tedbir kararı ile taşınmazın müvekkili ve çocuklarına tahsis edildiğini, bu tedbir kararı varlığını ve geçerliliğini korurken davalı Mustafa’nın taşınmazı 11.11.2011 tarihinde dostu olan diğer davalı Mahmut Ü.’e sattığını, onun da kısa bir süre sonra 30.11.2011 tarihinde davalı Alişir A.’ya satarak devir ettiğini, satışların muvazaalı olduğunu ileri sürerek satış işlemlerinin iptali ile önceki malik davalı Mustafa B. adına tesciline karar verilmesini, tasarrufların iptali mümkün olmadığı takdirde davacının zararlarını tazmin edebilmek adına şimdilik 10.000,00TL’nin davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davacı asıl 22.05.2013 tarihli beyanında; 4. Aile Mahkemesinde görülen mal rejiminin tasfiyesi ve katılma payının tahsili davasındaki taşınmaz ile işbu dava dosyasında davalı Mustafa B.’nin tasarrufunun iptali talep edilen taşınmazın aynı olduğu, mal rejiminden dolayı alacağın 4. Aile Mahkemesinde hesabı sırasında avukatının hatasından dolayı eksik hesap yapıldığından alacağın hesaplanmasını temin amacı ile bu tasarrufun iptali, olmadığı takdirde taşınmazın alımına katkısından dolayı bilahare uğradığı zararın giderilmesi amacı ile alacak tahsili için işbu davanın açıldığı, bu davada davalı Mustafa B. aleyhine hükmedilen alacağın tahsil edilmemesi nedeni ile İİK hükümlerine göre tasarrufun iptali talep edilmemekte, mal rejiminden dolayı taşınmazın ½’sinde hak iddia edebilme açısından yapılan tasarrufun iptalinin istendiği, bu husus nazara alınarak eksiklikler giderilip talebi gibi karar verilmesini istediği yönünde beyanda bulunmuştur.

Davalı Alişir A. vekili; dava konusu taşınmazın emlak işleri ile ilgilenen Mahmut Ü. isimli kişiden satın alındığını, banka kredisi kullanılarak satış bedelinin karşılandığını, işlemin muvazaalı olmadığını ve tapu kaydında aile konutu şerhi de bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir.

Davalı Mahmut Ü. vekili; müvekkilinin tapuya itimat prensipleri dâhilinde üzerinde hiçbir kısıtlama bulunmayan taşınmazı yatırım amacıyla satın aldığını, satış işleminin danışıklı olmadığını ve ödemelerin banka aracılığı ile yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. 

Davalı Mustafa B. vekili; satışın danışıklı olmadığını ve katkı alacağı istemine yönelik davanın derdest olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir.

Yerel Mahkemece; davanın İİK’daki tasarrufun iptali istemine ilişkin olmadığı, mal rejiminden doğan ve mahkemece eksik hesaplanan katılma payı alacağına yönelik olduğu, buna ilişkin davanın Ankara 4. Aile Mahkemesinin 2010/4.2 E. sayılı dosyasında incelenip karara bağlandığı, davacı lehine 12.891,00TL katkı payı alacağına hükmedildiği, davacının 22.05.2013 tarihli celsede de belirtiği şekilde katkı payının eksik hesaplandığından bahisle yeniden hak talebine esas olmak üzere tasarrufun iptali talebinin yerinde olmadığı gerekçesiyle tasarrufun muvazaalı olup olmadığı değerlendirilmeye alınmaksızın davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Yerel Mahkemece; davacının davalı Mustafa B.’den 4. Aile Mahkemesinde hüküm altına alınan katkı payı alacağının tahsilini temin amacıyla taraflar arasındaki tasarrufa konu taşınmazla ilgili satış işlemlerinin iptalini talep etmediği, davalılar arasındaki tasarrufa konu taşınmazın esasında evlilik birliği içerisinde edinildiği ancak davalı Mustafa’nın davalı Mahmut’a satışı suretiyle evlilik birliği içinde edinilen mallara dâhil edilerek katkı payı isteminde bulunulamadığı belirterek söz konusu tasarrufun muvazaalı olarak yapıldığının kabulü ile iptali istemi çerçevesinde değerlendirme yapılması gerektiği, mahkemenin 22.05.2013 tarihli kararında davacı tarafın talebi doğrultusunda değerlendirme yapılarak karar verildiği, ancak Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 23.04.2016 tarihli bozma ilamının davacının talebini aşar şekilde öncelikle davacının davalı Mustafa’dan olan alacağının netleşmesinin beklenmesi suretiyle karar verilmesi gerektiğinden bahisle hükmün bozulduğu, bozma ilamının davacının talebini aşar şekilde değerlendirmeyi içerdiği göz önüne alınarak bozma ilamının yerinde olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı; davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; (Dava dilekçesi, davacının 22.05.2013 tarihli beyanı ve dosya kapsamındaki belgeler dikkate alındığında) Açılan davanın mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 18. maddesine göre muvazaa nedeniyle satış işleminin iptali ve tapunun davalı adına tescili, aksi takdirde muvazaalı (danışıklı) satış nedeni ile uğranılan zararın tazmini istemine yönelik olarak mı yoksa davaya konu taşınmaz ile ilgili olarak mal rejiminden doğan katılma payının tahsili istemine ilişkin olarak Aile Mahkemesinde görülüp sonuçlanan davada katkı payının eksik hesaplandığı iddiasına yönelik olarak mı açıldığı; burada varılacak sonuca göre mahkemece satış işlemlerinin muvazaalı olup olmadığı hususunun araştırılması ve muvazaalı olduğu sonucuna varılması hâlinde ise boşanma ve katkı payı davalarının sonucu beklenerek sonucuna göre davacının kesinleşip tahsili gereken bir alacağı bulunduğu takdirde 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 283. maddesinin kıyasen uygulanmak suretiyle hüküm kurulmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Konunun aydınlatılması bakımından genel olarak 818 sayılı BK’nın 18. maddesinde (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 19) düzenlenen genel muvazaa ile 2004 sayılı İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davalarına değinilmesinde yarar bulunmaktadır. 

818 sayılı BK’nın 18. maddesinde; (6098 sayılı TBK m. 19) “Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmıyarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır. Tahriri borç ikrarına istinat ile alacaklı sıfatını iktisabeden başkasına karşı, borçlu tarafından muvazaa iddiası dermeyan olunamaz.” hükmü ile genel muvazaa düzenlenmiştir.

Bilindiği üzere “tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile gerçek durumu onlardan gizleyerek kendi gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarına” muvazaa ve bu şekilde yapılan işlemlere de muvazaalı işlemler denilir. Bir başka söyleyişle muvazaa “açıklanan beyanlarının gerçek maksatlarına uymadıklarını bildikleri hâlde, tarafların kastettikleri durumdan başka bir ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri hâli (07.10.1953 tarihli, 8/7 sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararı), tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla kendi gerçek iradelerine uymayan haksız eylem niteliğinde anlaşmalarıdır.” 

Muvazaalı bir hukuki işlemden bahsedebilmek için; a) Tarafların iradeleri ile beyanları arasında isteyerek yaratılmış bir uygunsuzluk, b) Üçüncü kişileri aldatmak (muvazaa) niyeti, c) Taraflar arasında gizli işlemi yaratan muvazaa sözleşmesi bulunmalıdır.

Muvazaa davası, yani yapılan işlemin muvazaa nedeniyle hükümsüz olduğunu belirtmek için açılan dava ile tasarrufun iptali davası amaçları bakımından birbirlerine yaklaşırlarsa da gerçekte nitelikleri, koşulları, doğurduğu sonuçlar bakımından birbirinden farklıdırlar. Tasarrufun iptali davası, borçlunun tasarruf işlemlerinden zarar gören ve elinde aciz belgesi bulunan alacaklılar tarafından açılabilir. Ne var ki, tasarrufun iptali davası, borçlu tarafından geçerli olarak yapılan tasarruf işlemlerinin davacı bakımından hükümsüz olduğunu tespit ettirmek için açıldığı hâlde, muvazaa davasında borçlunun yaptığı tasarruf işleminin gerçekte hiç yapılmamış olduğunun tespiti istenir. Yani yapılan işlemin geçersizliği ileri sürülür.

Tasarrufun iptali davası, ayni nitelikte olmayıp kişisel (şahsi) bir dava olduğu hâlde, muvazaa davası ayni nitelikte bir davadır. Muvazaanın kanıtlanması hâlinde dava konusu mal, borçlunun mal varlığından hiç çıkmamış hâle gelir. Taşınmaza ilişkin muvazaa davalarında hâkim tapu kaydının da borçlu adına tesciline karar verir. Muvazaa iddiası, zamanaşımına bağlı olmadan ileri sürülebildiği hâlde, iptal davasının tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren en geç hak düşürücü süre olan beş yıl içinde açılması gerekir (İİK, m. 284).

İİK’nın 277. vd. maddelerine dayalı olarak açılmış iptal davasının amacı, alacaklının davaya konu mal üzerinde, cebri icra yolu ile alacağı miktarla sınırlı olarak hakkını almasını sağlamaktır.

Kural olarak iptal davasına konu edilen tasarruflar, muvazaalı akitlerden farklı olarak hukuken geçerlidir. Başka bir ifade ile muvazaalı akitlerde, görülen akit değil tarafların gerçek iradelerine uygun bulunan akit tarafları bağlayıcı olduğu hâlde, İİK’nın 277 ve bunu izleyen maddelerinde düzenlenen tasarruflar özel hukuk ilişkisi açısından geçerliliğini korumaktadır. Bu nedenle, alacaklının gerçek alacak ve ayrıntılarına yetecek miktardaki tasarrufunun iptaline, bunun dışında kalan kısmı geçerliliğini koruyacağından, olduğu gibi bırakılmasına karar verilmesi gerekmektedir. Kanun koyucu bu özelliği gözeterek “iptal davasının sübutu hâlinde davaya konu teşkil eden mal üzerinde icra kovuşturması yapılabileceğini, davanın konusu taşınmaz mal olduğu takdirde ise, üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmeksizin taşınmazın haciz ve satışının istenebileceğini” öngörmüştür (İİK. m.283).

Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 03.05.2000 tarihli ve 2000/4-823 E., 2000/851 K; 25.05.2011 tarihli ve 2011/4-149 E., 2011/346 K.; 02.04.2014 tarihli ve 2013/4-1016 E., 2014/436 K.; 17.01.2019 tarihli ve 2017/17-2051 E., 2019/19 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacının davalı eşinin boşanma ve katkı payı davaları sonunda hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu taşınmazı muvazaalı olarak davalı üçüncü kişiye, onun da yine muvazaalı olarak diğer davalıya devir ettiği iddiası ile eldeki bu davayı açtığı, davanın açılmasındaki amacın ise açılan diğer davalardaki hak kazanacağı alacağını alabilmeye yönelik olarak, muvazaalı olduğunu ileri sürdüğü hukuki işlemlerin kendisi yönünden geçersizliğini sağlamak olduğu, bu durumun dava dilekçesinden açık ve net olarak anlaşıldığı görülmektedir. Bu yargılama sonunda davaya konu edilen satışın muvazaalı olduğunun kanıtlanması hâlinde davacı, satışa konu edilen maldan da alacağının tahsili için yararlanabilecektir. 

Yeri gelmişken hemen belirtmek gerekir ki; 04.06.1958 tarihli ve 15/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında da vurgulandığı gibi; bir davada dayanılan maddi vakıaları açıklamak tarafların, bu olguları hukuken nitelendirmek, uygulanacak yasa maddelerini arayıp bulmak ve doğru olarak yorumlayıp uygulamak da hâkimin görevidir. Diğer bir deyişle; bir davada maddi olayı anlatmak taraflara, hukuki nitelendirmeyi yapmak hâkime aittir (HMK, m 33). Anılan yasal düzenlemeye göre davayı aydınlatma görevinin mahkeme hâkimine ait olması karşısında uyuşmazlığın çözümüne dair hukuki nitelendirmeyi de yine hâkim yapacaktır. Ne var ki dava dilekçesindeki talep ve davacı asılın duruşma sırasında alınan beyanları mahkemece hatalı ve eksik değerlendirilmiştir.

Açılan dava 818 sayılı BK’nın 18. maddesinde düzenlenmiş bulunan muvazaa iddiasına dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Kural olarak üçüncü kişiler, muvazaalı işlem nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin geçersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü muvazaalı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi onlara karşı işlenmiş bir haksız eylem niteliğindedir. Ancak üçüncü kişilerin muvazaalı işlem ile haklarının zarara uğratıldığının benimsenebilmesi için, onların, muvazaalı işlemde bulunandan alacakları olmalı ve danışıklı işlem o alacağın ödenmesini önlemek amacıyla yapılmış bulunmalıdır.

Diğer yandan; zarara uğradığını ileri süren üçüncü kişi ile danışıklı işlemde bulunduğu iddia edilen kişi hakkında açılmış olan katkı payı ya da tazminat davası bulunması durumu bu davanın kabulü için tek başına yeterli olmadığından danışıklı işlemde bulunanın üçüncü kişilere borçlu bulunduğunun gerçekleşmesi ve borcunu ödememek için danışıklı hukuki işlem yapmış olması gerekir. Davacının bu davayı açmaktaki amacı açılan her iki dava (katkı payı ve tazminat) sonucu hak kazanacağı alacağını alabilmeye yönelik olarak, danışıklı olduğunu ileri sürdüğü hukuki işlemin kendisi yönünden geçersizliğini sağlamaktır. Zira yargılama sonunda davaya konu edilen satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması hâlinde davacı satışa konu edilen maldan da alacağın tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi sonuç doğuracağından, muvazaalı işlemin kanıtlanması durumunda tapunun iptaline değil kıyasen İİK’nın 283/1. maddesi gereğince tapu iptali ve tescile gerek olmaksızın taşınmazın haciz ve satışına karar verilecektir. Davacının karşılanması gereken bir alacağı bulunup bulunmadığının belirlenmesi bakımından, davacı tarafından açılan boşanma davası sonunda davacı lehine tazminata hükmedildiği, yine katkı payı alacağına ilişkin davada da davacı lehine tazminata hükmedildiği ve her iki davanın da kesinleşmiş olduğu anlaşılmaktadır. 

Tazminat ve katkı payı davası kesinleşmiş olduğundan, mahkemece davacının kesinleşip tahsili gereken bir alacağı bulunduğu dikkate alınıp, davalılar arasında yapılan satış işleminin muvazaalı olup olmadığı araştırılarak ortaya çıkacak sonuca göre, İİK’nın 283/1 maddesi kıyasen uygulanmak suretiyle tapu iptaline gerek olmadan davacının alacağı alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmesi yönünde hüküm kurulmalıdır. 

Gelinen bu aşama dikkate alındığında Özel Daire bozma kararında geçen, boşanma ve katkı payı alacağı davasının sonucunun beklenmesi gerektiğine işaret eden “…davalıların danışıklı bir davranış içinde bulundukları sonucuna varılması durumunda davacının açtığı boşanma ve tazminat (katkı payı) davasının sonucu beklenilmeli (Davacı tarafından açılan boşanma davası sonunda davacı lehine tazminata hükmedildiği ve buna ilişkin mahkeme kararının 13.09.2011 tarihinde kesinleştiği, katkı payı alacağına ilişkin davada da davacı lehine tazminata hükmedildiği, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin incelemesinde kararın onanmasına karar verildiği ve karara karşı karar düzeltme isteminde bulunulduğu anlaşılmaktadır.) ve bu davalar sonunda davacının kesinleşen tahsili gereken bir alacağı bulunduğu takdirde…” ibarelerinin Özel Daire bozma kararından çıkartılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

O hâlde, belirtilen hususlar dikkate alınmaksızın eksik inceleme ve hatalı değerlendirme ile danışıklı işlemin var olup olmadığı konusunda inceleme yapmaksızın yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsiz olup, direnme kararı yukarıda yazılı bu değişik gerekçe ile bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında geçen “…davalıların danışıklı bir davranış içinde bulundukları sonucuna varılması durumunda davacının açtığı boşanma ve tazminat (katkı payı) davasının sonucu beklenilmeli (Davacı tarafından açılan boşanma davası sonunda davacı lehine tazminata hükmedildiği ve buna ilişkin mahkeme kararının 13.09.2011 tarihinde kesinleştiği, katkı payı alacağına ilişkin davada da davacı lehine tazminata hükmedildiği, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin incelemesince kararın onanmasına karar verildiği ve karara karşı karar düzeltme isteminde bulunulduğu anlaşılmaktadır.) ve bu davalar sonunda davacının kesinleşen tahsili gereken bir alacağı bulunduğu takdirde…” ibareleri çıkartılmak suretiyle yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 10.12.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

Bir cevap yazın