CEZA EVİNDE İŞKENCE KÖTÜ MUAMELE

Anayasa Mahkemesi, bir hükümlünün, belirli bir süre kelepçeli olarak müşahede odasında tutulmasında kötü muamele yasağının ihlal edildiğine karar verdi.

Resmi Gazete’de yayımlanan karara göre, Tekirdağ F Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda yaralama suçundan hükümlü olarak bulunan ve bel rahatsızlığı yaşayan başvurucunun, hastaneye sevk talebi kurum doktoru tarafından reddedildi. Bunun üzerine başvurucu, kurum doktoruna saldırıda bulundu.

Olaydan bir gün sonra sayım için koğuşa giden infaz koruma memurları ile başvurucu arasında da tartışma yaşandı.

İnfaz koruma memurları tarafından olay günü tutulan tutanağa göre başvurucu, raporu olduğunu ve hastaneye sevk işlemlerinin yapılması gerektiğini belirterek, sayım için gelen infaz koruma memurlarına elindeki dilekçeleri fırlatarak hakaret etti.

Başvurucu, taşkınlık çıkardığı gerekçesiyle kendisine ve etrafa zarar vermesini engellemek amacıyla kelepçelenerek müşahede odasına götürüldü.

Hükümlü ise Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçesinde, infaz koruma memurlanın kendisine saldırarak hakaret ettiğini, müşahede odasına kelepçeli konulduğunu, el ve ayaklarının şiştiğini öne sürerek, infaz koruma memurlarından şikayetçi oldu.

Başsavcılık tarafından başlatılan soruşturmada, başvurucunun alınan doktor raporunda bileklerinde cilt sıyrıklarına rastlandığı belirtildi.

Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığınca ifadeleri alınan ve başvurucunun odasına giren 11 infaz koruma memuru, başvurucunun hakaret ederek koğuşun kapısını ve duvarlarını yumrukladığını anlattı. İnfaz koruma memurları, hükümlüye vurmadıklarını, kelepçeleri de çok sıkmadıklarını söyledi.

Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığının kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermesinin ardından başvurucu, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundu.

Yüksek Mahkeme, yaşanan olayda kötü muamele yasağının ihlal edildiğine hükmederek başvurucuya 10 bin lira manevi tazminat ödenmesine karar verdi.

Anayasa Mahkemesi, kötü muamele yasağının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden soruşturma yapılmak üzere kararın bir örneğinin Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine hükmetti.

Karardan

Ceza infaz kurumu personelinin, saldırganlık gösterme riski yüksek olan hükümlü ve tutuklulara yönelik olarak kendilerini korumak, cezaevinde güvenliği ve disiplini sağlamak için takdir yetkisine sahip olduğunun kabul edilmesi gerektiğine işaret edilen kararda, bu takdir yetkisinin iyi niyetli olarak temel hak ve özgürlüklere saygı çerçevesinde kullanılması gerektiği vurgulandı.

Başvurucu hakkında olayın meydana gelmesinden bir gün önce kurum hekimine yumrukla saldırdığı gerekçesiyle soruşturma başlatıldığının hatırlatıldığı kararda, başvurucunun saldırgan bir tutum içine girmesi yönünden risk algısının yüksek olmasının kabul edilebilir bir durum olduğu belirtildi.

Kararda, başvurucunun saldırganlık açısından risk düzeyi, kamera görüntülerinde infaz koruma memurlarının tutumu ve alınan doktor raporunda sadece kelepçe takılan yerlerde cilt sıyrıklarının tespit edilmesi gözetildiğinde olayda zor kullanmanın gereksiz ve orantısız bir müdahale olduğunun söylenemeyeceğine işaret edildi.

Başvurucunun, belirli bir süre kelepçeli olarak “süngerli oda” olarak tabir edilen müşahede odasında tutulduğunun anımsatıldığı kararda, şunlar kaydedildi:

“Bu tedbirin tek başına herhangi bir kötü muamele olarak nitelendirilmesi mümkün değil ise de başvurucunun bu odada yaklaşık 6 saat ayaklarından ve elleri arkadan bağlı bir şekilde tutulmasının makul bir gerekçesinin ve bunu kesinlikle zorunlu kılan bir nedenin olması gerekir. Kendisine ve başkasına zarar verme imkanı olmayan süngerli odada kelepçeli bir şekilde tutulması başvurucunun bedensel cezaya maruz bırakıldığı algısı yaratmaktadır.”

CEZA EVİNDE KÖTÜ MUAMELE NEDENİYLE İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELE YASAĞININ İHLALİ.
http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2 … 1108-8.pdf

Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:

İKİNCİ BÖLÜM KARAR

CİHAN KOÇAK BAŞVURUSU

Başvuru Numarası

: 2014/12302

Karar Tarihi

: 21/9/2017

Başkan

: Engin YILDIRIM

Üyeler

: Celal Mümtaz AKINCI

Muammer TOPAL M. Emin KUZ

Recai AKYEL

Raportör

: Murat ŞEN

Başvurucu

: Cihan KOÇAK

ı. BAŞVURUNUN KONUSU

  1. Başvuru, ceza infaz kurumundaki kötü muamele nedeniyle işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasma ilişkindir.
  2. BAŞVURU SÜRECİ
  3. Başvuru 8/7/2014 tarihinde Tekirdağ l. Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır.
  4. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.
  5. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 27/11/2015 tarihinde, başvurucunun adli yardım talebinin kabulüne karar verilmiştir.
  6. İkinci Bölüm Birinci Komisyonunca 25/4/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafindan yapılmasına karar verilmiştir.
  7. Bölüm Başkanı tarafından 23/5/2016 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.
  8. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 29/6/2016 tarihinde Anayasa Mahkemesine bildirmiştir.
  9. Bakanlık görüşü 4/8/2016 tarihinde başvunıcuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 8/8/2016 tarihinde bildirmiştir.

111. OLAY VE OLGULAR

  1. Başvuru formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler doğrultusunda tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir:
  2. Başvurucu, başvuru tarihinde yaralama suçundan Tekirdağ F Tipi Kapah Ceza İnfaz Kurumunda (Ceza İnfaz Kurumu) hükümlü olarak bulunmaktadır.

I l. Başvurucu, belinden rahatsızlığı nedeniyle 24/2/2014 tarihinde Kurum doktoruna muayene olmaya gitmiştir. Başvurucunun hastaneye sevk talebinin Kurum doktoru tarafından reddedilmesi üzerine başvurucu sinkaflı hakaret ederek doktora yumrukla saldırmıştır. Bu olaya ilişkin tutanaklar tutulmuş ve soruşturma başlatılmıştır.

  1. Ertesi gün 25/2/2014 tarihinde sayım için başvurucunun kalmakta olduğu koğuşa giden infaz koruma memurları ile başvurucu arasında tartışma yaşanmıştır. Başvurucunun iddiasına göre tartışma, infaz koruma memurunun sayım için başvurucunun ayağa kalkmasını istemesine rağmen belinin ağrıması nedeniyle başvurucunun ayağa kalkmak istememesinden kaynaklanmıştır. İnfaz koruma memurları tarafından olay günü tutulan tutanağa göre ise başvurucu, raporu olduğunu ve hastaneye sevk işlemlerinin yapılması gerektiğini belirterek sayım için gelen infaz koruma memurlarına elindeki dilekçeleri fırlatıp sonrasında sinkaflı küfür etmiştir.
  2. İnfaz koruma başmemuru, başvurucunun küftir ettiğinden ve taşkınlık çıkardığından bahisle başvurucunun kendisine ve odaya zarar vermesini engellemek amacıyla kelepçelenmesi ve müşahede odasına götürülmesi talimatını vermiştir. Bunun üzerine başvurucu elleri ve ayakları kelepçelenerek “süngerli oda” olarak tabir edilen müşahede odasına konulmuştur.
  3. Başvurucu 26/2/2014 tarihinde Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçede 25/2/2014 tarihinde sabah sayımında infaz koruma memurlarının kendisine saldırarak hakaret ettiklerini, elleri ve ayakları kelepçelenerek müşahede odasına konulduğunu, el ve ayaklarının morararak şiştiğini belirterek şikâyetçi olmuştur.
  4. Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığı, başlatılan soruşturma kapsamında 4/3/2014 tarihinde Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğüne yazılan yazı ile başvurucunun Tekirdağ Devlet Hastanesine sevk edilerek hakkında adli rapor düzenlettirilmesini, olaya karışan infaz koruma memurlarının kimliklerinin tespit edilmesini, teşhise elverişli fotoğrafların gönderilmesini ve 24/2/2014 tarihinde başvurucunun revire çıkarılıp çıkarılmadığının bildirilmesini istemiştir.
  5. 6/3/2014 tarihinde Ceza İnfaz Kurumu yetkilileri başvurucuya teşhis yaptırmak suretiyle ilgili infaz koruma memurlarını tespit etmiştir. Tespit edilen infaz koruma memurlarının kimlik bilgileri ve fotoğrafları Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.
  6. 7/3/2014 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı, ifadesinin alınması için 12/3/2014 tarihinde başvurucunun hazır edilmesini ve şüpheli infaz koruma memurlarının da ifade vermek üzere müracaat etmelerini istemiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı ayrıca başvurucunun olay günü odasından çıkarılıp çıkarılmadığının bildirilmesi ve çıkarılmış ise bununla ilgili kamera kayıtlarının CD’ye aktarılarak gönderilmesi talimatını vermiştir. 14/3/2014 tarihinde anılan talimatlar yerinc getirilmiştir.
  7. Başvurucunun 12/3/2014 tarihinde beyanı alınmış ve 14/3/2014 tarihinde adli muayene raporu düzenlenmiştir. Anılan raporda başvurucunun sağ ve sol el bilek ulnar ve radial lateralde, sağ ayak bilek anteriorda ve sol cruris distal lateralde ciltte hafif kabuk bağlamış cilt sıynkları tespit edilmiştir.
  8. Başvurucunun odasına giren on bir infaz koruma memurunun Tekirdağ

Cumhuriyet Başsavcılığınca ifadeleri alınmıştır.

  1. Başvurucunun olay gününe ilişkin anlatımı şöyledir:

“25/02/2014 günü, sabah sayımında rahatsız olmama rağmen alt kata indim ve sandalyeye oturdum. İlk önce Ç. isimli gardiyan geldi, ben sevkim ile ilgili dilekçe yazmıştım, bu dilekçeyi gardiyana uzattım. Bana “ayağa kalk” dedi, ben de rahatsız olduğumu söyledim. Bana “sen kimsin lan” diye bağırmaya başladı ve üzerime yürüdü. Bu sırada odama gelen yanılmıyorsam başgardiyan, Ç. 5’i tuttu. Bu sırada 10-15 kadar gardiyan odama girdi, N. isimli başgardiyanın “bunu alın ” diye seslendiğini duydum, bunun üzerine gardiyanlar ellerimden ve ayaklanmdan beni kelepçelediler, kelepçeleme işlemi sırasında tekme ve yumruk ile vurdular ve rahatsız olmama rağmen benim işkence odası dediğim süngerli odaya götürdüler. Kelepçeli bir şekilde odaya attılar. Kelepçeleri çok sıktıkları için ellerim morardı, daha sonra iki gün ellerimi kullanamadım, ayrıca ayaklarınıda da morarmalar oldu. ”

  1. İnfaz koruma memurları alınan ifadelerinde; olay günü başvurucunun odasına sayım için gidildiğinde agresif tutum içinde olduğunu, bir süre sonra koğuşun kapısı ve duvarlarını yumruklayarak hakaret içerikli ifadelerde bulunduğunu, infaz koruma başmemurunun, başvurucunun kendisine ve odaya zarar vermesini engellemek amacıyla kelepçelenmesi ve müşahede odasına götürülmesi talimatı üzerine ellerini ve ayaklarını kelepçelediklerini, başvurucuyu müşahede odasına koyduklarını, ona vurmadıklarını, kelepçeleri çok sıkınadıklarını ifade etmişlerdir.
  2. Kamera kayıtlarına ilişkin 18/3/2014 tarihli çözümleme tutanaklarında, başvurucunun sabah 08.02de elleri ve ayakları kelepçeli şekilde müşahede odasına konulduğu ve odada bu şekilde yattığı belirtilmiştir. Saat 13.43’te müşahede odasına giren infaz koruma memurlarının başvurucunun ayaklarındaki kelepçeleri çıkarttıkları ancak ellerindeki kelepçelerin açılamaması nedeniyle başvurucunun iki saate yakın bir süre daha elleri kelepçeli şekilde müşahede odasında kaldığı, ardından başvurucunun kclcpçcsiz şekilde müşahede odasından çıkarıldığı tespit edilmiştir. Kamera kaydı çözümlemelerinde, başvurucunun darbedildiğine ilişkin bir görüntünün olmadığı ifade edilmiştir. Anılan kamera görüntüleri Anayasa Mahkemesi tarafından da İzlenmiş ve infaz koruma memurlarının koğuştaki görüntüleri olmamakla birlikte sayım esnasında koridor kamera görüntülerinden başvurucunun odasına öncelikle sayım için girildiği, sonrasında infaz koruma memurlarının koğuştan çıkıp kapıyı kilitleyip diğer infaz koruma memurları ile tekrar koğuşa geldikleri tespit edilmiştir. Koğuşa giren infaz koruma memurları başvurucuyu elleri ve ayakları kelepçeli olarak süngerli oda diye tabir edilen müşahede odasına götürmüşlerdir. Kamera kayıtlarına göre başvurucu yaklaşık altı saat süreyle elleri arkadan ve ayakları kelepçeli olarak süngerli odada tutulmuştur.
  3. Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığınca 2/4/2014 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir. Anılan kararın gerekçesi şöyledir:

‘Şüphelilerin suçlamayı kabul etmemeleri, müştekinin iddialarını doğrulayan tanık bulunmaması ve kamera görüntülerini içeren CDnin izlenmesi sonucu müştekinin iddia ettiği eylemlere dair herhangi bir görüntü olmadığının tespit edilmiş olması karşısında şüphelilerin üzerilerine atılı suçları işlediklerine dair müştekinin soyut iddiasından başka kamu davası açmaya yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi nedeniyle, şüpheliler hakkında atılı suçlardan dolayı [kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi]. “

  1. Başvurucunun anılan karara karşı yaptığı itiraz Çorlu 2. Ağır Ceza

Mahkemesinin 4/5/2014 tarihli ve 2014/354 Değişik İş sayılı kararıyla reddedilmiştir.

  1. Anılan karar başvurucuya 20/6/2014 tarihinde tebliğ edilmiş, başvurucu 8/7/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK A. Ulusal Hukuk

  1. 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un “Yönetim tarafından alınabilecek tedbirler” kenar başlıklı 49. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Kurumun düzeninin ve kişilerin güvenliklerinin ciddî tehlikeyle karşı karşıya kalması hâlinde, asayiş ve düzeni sağlamak için Kanunda açıkça belirtilmeyen diğer tedbirler de alınır. Tedbirlerin uygulanması, disiplin cezasının verilmesine engel olmaz. ‘P

  1. 5275 sayılı Kanun’un “Zorlayıcı araçların kullanılması” kenar başlıklı
  2. maddesinin (I) numaralı fıkrası şöyledir:

“Hiçbir hâlde zincir ve demire vurmak tedbir olarak uygulanmaz. Kelepçe ve bedensel hareketleri kısıtlayıcı araçlar;

  1. Yetkili makamın önüne getirildiğinde çıkarılmak kaydıyla, sevk ve nakil sırasında kaçmayı önlemek için,
  2. Hekimin talimat ve gözetiminde olmak üzere tıbbî nedenlerle,
  3. Diğer kontrol usûllerinin yetersizliği hâlinde hükümlünün kendisine veya başkalarına zarar vermesine veya eşyayı tahrip etmesine engel olmak için kurum en üst amirinin emriyle, kullanılabilir. “
  1. 4/6/2006 tarihli ve 26131 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkmda Tüzük’iin (İnfaz Tüzüğü) 22. maddesinin (8) numaralı fıkrası şöyledir:

İnfaz ve koruma başmemuru ile infaz ve koruma memuru, kurumun güvenliğini bozan firara teşebbüs, isyan, rehin alma, saldırı, yasaya veya düzenlemelere dayalı bir emre karşı aktif veya pasif fiziki direnme gibi olaylar ile 5237 sayılı Kanunun 25 inci maddesindeki meşru savunma ve zorunluluk hâli ortaya çıktığında kurum en üst amirinin izni ile zor kullanabilir. Acil hâllerde tehlikenin ortadan kaldırılması amacıyla izin alınmaksızın da zor kullamlabilir. Durumu derhâl en üst amire iletir. Zor kullanan personel gerekenden fazla kuvvet kullanamaz. ‘Y B. Uluslararası Hukuk

  1. Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 3. maddesi şöyledir:

“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.

  1. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Sözleşme’nin 3. maddesi ile ilgili içtihatlarında kötü muamele yasağının demokratik toplumların en temel değeri olduğunu vurgulamıştır. Terörle ya da organize suçla mücadele gibi en zor şartlarda dahi Sözleşme’nin, mağdurların davranışlarından bağımsız olarak işkence, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlerden men ettiği belirtilmiştir. Kötü muamele yasağının Sözleşme’nin 15. maddesinde belirtilen toplum hayatını tehdit eden kamusal tehlike hâlinde dahi hiçbir istisnaya yer vermediği içtihatlarda hatırlatılmıştır (Selmouni/Fransa, B. No: 25803/94, 28/7/1999, Ş 95; Labitamaıya [BD], B. No: 26772/95, 6/4/2000, ş 119).
  2. Öte yandan bir muamele veya cezanın kötü muamele olduğunu söyleyebilmek için eylemin “minimum ağırlık eşiği”ni aşması beklenir (Raninen/Finlandiya, B. No: 20972/92, 16/12/1997, Ş 55; Erdoğan Yağız/Türkiye, B.

No: 27473/02, 6/3/2007 ŞŞ 35-37; Gafgen/A1manya [BD], B. No: 22978/05, 1/6/2010, ŞŞ 88-90; Costeııo-R0berts/Birıeşik Krallık, B. No: 13134/87, 25/3/1993, Ş 30).

  1. AİHM, tutuklu ve hükümlülerle ilgili olarak onların korunmasız ve zayıf durumda olduklarını ve yetkililerin en zor şartlarda dahi bu kişilerin fiziksel esenliklerini korumakla sorumlu olduklarını belirtmiştir (Keenan/Birleşik Krallık, B. No; 27229/95, Ş 91; Tarariyeva/Rusya, B. No: 4353/03, 14/12/2006, Ş 73; Vlademir/Romanov/Rusya, B. No: 41461/02, 24/7/2008, Ş 57). Bununla birlikte AİHM, cezaevlerinde bir şiddet potansiyeli bulunduğunu ve tutulan kişilerin direnişinin çok çabuk ayaklanmaya dönüşebileceğini kabul etmektedir (Satık ve diğerleri/Türkiye, B. No: 31866/96, 10/10/2000, Ş 58; Dedovsky ve diğerleri/Rusya, B. No: 7178/03, 15/5/2008, Ş 81). Bu bağlamda Sözleşme’nin 3. maddesinin güvenliği sağlamak için güç kullanılmasını yasakladığı söylenemez ancak bu güç zorunlu hâllerde kullanılmalı ve aşırı olmamalıdır (İvan Vasilev/Bulgaristan, B. No: 48130/99, 12/4/2017, Ş 63).

V. İNCELEME VE GEREKÇE

  1. Mahkemenin 21/9/2017 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü

  1. Başvurucu; ayağa kalkmadığı gerekçesiyle sayım için odasına gelen infaz koruma memurlarının kendine saldırdıklarını, ellerini ve ayaklarım kelepçeleyerek kendisini darbettiklerini etkisiz bir soruştunna sonucunda kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildiğini belirterek işkence ve kötü muamele yasağı ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sünnüş ve tazminat talebinde bulunmuştur.
  2. Bakanlık görüşünde, işkence ve kötü muamele yasağının maddi boyutu bakımından yapılan değerlendirmede başvurucunun olaydan bir gün önce gerçekleşen Kurum hekimine yönelik saldırısı anlatılmış ve olay günü başvurucunun infaz koıuma memurlarına yönelik olarak gerçekleştirdiği davranışlar nedeniyle kelepçelenip müşahede odasına konulduğu belirtilmiştir. Kelepçe takmak hususunda infaz koruma memurlarının direnişi kırmak amacıyla ve direnişi kıracak ölçüde zor kullanmaya yetkili oldukları, başvurucunun şikâyetini her türlü şüpheden uzak makul delille desteklemediği ve güç kullanımının hukuka uygun olduğu ifade edilmiştir.
  3. Bakanlık; işkence ve kötü muamele yasağının usule ilişkin boyutuna dair yaptığı değerlendirmede ise başvurucunun kötü muamele iddialarını ileri sürmesi üzerine soruşturma başlatıldığını ve gerekli tüm adli işlemlerin yapıldığım, başvurucunun şikâyetinin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ifade etmiştir.
  4. Başvurucu; Bakanlık görüşüne karşı beyanında, başvurusunda tüm iddialarını ileri sürdüğünü, takdirin Anayasa Mahkemesine ait olduğunu belirtmiştir.

B. DeğerIendirme

  1. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, Ş 16). Başvurucunun şikâyetlerinin tamamının işkence ve kötü muamele yasağı kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.
  2. Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı ” kenar başlıklı 17. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

‘Herkes, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz. ‘

  1. Anayasa’nın 5. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Devletin temel amaç ve görevleri, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.

I. Kabul Edilebilirlik Yönünden

  1. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

  1. Anayasa’nın 17. maddesinde herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı güvence altına alınmıştır. Maddenin üçüncü fıkrasında kimseye “işkence” ve “eziyet” yapılamayacağı, kimsenin “insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muamele”ye tabi tutulamayacağı düzenlenmiştir. Anılan fıkrayla özel olarak insan onurunun korunması amaçlanmıştır (Cezmi Demir ve diğerleri, B. No: 2013/293, 17/7/2014, Ş 80).
  2. Bu bağlamda Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında öngörülen işkence, eziyet ve insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muamelcyc tabi tutulma yasağı mutlak bir nitelik taşımakta olup bu kapsamda öncelikle kamusal yetkiyle güç kullanan görevlilerin kişilerin beden ve ruh bütünlüğünc hiçbir şekilde zarar vermemelerini gerektirir (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 81).
  3. Öte yandan Anayasa’nın 17. maddesi 5. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde ayrıca devlete, kişilerin işkence ve eziyete ya da insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir muameleye maruz bırakılmalarım engelleyecek tedbirler alma ödevini yükler. Bu ödev üçüncü kişiler tarafından işlenen fiilleri de kapsamaktadır. Dolayısıyla yetkililerce bilinen ya da bilinmesi gereken bir kötü muamelenin gerçekleşmesini engellemek için makul tedbirlerin alınmaması durumunda devletin sorumluluğu ortaya çıkabilir (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 82).
  4. İşkence ve kötü muamele yasağına ilişkin şikâyetlerin incelenmesinde -devletin negatif ve pozitif yükümlülükleri dikkate alınarak- yasağın maddi ve usul boyutlarının ayrı ayrı ele alınması gerekmektedir. Bu bağlamda yasağın maddi boyutu sadece bireyleri işkence, insanlık dışı, aşağılayıcı muameleye ya da cezaya tabi tutmama sorumluluğunu (negatif yükümlülük) içermemektedir. Ayrıca bireylerin bu tür muameleye maruz kalmasını engelleyecek etkili önleyici mekanizmaların kurulması yönünde pozitif bir yükümlülük de içermektedir.
  5. İşkence ve kötü muamele yasağının usul boyutuna gelince bu yasağın ihlal edildiğine yönelik “tartışılabilir” ve “makul şüphe uyandıran” iddialar, sorumlularının tespitini ve cezalandırılmasını sağlayacak etkili bir soruşturma yapılması sorumluluğunu (pozitif yükümlülük) içermektedir.
  6. Somut olayda başvurucunun iddiaları, infaz koruma memurlarımn gereksiz ve ölçüsüz olarak kendisine müdahale etmesi ve müşahede odasında elleri ve ayakları kelepçeli olarak tutulması kapsamındadır. Bu bağlamda başvurucunun şikâyeti maddi boyut açısından zor kullanma yetkisinin kullanılması, müşahede odasına alınma ve orada tutulma koşulları ile ilgili ileri sürülen iddialar olarak iki başlıkta; bu hususlara ilişkin şikâyetlerin etkili soruşturulmadığı İddiaları ise usul boyutu başlığı altında incelenmiştir.
  7. Anayasa’nın 17. Maddesinin Maddi Boyutunun İhlal

Edildiğine İlişkin İddia i. Genel İlkeler

  1. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası mağdurların eylemi veya yetkililerin saiki ne olursa olsun kötü muamele yasağının ihlal edilmemesi gerektiğini vurgular. Saikin önemi ne kadar yüksek olursa olsun en zor koşullarda bile işkence, eziyet veya insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yapılamaz. Anayasa’nın 15. maddesinin ikinci fıkrası gereğince savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hâllerde bile bu yasağın askıya alınmasına izin verilmemiştir. Anılan maddelerdeki hakkın mutlaklık niteliğini güçlendiren felsefi temel, söz konusu kişinin eylemi ve suçun niteliği ne olursa olsun herhangi bir istisnaya, haklılaştırıcı faktöre veya menfaatlerin tartılmasına izin vermemektedir (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 104).
  2. Bununla birlikte her kötü muamele iddiasında Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının getirdiği korumadan ve Anayasa’nın 5. maddesiyle birlikte devlete yüklediği pozitif yükümlülüklerden yararlanılması beklenemez. Bu bağlamda kötü muamele konusundaki iddialar uygun delillerle desteklenmelidir. İddia edilen olayların gerçekliğini tespit etmek için soyut iddiaya dayanan şüphe ötesinde makul kanıtların varlığı gerekir. Bu kapsamdaki bir kanıt yeterince ciddi, açık ve tutarlı emarelerden ya da aksi ispat edilmemiş birtakım karinelerden oluşabilir. Bu bağlamda kanıtlar değerlendirilirken ilgililerin süreçteki tutumları da dikkate alınmalıdır (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 95).
  3. Aynı şekilde bir muamelenin Anayasa’nm 17. maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında olabilmesi için asgari bir ağırlık derecesine ulaşmış olması gerekir. Bu asgari eşik, göreceli olup her olayın somut koşulları dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Bu kapsamda muamelenin süresi, bedensel ve ruhsal etkileri ile mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi faktörler önem taşır. Ayrıca muamelenin ardındaki saik ve amaç dikkate alınmalıdır. Muamelenin heyecanın yükseldiği ve duygu yoğunluğunun olduğu bir anda meydana gelip gelmediği de gözönünde bulundurulmalıdır (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 83).
  4. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında geçen bu kavramlar arasında nitelik değil yoğunluk farkının bulunduğu görülmektedir. Bir muamelenin “işkence” olarak nitelendirilip nitelendirilmeyeceğini belirleyebilmek için amlan fıkrada geçen “eziyet” ve “insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele” kavramları ile işkence arasındaki ayrıma bakmak gerekmektedir. Bu ayrımın, özellikle çok ağır ve zalimane acılara neden olan kasti, insanlık dışı muamelelerdeki özel duruma işaret etmek ve bir derecelendirme yapmak amacıyla Anayasa tarafından getirildiği ve anılan ifadelerin 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenleme altına alınmış olan “işkence”, “eziyet” ve “hakaret” suçlarının unsurlarından daha geniş ve farklı bir anlam taşıdığı anlaşılmaktadır (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 84).
  5. Buna göre anayasal düzenleme kapsamında kişinin maddi ve manevi varlığına en fazla zarar veren muamele “işkence”dir. Muamelenin ağırlığının yanı sıra “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi”nin l. maddesinde “işkence”nin özellikle bilgi almak, cezalandırmak veya yıldırmak amacıyla ya da ayrımcı bir nedenle yapıldığı belirtilmiştir (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 85).
  6. “İşkence” seviyesine varmayan fakat yine de önceden tasarlanmış, belirli bir süre devam eden, yaralanmaya, yoğun maddi veya manevi ızdıraba sebep olan insanlık dışı muameleler “eziyet” olarak tanımlanabilir. Bu hâllerde duyulan acı, meşru bir muamele ya da cezada kaçınılmaz olarak bulunan acının ötesine geçmelidir. İşkenceden farklı olarak “eziyet”te, ızdırap vermenin belli bir amaç doğrultusunda yapılması şartı aranmaz (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 88).
  7. Kişileri küçük düşürebilecek ve utandırabilecek şekilde kişide korku, elem ve aşağılanma duygusu uyandıran veya mağduru kendi iradesine ve vicdanına aykırı bir şekilde hareket etmeye sürükleyen muameleler ise “insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele veya ceza” olarak tanımlanabilir. “Eziyet”ten farklı olarak, uygulanan bu muamele kişide bedensel ya da ruhsal bir acı oluşturmasa da küçük düşürücü veya alçaltıcı bir etki yaratmaktadır (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 89).
  8. Bir muamelenin anılan kavramlardan hangisinin kapsamında olduğunu belirleyebilmek için her somut olayın kendi özel koşulları içinde değerlendirilmesi gerekir. Aleni olarak yapılması veya kamuoyunun bilgi sahibi olması muamelenin aşağılayıcı niteliğinin belirlenmesinde rol oynasa da muamelenin aleni olmadığı durumlarda kişinin kendini değersiz hissetmesi de bu seviyedeki bir kötü muamele için yeterli olabilir. Ayrıca muamelenin küçük düşürme ya da alçaltma kastı ile yapılıp yapılmadığı dikkate alınmakla birlikte böyle bir amacın belirlenememesi muamelenin kötü muamele olmadığı anlamına gelmeyecektir (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 90).
  9. Tutulma koşulları, tutulanlara yapılan uygulamalar, ayrımcı davranışlar, kamu görevlileri tarafından sarf edilen hakaretamiz ifadeler, engelli kimselerin karşılaştığı kimi olumsuz durumlar, normal olmayan bazı şeyleri yedirip içirme gibi aşağılayıcı davranışlar “insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele” olabilir (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 90). Bununla birlikte Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasıyla yasaklanmış bir eylem tehdidinde bulunmak da yeterince yakın ve gerçek olması koşuluyla bu maddenin ihlali sonucunu doğurma riski taşıyabilir. Dolayısıyla bir kimseyi işkence ile tehdit etmek, en azından “insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele” oluşturabilir (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 91

ü.       İlkelerin Olaya Uygulanması (I) Zor Kullanma Yetkisinin Kullanılması Yönünden

  1. Hükümlü veya tutuklular, Anayasa’nın 19. maddesi kapsamında hukuka uygun olarak kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkından mahrum bırakılabilirlerken (İbrahim Uysal, B. No: 2014/1711, 23/7/2014, ŞŞ 29-33) genel olarak Anayasa’nın koruma alanı kapsamında bulunan diğer hak ve özgürlüklere sahiptirler.
  2. Bu bağlamda Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasındaki kural, hükümlü ve tutuklulara yönelik uygulamalar için de geçerlidir. Bu husus 5275 sayılı Kanun’un “İnfazda temel ilke” kenar başlıklı 2. maddesinin (2) numaralı fıkrasında “Ceza ve giivenlik tedbirlerinin infazında zalimane, insanlık dışı, aşağılayıcı ve onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz.” şeklinde düzenleme ile açıkça ifade edilmiştir.
  3. Bununla birlikte özgürlüğünden mahrum bırakılan bir kişiye yönelik -kendi eylem ve tavırları mutlaka kuvvet kullanılmasını gerektirmedikçe- zora başvurulması, insan onurunun zedelenmesi ve ilke olarak Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında öngörülen yasağın ihlal edilmesi sonucunu doğurabilir (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 92). Buna karşın Anayasa’nın 17. maddesinin bir yakalamayı gerçekleştirmek için güç kullanımını yasakladığı söylenemez. Ancak bu tür bir güç sadece kaçınılmaz ve asla aşın olmamak kaydıyla kullanılabilmelidir. Başka bir ifadeyle kişinin kendi davranışından veya tutumundan dolayı fiziksel güce başvurmak kesinlikle zorunlu hâle gelmedikçe bu neviden fiiller, prensip olarak kötü muamele yasağını ihlal edecektir. Nitekim Anayasa Mahkemesi yakalama sırasında kötü muamele yapıldığı iddialarını değerlendirdiği bir kararında güç kullanmayı gerektiren bir durumun olup olmadığı ve kullanılan gücün orantılı olup olmadığını gözeterek sonuca ulaşmıştır (Gülşah Öztürk ve diğerleri, B. No: 2013/3936, 17/2/2016, Ş 52). Güç kullanmayı gerektiren bir durumun olup olmadığı değerlendirilirken de öncelikle güç kullanmanın hukuka uygun olup olmadığı, sonrasında ise gerekli olup olmadığı gözetilmelidir.
  4. 5275 sayılı Kanun’un “Zorlayıcı araçların kullanılması” kenar başlıklı 50. maddesinin (l) numaralı fıkrasında, diğer kontrol usullerinin yetersizliği hâlinde hükümlünün kendisine veya başkalarına zarar vermesine veya eşyayı tahrip etmesine engel olmak için -kurumun en üst amirinin emriyle- bedensel hareketleri kısıtlayıcı araçların ve kelepçenin kullanılabileceği kabul edilmiştir. Bunun yanında İnfaz Tüzüğü’nün 22. maddesinin (8) numaralı fıkrası kapsamında infaz koruma memurlarının kurumun güvenliğini bozan firara teşebbüs, isyan, rehin alma, saldırı, yasaya veya düzenlemelere dayalı bir emre karşı aktif veya pasif fiziki direnme gibi olaylar ile 5237 sayılı Kanun’un 25. maddesindeki meşru savunma ve zorunluluk hâli ortaya çıktığında zor kullanma yetkisinin bulunduğu hükmüne yer verilmiştir. Bu bağlamda infaz koruma memurlarının zor kullanma yetkisini kullanabilmesinin yasal dayanağı olduğu konusunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır.
  5. Öte yandan ceza infaz kurumunda saldırganlık gösterme riski yüksek olan hükümlü ve tutuklulara yönelik olarak ceza infaz kurumu personelinin kendilerini korumak, cezaevinde güvenliği ve disiplini sağlamak için daha geniş takdir yetkilerinin olduğu kabul edilmelidir. Ancak bu takdir yetkisinin iyi niyetli olarak temel hak ve özgürlüklere saygı çerçevesinde kullanılması gerekmektedir.
  6. Somut olayda yaralama suçundan hükümlü olarak tutulan başvurucu hakkında olayın meydana gelmesinden bir gün önce Kurum hekimine yumrukla saldırdığı gerekçesiyle soruşturma başlatılmıştır (bkz. Ş I I). Dolayısıyla başvurucunun saldırgan bir tutum içine girmesi yönünden Ceza İnfaz Kurmunun risk algısının yüksek olması kabul edilebilir bir durumdur.
  7. İnfaz koruma memurlarının takdir yetkisini kullanırken iyi niyetli olup olmadığı ve olayın kendine özgü koşulları çerçevesinde zor kullanma yetkisini kullanmayı gerektiren bir durum olup olmadığı kötü muamele yasağında asgari eşiğin aşılıp aşılmadığının belirlenmesinde en önemli unsurdur. Olay esnasında başvurucunun ellerinden ve ayaklarından kelepçelendiğinde ve süngerli oda olarak tabir edilen müşahede odasına götürüldüğünde herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. Öte yandan olaym nasıl başladığına yönelik başvurucunun iddiaları ve infaz koruma memurlarının ifadeleri arasında çelişki bulunmaktadır. Sayım esnasında koridor kamera görüntülerinde başvurucunun odasına öncelikle sayım için girildiği, sonrasında infaz koruma memurlarının koğuştan çıkarak kapıyı kilitleyip diğer infaz koruma memurları ile tekrar koğuşa geldikleri tespit edilmiştir. Koğuşa giren infaz koruma memurları başvurucuyu elleri ve ayakları kelepçeli olarak süngerli oda olarak tabir edilen müşahede odasına götürmüşlerdir.
  8. Başvurucunun darbedildiğine yönelik başvuru formundaki iddiaları, Cumhuriyet Savcılığına verdiği beyanda ileri sürülmemiştir. Cumhuriyet Savcılığına verdiği beyanda başvurucu el ve ayak bileklerine kelepçe takılmasından kaynaklanan şişlik ve morarmadan bahsetmiştir. Dolayısıyla infaz koruma memurlarının zor kullanma yetkisini kullanmasını gerektirecek bir durum olup olmadığı net olarak ortaya konulamasa bile başvurucunun saldırganlık açısından risk düzeyi, kamera görüntülerinde infaz koruma memurlarının tutumu ve alınan doktor raporunda sadece kelepçe takılan yerlerde cilt sıyrıklarının tespit edilmesi gözetildiğinde olayda zor kullanmanın gereksiz ve orantısız bir müdahale olduğu söylenemez.
  9. Açıklanan nedenlerle başvurucuya yapılan müdahale ile Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının maddi boyutunun ihlal edilmediği sonucuna varılmıştır.
  10. Öte yandan Anayasa’nın 17. maddesinin maddi boyutunun ihlaline ilişkin yukarıda yapılan tespitler gözönünde bulundurulduğunda (bkz. ŞŞ 60-64), anılan maddenin usul boyutuna ilişkin şikâyetler incelenebilecek nitelikte bulunmamıştır. Dolayısıyla olaylara müdahale ve zor kullanma yetkisinin kullanılması yönünden başvurucunun Anayasa’nın 17. maddesinin usul boyutunun ihlaline ilişkin iddiaları ayrıca değerlendirilmemiştir.

(2) Müşahede Odasına Alınma ve Sonrasında İleri Sürülen İddialar Yönünden

  1. Anayasa’nın 17. maddesi, cezaevinde tutulan bir hükümlü veya tutuklunun içinde bulunduğu şartların insan onuruna yakışır bir şekilde olmasını da koruma altına almaktadır. İnfazın yöntemi ve infaz sürecindeki davranışların mahkûmları, özgürlükten mahrum kalmanın doğal sonucu olan kaçınılmaz elem seviyesinden daha fazla sıkıntılı veya eziyetli bir duruma sokmaması gerekir. Cezaevinde tutulmanın pratik gerekleri çerçevesinde mahkûmların sağlık ve esenlikleri gibi hususların yeterli bir şekilde güvence altına alınması ve mahkûmlara gerekli tıbbi yardımın sağlanması da insan onuruna yakışır koşulların sağlanması için gereklidir (Turan Günana, B. No: 2013/3550, 19/11/2014, Ş 39).
  2. Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası çerçevesinde cezaevinde tutulma koşullarını değerlendirirken başvurucular tarafından yapılan somut olaylara ilişkin iddialarla birlikte koşulların bir bütün olarak gözetilmesi ve bu kapsamda önlemlerin şiddeti, amacı ve bireyler için sonuçlarının birlikte değerIendirilmesi gerektiğini kabul etmiştir (Turan Günana, Ş 38).
  3. Somut olayda başvurucu, saldırgan hareketlerde bulunduğundan bahisle infaz koruma memurlarına, kendisine ve odaya zarar vermesini engellemek amacıyla kontrol altına alınmış ve elleri, ayakları kelepçeli şekilde süngerli oda olarak tabir edilen müşahede odasına götürülmüştür. Mevcut kamera kayıtları, bu iddiaları doğrular niteliktedir. Meydana gelen saldırıyı ve aktifdirenmeyi sonlandırmak, genel olarak Ceza İnfaz Kurumunun disiplinini ve düzenini korumak amacıyla başvurucunun müşahede odasına konulduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla burada geçici bir tedbir olarak müşahede odasına konulma söz konusudur. Nitekim idarenin bu uygulaması İnfaz Tüzüğü’nün 49. maddesi kapsamında “kurum düzeninin ve kişilerin güvenliklerinin ciddi tehlikeyle karşı karşıya kalması hâlinde, asayiş ve düzeni sağlamak için Kanun’da açıkça belirtilmeyen diğer tedbirleri” alma yetkisine dayanmaktadır. Sonuç olarak başvurucunun müşahede odasına konulması Ceza İnfaz Kurumunda düzenin sağlanması için tek başına kötü muamele olarak kabul edilemez. Başvurucunun müşahede odasında uzun tutulduğu yönünde iddiası da bulunmamaktadır.
  4. Öte yandan ceza infaz kurumlarında kötü muamele olarak kabul edilecek hususlar farklı şekillerde tezahür edebilir. Bunların birçoğu cezaevi idaresi ve görevlilerinin kasıtlı davranışlarından kaynaklanabileceği gibi yönetimsel hatalar sebebiyle de ortaya çıkabilir. Somut olay açısından değerlendirilmesi gereken husus başvurucunun yaklaşık altı saat süreyle elleri ve ayakları kelepçeli olarak süngerli odada tutulmasıdır.
  5. Süngerli oda niteliği itibarıyla hükümlü ve tutukluların kendilerine ve başkalarına zarar vennesini engellemek amacıyla tek başlarına geçici olarak tutuldukları odadır. Bu odanın özelliği duvarlarının tamamen süngerle kaplı olması, hükümlü ve tutukluların kendilerine zarar vermesini engelleyecek şekilde dizayn edilmesidir. Somut olayda başvurucunun infaz koruma memurlarına, kendisine ve odasına zarar vermesini engellenmesi amacıyla başvurucu süngerli odaya konulmuştur. Bu tedbirin tek başına herhangi bir kötü muamele olarak nitelendirilmesi mümkün değil ise de başvurucunun bu odada yaklaşık altı saat ayaklarından ve elleri arkadan bağlı bir şekilde tutulmasının makul bir gerekçesinin ve bunu kesinlikle zorunlu kılan bir nedenin olması gerekir. Kendisine ve başkasına zarar verme imkânı olmayan süngerli odada kelepçeli bir şekilde tutulması başvurucunun bedensel cezaya maruz bırakıldığı algısı yaratmaktadır. Başvurucunun ellerindeki kelepçenin çıkarılamaması ve yaklaşık iki saat elleri arkadan kelepçeli olarak bekletilmesi de bu algıyı kuvvetlendirmektedir. Başvurucunun saldırganlığa devam ettiğinin kabulü hâlinde dahi kamera kayıtlarına göre başvurucunun sakinleşip sakinleşmediğinin düzenli olarak kontrol edildiğine dair bir bulgu da yoktur.
  6. Başvurucunun müşahede odasında yaklaşık altı saat ayaklarından ve elleri arkasından kelepçeli olarak tutulmasının başvurucunun sağlık raporunda tespit edilen yaralanmaları ve eylemin kendisi değerlendirildiğinde müdahalenin “eziyet” kapsamında nitelendirilmesi mümkün görülmüş ve devletin Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında negatif yükümlülüğüne aykırı davrandığı sonucuna ulaşılmıştır.
  7. Açıklanan nedenlerle başvurucunun Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan kötü muamele yasağının maddi boyutu bakımından ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

b. Anayasa’nın 17. Maddesinin Usul Boyutunun İhlal Edildiğine İlişkin İddia

  1. Kişinin maddi ve manevi varlığım koruma hakkı kapsamında devletin sahip olduğu pozitif yükümlülüğünün bir de usul boyutu bulunmaktadır. Bu usul yükümlülüğü çerçevesinde devlet, her türlü fiziksel ve ruhsal saldırı olayının sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilecek etkili resmî bir soruşturrna yürütmek durumundadır. Bu tarz bir soruşturmanın temel amacı, söz konusu saldırıları önleyen hukukun etkin bir şekilde uygulanmasını güvenceye almak ve kamu görevlilerinin ya da kurumlarının karıştığı olaylarda bunların sorumlulukları altında meydana gelen olaylar için hesap vermelerini sağlamaktır (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 110).
  2. Buna göre bireyin bir devlet görevlisi tarafindanhukuka aykırı olarak ve Anayasa’nın 17. maddesini ihlal eder biçimde bir muameleye tabi tutulduğuna ilişkin savunulabilir bir iddiasının bulunması hâlinde Anayasa’nın 17. maddesi, “Devletin temel amaç ve görevleri ” kenar başlıklı 5. maddedeki genel yükümlülükle birlikte yorumlandığında etkili resmî bir soruşturmanın yapılmasını gerektirmektedir. Bu soruşturma, sorumluların belirlenmesini ve cezalandırılmasını sağlamaya elverişli olmalıdır. Bu mümkün olmazsa madde, sahip olduğu öneme rağmen pratikte etkisiz hâle gelecek ve bazı hâllerde devlet görevlilerinin fiilî dokunulmazlıktan yararlanarak kontrolleri altında bulunan kişilerin haklarını istismar etmeleri mümkün olacaktır (Tahir Canan, Ş 25).
  3. Yürütülen ceza soruşturmalarının amacı, kişinin maddi ve manevi varlığını koruyan mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve sorumluların hesap vermelerini sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü değil uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür. Diğer taraftan burada yer verilen değerlendimıeler hiçbir şekilde Anayasa’nın 17. maddesinin, başvuruculara üçüncü tarafları adli bir suç nedeniyle yargılatma ya da cezalandırma hakkı ya da tüm yargılamaları mahkûmiyetle veya belirli bir ceza kararıyla sonuçlandırma ödevi yüklediği anlamına gelmemektedir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, Ş 56).
  4. Ceza soruşturmasının etkili olması için soruşturma makamlarının resen harekete geçerek kötü muamele iddiasını aydınlatabilecek ve sorumluların belirlenmesini sağlayabilecek bütün delilleri tespit etmeleri gerekir. Yetkililer şikâyet yapılır yapılmaz harekete geçmeli, bir şikâyet olmasa bile işkence veya kötü muamele olduğunu gösteren yeterli belirtiler olduğunda soruşturma açmalıdır (Cezmi Demir ve diğerleri, ŞŞ 114, 116).
  5. Başvuru konusu olayda kötü muamele yasağının usul boyutu açısından incelenmesi gereken husus başvurucunun kontrol altına alındıktan sonra ayaklarından ve elleri arkadan kelepçeli olarak yaklaşık altı saat müşahede odasında tutulmasıdır.
  6. Öncelikle belirtilmesi gereken husus, insan hakları ihlalleri ile ilgili iddialarda soruşturma yükümlülüğünün mutlaka iddiayı kabul etme anlamına gelmediğidir. Bununla birlikte iddiaların ciddiye alınması ve adil bir sonucu garanti eden bir usulle soruşturma yapılması kötü muamele yasağının usul zorunluluğunu oluşturmaktadır. Bu bağlamda kötü muamele iddiasına yönelik soruşturmalarda en temel husus, mağdur beyanlarının alınması ve doktor muayenesinin geciktirilmeden ayrıntılı olarak yapılmasıdır. Zira doktor raporu iddia edilen muamelenin olup olmadığı, olmuşsa boyutlarının tespiti açısından olmazsa olmaz bir delil niteliğindedir.
  7. Başvuru konusu olayda başvurucu müşahede odasından çıkarıldıktan on yedi gün sonra (bkz. Ş 18) doktor muayenesine götürülmüştür. Yapılan soruşturmada müşahede odasından çıkarıldıktan sonra başvurucuya doktor muayenesi yapılmaması araştırılmamıştır. Nitekim olaydan on yedi gün sonrasında dahi sıyrıkların bulunduğu gözetildiğinde başvurucunun müşahede odasından çıktıktan sonra şikâyet dilekçesi vermesine rağmen doktor muayenesine götürülmemesinin değerlendirilmesi gerekir. Bunun yanında soruşturmada başvurucunun yaklaşık altı saat kadar ayaklarından ve elleri arkadan kelepçeli olarak süngerli odada tutulması şeklindeki uygulamanın başvurucuyu cezalandırmak amacıyla yapılıp yapılmadığı da değerlendirilmemiştir. Dolayısıyla başvurucunun iddiaları açısından kelepçeli bir şekilde müşahede odasında tutulmasının nedenleri araştırılmamıştır.
  8. Açıklanan nedenlerle Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan kötü muamele yasağının usul boyutu bakımından ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

3. 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden

  1. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (l) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

‘(l) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.

  1. Başvurucu, maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
  2. Başvuruda, kötü muamele yasağının maddi ve usul boyutunun ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.
  3. Kötü muamele yasağının maddi ve usul boyutunun ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden soruşturulmasında hukuki yarar bulunduğundan kararın bir ömeğİnin yeniden soruşturma yapılmak üzere Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verilmesi gerekir.
  4. Başvuru konusu olayda Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının maddi ve usul boyutlarıyla ihlal edildiği sonucuna varılmıştır. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması ve olay hakkında etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedenleriyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvurucuya net 10.000 TL manevi tazminat ödenmcsinc karar verilmesi gerekir.
  5. Anayasa Mahkemesinin maddi tazminata hükmedebilmesi için başvurucunun uğradığını iddia ettiği maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Başvurucunun bu konuda herhangi bir belge sunmamış olması nedeniyle maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

  1. Kötü muamele yasağının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
  2. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan kötü muamele yasağının İHLAL EDİLDİĞİNE,
  3. Kararın bir örneğinin kötü muamele yasağının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden soruşturma yapılmak üzere Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığına GÖNDERİLMESİNE,
  4. Başvurucuya net 10.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,
  5. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
  6. Kararın bir örneğininAdaıet BakanlığınaGÖNDERİLMESİNE,
  7. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 339. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca tahsil edilmesi mağduriyetine neden olacağından başvurucunun yargılama giderlerini ödemekten TAMAMEN MUAF TUTULMASINA 21/9/2017 ürihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

                       Başkan                                       Üye                                            Üye

             Engin YILDIRIM                 Celal Mümtaz AKINCI                 Muammer TOPAL

Üye

Üye

M. Emin KUZ

Recai AKYEL

 

CEZA EVİNDE İŞKENCE KÖTÜ MUAMELE VE ÖLÜM OLAYI
http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2 … 321-11.pdf

Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
İKİNCİ BÖLÜM KARAR
AHMET ŞENOL VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU
Başvuru Numarası 2014/16947
Karar Tarihi 22/2/2018
Başkan Engin YILDIRIM
Üyeler . Osman Alifeyyaz PAKSÜT
Recep KÖMÜRCÜ
Celal Mümtaz AKINCI
Recai AKYEL
Raportör . Murat İlter DEVECİ
Başvurucular ı. Ahmet ŞENOL 2. Ayhan ŞENOL
3. Emine ŞENOL
4. İbrahim ŞENOL
5. Kenan ŞENOL
6. Yasemin CANİKLİ
Vekili Av. Halit BOSTANCI
ı. BAŞVURUNUN KONUSU
l . Başvuru, hükümlünün ceza infaz kurumu görevlilerince darbedilmesi, ellerine ve ayaklarına ters kelepçe takılı vaziyette bir odada tutulması ve bu olaylarla ilgili etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedenleriyle işkence ve kötü muamele yasağının; yaşamı korumak için gerekli tedbirlerin alınmaması sonucunda hükümlünün çoklu ilaç zehirlenmesi ve gelişen yeni sorunlar sebebiyle ölmesi ve bu ölümle ilgili etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedenleriyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
11. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 20/10/2014 tarihinde yapılmıştır.
3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.
4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
5. Bölüm Başkam tarafindan başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.
6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir.
7. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.
111. OLAY VE OLGULAR
8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir:
9. Başvurucu Emine Şenol’un oğlu, diğer başvurucuların kardeşi U.Ş., olay tarihinde çeşitli suçlardan aldığı kesinleşmiş mahkûmiyetler nedeniyle bir ayı aşkın süredir İzmir 3 No.1u T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda (Ceza İnfaz Kurumu) hükümlü olarak tutulmaktadır.
10. Ceza İnfaz Kurumuna gelmeden önce koğuştaki yatakları yaktığı, kolunu jilet parçasıyla kesip diğer tutuklu ve hükümlüler için kötü örnek olduğu, infaz koruma memurlarına hakaret ve tehditte bulunduğu, infaz koruma memurlarına, hükümlülere ve tutuklulara karşı edep ve nezakete aykırı konuştuğu veya davranışlarda bulunduğu, Kurumda korku, kaygı veya panik yaratabilecek biçimde söz söylediği veya davranışta bulunduğu gerekçeleriyle U.Ş. hakkında Samsun E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu ve Bafra T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunca pek çok kez disiplin soruşturması yürütülmüş ve U.Ş.ye farklı tarihlerde kınama, bazı etkinliklerden alıkoyma, ziyaretçi kabulünden men ve hücreye koyma cezaları verilmiştir.
I I . Ceza İnfaz Kurumu revirinde 1 1/7/2012, 18/7/2012 ve 9/8/2012 tarihlerinde muayene edilen U.Ş.ye ilk muayenede inkontinans (gaz çıkarma veya dışkılamayı kontrol yetisinin bozulması) ve alerjik rinit (burun mukozasında alerjen teması ile meydana gelen semptomatik bir hastalık), bir sonraki muayenede depresyon, miyalji (kaslarda oluşan ağrı) ile idrar yolu enfeksiyonu ve son muayenede üriner enfeksiyon teşhisi konmuştur. Yapılan muayenelerden sonra U.Ş.ye reçete edilen ilaçlardan biri, oksibutinin hidroklorür etken maddesi içeren bir ilaç olup U.Ş. bu ilaç ile yangı önleyici ve bu etkiye bağlı olarak ağrı kesici özelliğe sahip bir başka ilacı kaldığı koğuşta bulundurmuştur.
12. U.Ş. ile aynı koğuşta kalan tutuklu ve hükümlülerin 1 1/8/2012 tarihinde saat 02.10 sıralarında butona basıp yardım istemesi üzerine koğuşa giden infaz koruma memurları K.K., N.Ç., R.Ç. ve E.Ö. koğuşta tartışma yaşandığını görmüş; çabalasalar da koğuşta bulunan U.Ş.yi sakinleştirememiş ve bu nedenle U.Ş.yi koğuştan çıkarıp Başmemurluğa götürmüşlerdir. Tutuklu ve hükümlüler infaz koruına memurlarına U.Ş.nin fazla miktarda ilaç aldığım söylemişlerdir.
13. Başmemurlukta da saldırgan tavırlar sergilemesi üzerine U.Ş.nin ellerine tersten plastik kelepçe takılmış ve U.Ş. saat 03.04’te “süngerli oda” diye adlandırılan müşahede odasına yerleştirilmiştir. Burada U.Ş.nin ayaklarına da plastik kelepçe takılmıştır.
14. Ceza İnfaz Kurumunun Nöbetçi 2. Müdürü A. Ü.A, İnfaz Koruma Başmemuru H.D. ile infaz koruma memurları İ.B., E.K., H.Ö., M.G., M. T., E. T. ve İ.K. tarafından düzenlenen 11/8/2012 tarihli tutanağa göre sabah vardiyasmda görevli infaz koruma memurları ile birlikte Ceza İnfaz Kurumunu kontrol eden 2. Müdür A.Ü.A., U.Ş.nin ellerinden ve ayaklarından plastik kelepçe ile bağlı vaziyette müşahede odasında tutulduğunu görmüştür. U.Ş.nin kelepçeleri çıkarılmış, U.Ş. sedye ile revire götürülmüş ve 1 12 Acil Servis saat 09.13, 09.26 ve 09.41’te aranmıştır. Tutanakta U.Ş.nin sedye ilc revire götürülme sebebi belirtilmemiştir. Acil Servis ekibi 09.49’da Ceza İnfaz Kurumuna gelmiştir. Yine tutanağa göre U.Ş. ile aynı koğuşta kalan tutuklu ve hükümlüler, oksibutinin hidroklorür etken maddesi içeren ilaç ile yangı önleyici ve bu etkiye bağlı olarak ağrı kesici özelliğe sahip bir başka ilaçtan fazlaca miktarda içip koğuştakilere rahatsızlık veren U.Ş.nin infaz koıuma memurlarınca koğuştan götürüldüğünü ifade etmişlerdir. U.Ş.ye refakat eden infaz koruma memuru telefonla aranarak doktora bu konuda bilgi vennesi amacıyla infaz konıma memunına tutuklu ve hükümlülerin söyledikleri de aktanlmıştır.
15. U.Ş., Ceza İnfaz Kurumu hekimincc 1 1/8/2012 günü saat 09.55’te Aliağa Devlet Hastanesine sevk edilmiştir. Aliağa Devlet Hastanesi de yoğun bakım imkânı sağlanamayacağı gerekçesiyle saat 10.4ffta U.Ş.yi İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesine (Hastane) sevk etmiştir.
16. Hastanece 11/8/2012 günü saat 13. I O’da düzenlenen Adli Olgu Bildirim Formu’na; hastanın bilincinin kapalı olduğu, gözlerde ışık refleksinin olmadığı, her iki el bileğinde kesi, her iki ayak bilcğinde abrazyon (sıyrık), ellerde ödem, sol göz altında ekimoz (morartı, göğerti) olduğu yazılmıştır.
17. Hastanece 11/8/2012 günü saat 16.30 sıralarrnda düzenlenen konsültasyon istemine ilişkin belgede, saldırgan davranışları nedeniyle yalıtılmış ortama alınan mahkûmun o sabah bilinci kapalı hâlde bulunduğu belirtilmiştir.
18. Hastane tarafından düzenlenen epikriz (dosya özeti) raporunda, tedavisi devam eden U.Ş.de 23.20’de kardiyak arrest (kalp durması) durumunun gerçekleştiği, kırk beş dakika süren CPR (kardiyopulmoner resüsitasyon—diriltme, canlandırma) sonrasında nabız alınamadığı hususlarına yer verilmiştir. Epikriz raporuna göre U.Ş. 12/8/2012 günü saat 00.05’te yaşamını yitirmiştir. Epikriz raporuna, ayrıca Ceza İnfaz Kurumu görevlilerinin önceki gece saat 02.00 sıralarında U.Ş.nin kırk tablet kadar oksibutinin hidroklorür etken maddesi içeren ilaç ile yangı önleyici ve bu etkiye bağlı olarak ağrı kesici özelliklere sahip bir başka ilacı aldığını belirttikleri yazılmıştır.
A. Ceza Soruşturması Süreci
19. Ölüm olayının bildirilmesi üzerine aynı gün İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma açılmış ve nöbetçi Cumhuriyet savcısı tarafindan bir adli tıp uzrnanınm da hazır bulunduğu ölü muayene işlemi gerçekleştirilmiştir. Bu ölü muayene işleminde sol göz altında, sol burun kenarında ve sol yanakla burun arasında 2xI cm boyutunda ekimozlar, her iki el bileğinde ve ayak bileğinde muhtemelen kelepçeye uyumlu laserasyon (yırtık), her iki kolda, her iki dizde, sağ göğüs üst kısımda muhtelif cildi ilgilendiren laserasyonlar ile her iki kolda ve göğüste çok sayıda eski kesi yaraları tespit edilmiştir.
20. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafindan gerçekleştirilen ölü muayenesi sonrasında ceset, kesin ölüm sebebinin belirlenebilmesi için sistematik otopsi işlemi yapılmak üzere Adli Tıp Kurumu İzmir Adli Tıp Grup Başkanlığına (Grup Başkanlığı) gönderilmiştir.
21. Gnıp Başkanlığınca tanzim edilen histopatolojik (hastahklı doku bilimiyle ilgili) incelemeye ilişkin 24/9/2012 tarihli raporda şu hususlara yer verilmiştir:
‘Beyin, Beyincik, Beyin sapı: T : Konjesyon. Kalp: T : Subepikardiyal ve komşu myokardiyal lifler arasında kanama alanları ile koroner arter
çevresinde subepikardiyal yağ dokuda .fbkal kanama odağı mevcuttur. Koroner arterde kayda değer histopatolojik bulguya rastlanmamıştır. Akciğerler: T : Fokal pnömonik iufiltrasyon odağ, intraalveolar kanama alanları, hemosiderin yüklü makrofajlar ve minimal ödem, antrakozis, akut alveolar şişnıe, bir alanda imerlobular septadaki lenfatiklerde dilatasyon, konjesyon. Karaciğer: T : Kayda değer histopatolojik bulguya rastlanmadı. Böbrekler: T Pelvistefokal kanama odakları, konjesyon. Deri: T Cilde ait doku örneklerinde epidermis ve dermişi tam kata kadar tulan koagiilasyon nekrozu alanı görülmektedir. Nekroze epidermisin bazı alanlarda subepidermal ayrışnıa gösterdiği dikkati çekmektedir. Nekroze epidermal hücreler ile dermişteki bazı deri eklerine ait hücrelerin sitoplazmalarında homojenizasvon, nüvelerinde uzama ve incelme dikkati çekmektedir. Ust ve derin dermişte kollQjen dokuda homojenizasyon mevcuttur. Subkutan yağ dokuda kayda değer histopatolojik bulguya rastlanmamıştır.
22. Başvurucu Emine Şenol 28/1 1 /2012 tarihinde Başbakanlık İletişim Merkezine (BİMER) başvurarak oğlunun ölümünün şüpheli olduğunu ve oğlunun öldürüldüğünü düşündüğünü bildirmiş, olaym yetkili makamlarca soruşturulmadığını iddia ederek gerekli incelemenin yapılmasını talep etmiştir.
23. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucu Emine Şenol’a 21/12/2012 tarihli yazıyla soruşturma hakkında bilgi vermiştir.
24. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı 21/12/2012 tarihinde yetkisizlik kararı vererek soruşturma dosyasını Aliağa Cumhuriyet Başsavcılığına (Cumhuriyet Başsavcılığı) göndermiştir.
25. Grup Başkanlığının 12/3/2013 tarihinde düzenlediği otopsi raporunun ilgili bölümü şöyledir:
Her iki kol ve ön kolda, her iki omuz önde ve göğüs ön yüzde çok sayıda, birbirine paralel eski kesi skarları gözlendi. Sol alt göz kapağında lx3 cm ebadında mor renkli ekimoz, alt dudak sol kısımda mukozada I cm çaplı ekimozlu laserasyon, üşt dudak orta kısımda 2 adet 0,5’er cm’lik, aralarında 0,5 cm bulunan sıyrık, alt dudak orta kısımda lx2 cm ebadında mor renkli ekimoz tespit edildi. Sol üst göz kapağında cm ebadında mavimtırak renk değişimine uğramış ekimoz, sol gözün henıen medialinde, burun sol üst kısımda 0,5xl cm’lik mor renkli ekimoz, sol bunm kanadının I cm alt-lateralinde I cm çaplı, dairesel mor renkli ekimoz gözlendi. Boyun sol yanda ve subklavikular bölgede muhtemelen katater uygulanmasına bağlı ekimozlu pikür izleri, sternum üzerinde ve sol hemitoraks yan duvarda dikdörtgen şekilli defibrilator izleri görüldü. Sol kol alt lateralde “L ” şeklinde, her bir kolu 2 cm uzunluğunda sıyrık ve bu sıyrığın 2 cm üzerinde 0,3×3 cm ebadında bir diğer sıyrık saptandı. Sağ dirsek iç büklümde, sağ ön kol üst ön yüzde 0,5-1 cm arasında değişen ebatta multipl ekimozlar tespit edildi. Sağ el bileği dorsalde IXI 0 cm ebadında hat şeklinde ekimozlu sıyrık, sol el bileği önyüzde hat şeklinde ekimozlu sıyrık görüldü. Sağskapulanın 15 cm altında lx3 cm’lik sıyrık, sol ayak bileğinde IXI 4 cm ebadında, ayak bileğini medial kısım haricinde çepeçevre dolanan, üzerinde enlemesine küçük paralel çizgiler şeklinde patern gözlenen sıyrık, sağ ayakbileğinde aym nitelikle IXI 2 cm ebadında sıyrık saptandı. Sol diz kapağı üstte I cm çaplı, sağ diz medialinde aynı ebatta sıyrıklar. sol ingııinal bölgede ekinıozlu iğne izi tespit edildi. Boyun sağ yanda, göğüs ön yüzde, her iki kol, ön kol, el bileği ve el sırtında, yırtla skapular ve interskapular bölgelerde değişik şekiller ve yazılar şeklinde yesil-hrmızı renkli tatuajlar görüldü. Sağ ayak bileği iç malleolde 0,5 cm’lik, ayak sırtına doğru olan bölgede aynı ebatta sıyrıklar saptandı.
SONUÇ
l- Kimya İhtisas Dairesinin raporuna göre; iç organlarda, nıidede ve mide içeriğinde yapılan sistematik toksikolojik analiz sonucunda, aranan toksik maddelerden hiçbirinin bulunmadığı, kanda ve safrada aranan maddelerden kanda; benzydanıine, lidocaine ve naproxen ve safrada; benzydamine ve lidocaine ilaç etken maddelerinin bulunduğu, kanda alkol (Etil-Metil) bulunmadığı,
2-Kişinin ölüm nedeni hakkında, tüm adli tahkikat dosyası ve hastane evrak ve grafilerinin gönderilerek, (İstanbul) Adli Tıp Kuruınu ilgili Ihtisas Dairesi’nden görüş alınmasının uygun olduğu kanaatini bildirir rapordur. ‘
26. Başvurucu Emine Şenol 12/4/2013 tarihli dilekçe ile Cumhuriyet Başsavcılığından otopsi raporunun bir ömeğini talep etmiştir. Otopsi raporunun bir ömeği 28/5/2013 tarihli yazı ekinde başvurucu Emine Şenol’a gönderilmiştir.
27. Adli Tıp Kurumu l. İhtisas Kurulunca (l . İhtisas Kurulu) düzenlenen 17/4/2013 tarihli raporda, U.Ş.nin ölümünün çoklu ilaç intoksikasyonu (zehirlenme) ve gelişen komplikasyonlar sonucu meydana geldiği beliftilmiştir. Raporun ilgili bölümü şöyledir:
l- Otopsisinde dış muayenede … tespit edildiği, tespit edilen lezyonların lokalizasyonları, özelikleri ve ağırlıkları ile iç muayenede kafatası kırıkları, kafa içi kananıa, beyin doku harabiyeti, beyin kanaması, büyük damar ve iç organ yaralanması tariflenmediği dikkate alındığında kişinin travmatik bir tesirle öldüğünün tıbbi delillerinin bulunmadığı,
2- …[O]topsisinde iç organlarda tespit edilen makroskobik bulgular ile mikroskobisinde tespit edilen bulgular birlikte değerlendirildiğinde kişinin ölümünün çoklu ilaç intoksikasyonu ve gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğunun kabulü gerektiği oybirliğiyle mütalaa olunur. ‘
28. ceza infaz Kurumunda çalışan K.K., N.ç., o.A., R.ç., E.ö., M.H., s.H., M.B., E.K., i.B. ve H.D. şüpheli sıfatıyla; M.T.Z. ise tanık sıfatıyla 12/7/2013 tarihinde Cumhuriyet savcısına ifade vermişlerdir. Olay tarihinde infaz koruma vardiya sorumlusu olarak görev yapan K.K.nın vcrdiği ifade şöyledir:
“Olay günü C2 koğuşunu nöbetçisi başnıemurluğa gelerek C2 koğuşunda sorun olduğunu bildirdi. Bunun üzerine görevli personel ile birlikte koğuşa gittik. Koğuş kapısını açıp içeriye girdiğimizde koğuşta
bulunanların feryat figan hali vardı. Utku Şenol’un ilaç içip kendilerine saldırdığını söylediler. Mahkumlar sakinleştirilip sorunun kimden kaynaklandığı sorulduğunda Utku Şenol isimli hüküınlüden kaynaklandığım belirttiler. Utku Şenol’a neden bu şekilde davrandığını sorduğuınuzda benim onlarla bir sorunum yok dedi. Fakat yüzünde, gözünde görülen izlerden dolayı kendisine kavga edip etmediğini sorduk. Bunun üzerine Utku Şenol bize sinirlendi. KQfiir ve hakaretler ederek ve bize tekme, yumruk atarak saldırmaya başladı. Bunun üzerine Utku Şenol hükümlülere zarar vermesinde diye önlem amaçlı koğuştan çıkarttık. Sonra onu başmemurluk odasına götürdük. Burada kendisine su içirdik, telkinler vererek sakinleşmesini sağladık. Tekrardan yüzündeki, gözündeki izleri kimin yaptığını sorduk. Kendisi bize kimseden şikayetçi olmadığını, kimsenin vapmadığıııı, koğuştaki kimse ile muhatap olmadığım söyledi. Bunun üzerine bizde koğuş kapısında bulunan koğuştaki mahkumlann fotoğrqflarını getirdik ve kendisine gösterdik. Yine bize hiç birinin kendisine zarar vermediğini, kimseden şikayetçi olmadığını söyledi. Sonra biz kendisine bizim kontrolümüzde verdiğimiz ilaçların dışında başak bir ilaç alıp almadığını sorduk. Almadığını beyan etti. Herhangi biri rahatsızlığının olup olmadığını, doktora gitmek isteyip istemediğini sorduk. O da istemediğini beyan etti. O başmemurluk odasındayken ben tekrar C2 koğuşuna gittim. Koğuştaki mahkumlara Utku Şenol ile kavga eden olup olmadığını sorduın. Onlar da Utku’nun dolabı, duvarları, kapıları tekmelediğini yuınrukladığını, kendilerine bağırıp çağırarak saldırdığını, olayın daha fazla büyümemesi için de bizi bu durumdan haberdar ettiklerini söylediler. Odadan çıkıp tekrar Utku Şenol’un bulunduğu başmemurluk odasına geldim. Ben odada yokken ilaç dağıtımından sorumlu Ö.F.A. isimli infaz koruma memuru arkadaşımız kendisinin vermiş olduğu ilaçlardan başka ilaç alıp almadığını sormuş, Utku Şenol almadığını söylemiş. Arkadaşımızın sorularına sinirlenen Utku Şenol memur arkadaşımıza saldırmış. Görevli memurlar da Utku Şenol ‘u etkisiz hale getirip yere yatırnıışlar. Yerde debelenirken kapsını yere çarpmaması için kafasının allına kitap koymuşlar. Bunun üzerine ben de cezaevi I. Müdürü arayarak durumu izah ettim ve verilen talimat üzerine Utku Şenol’u müşahade odasına aldım. Sabaha kadar da Utku Şenol’un henı merkez kontrol odasında kamera ile hem de tüm memurlarca ve bizzat kendim kapısına giderek sürekli durumunu kontrol ettik. Sabah 8 sıralarında vardiya nöbetimizi gelen vardiyaya teslim ettik. Gelen vardiya başmemurlarına müşahade odasında bulunan Utku Şenol’un durunıunun kontrol edilmesini ve müdürleri uygun gördüğü takdirde müşahade odasından çıkarılmasını söyledim. Biz teslim edene kadar herhangi bir sağlık şikayeti yada bizden herhangi bir talebi olmamıştır. Ben Utku Şenol’a ne kadar doz ilaç verildiğini, hangi ilaçların verildiğini, yada ilaçların isimlerini hiç bir şekilde bilmiyorum. Zaten ben ilaçla ilgili de görevli birimde değilim. Ayrıca Utku Şenol’un cezaevinde daha önceden de birçok olayları ile ilgili saldırganlık yaptığına dair belgeler mevcuttur. Bunları da ekte Sayın Savcılığınıza sunuyorum. Ayrıca yine gitmiş olduğu doktorlara yazdırmış olduğu ilaçları bizim insiyatifimiz thşında aldığına dair belgeler de mevcuttur. Bunları da ekte sunuyorum. Kurumumuzda mahkumlara kas gevşetici, uyku ilaçları, psikolojik tedavilerde kullanılan ilaçlar vb. şeklindeki ilaçları bizim
gözetimimizde verilir. Ancak ekte belirtilen böbrek ilacı vb. ilaçlar kendilerinde kalır. Bu ilaçların da I kutusunda 100 adet bulunmaktadır. Olayla ilgili hiç bir ilgim yoktur. Ben üzerime suçlamaların hiç birini bu nedenlerden dolayı kesinlikle kabul etmiyorum.
İnfaz koruma memurları N.Ç., O.A., R.Ç. ve E.Ö.; K.K. ile aynı yönde beyanda bulunmuştur.
Ö.F.A.nın verdiği ifadenin ilgili bölümü şöyledir:
“Olay gününde mahkumlara akşam hatırladığım kadarıyla 9:00-9:30 sıralarında I adet Gamaflex isimli ilacı memur gözetiminde ve denetinıimiz allında kendisine içirdik ve takip etlik. Ben ilaç dağıtımından sonra görev yerim olan mahkum kabul birimime döndüm. Mahkum kabul de iş yoğunluğu olmadığı için akşam saatlerinde arkadaşlarıma yardım etmeye gidiyorum. Sağ koridorda duyduğum sesler üzerine sağ kısım tarafına yöneldim. Daha sonra başmemurluk denilen yerde hükümlü Utku Şenol’u ayakta gördüm. Kendisinin saldırgan tavırlar içerisinde olduğunu gördüğüm için kendisine ilaç içip içmediğini sordum. Bunun üzerine bana sinirlenerek benim üzerinıe yürüdü. Bana vurmaya çalıştı. Arkadaşlarım müdahale etti. Bunun üzerine ben odadan çıktım. Ben Utku Şenol’a sadece benim görevim olan I adet Gamaflex isimli ilacı verdim. Onun haricinde kendisine kesinlikle bir ilaç vermedim. Vermem söz konusu değildir. Ben Utku Şenol’a ne kadar doz ilaç verildiğini, hangi ilaçların verildiğini, yada ilaçların isimlerini hiç bir şekilde bilmiyorum. Zaten ben ilaçla ilgili de görevli birimde değilim. Bununla ilgili birim revirdir. Ayrıca kurumumuzda mahkumlara kas gevşetici, uyku ilaçları, psikolojik tedavilerde kullanılan ilaçlar vb. şeklindeki ilaçları bizlerin gözetiminde yani revir bölümündeki arkadaşlarımız tarafından verilir. Ancak böbrek ilacı vb. ilaçlar kendilerinde kalır…
M.H.; butona basılarak U.Ş.nin kaldığı koğuşta sorun olduğunun bildirilmesi üzerine söz konusu koğuşa gittiklerini, U.Ş.nin Başmemurluk odasına getirildiğini, elleri ve yüzünün yıkandığım, U.Ş.nin kimsenin kendisine zarar vermediğini söylediğini, Ö.FA.nın ilaç içip içmediğini sorması üzerine U.Ş.nin ona saldırdığım, durumun l . müdüre bildirildiğini ve İnfaz Koruma Memuru K.K.nın talimatı üzerine U.Ş.nin müşahede odasına alındığını ifade etmiştir. Aynı tarihle dinlenen İnfaz Koruma Memuru S.H. de aynı yönde beyanda bulunmuştur.
İnfaz Koruma Memuru M.B. verdiği ifadede; U.Ş.nin Başmemuriukta görevli personele saldırmasmdan sonra K.K.nm durumu I. müdüre bildirdiğini, sakinleşmemesi ve agresif tavırlarını sürdürmesi üzerine K.K.nın ve müdürün bilgileri dâhilinde kelepçe takılan U.Ş.nin süngerli odaya alındığım, vardiya bitimine kadar U.Ş.yi sık sık kontrol ettiğini, kapıya vurup U.Ş.nin tepkilerini ölçtüğünü beyan etmiştir.
11/8/2012 günü sabah vardiyasında görevli infaz koruma memurları olan E.K. ve İ.B. ifadelerinde; müşahede odasında bir mahkûm bulunduğunun bildirilmesi üzerine müşahede odasını M.G. ile kontrol ettikleıini, U.Ş.nin nefes alıp verdiğini gördüklerini, daha sonra başmemur ile birlikte U.Ş.nin yanına gidip onu kontrol ettiklerini, müdür geldikten sonra U.Ş.yi müşahede odasından çıkardıklarını, durumunun iyi olmadığını fark edip 1 12 Acil Servisi aradıklarını, Acil Servis ekibinin U.Ş.yi Aliağa Devlet Hastanesine götürdüğünü söylemişlerdir.
1 1/8/2012 günü sabah vardiyasmda görcvli İnfaz Koruma Başmemuru H.D. ise devraldığı vardiyanın sorumlusu olan K.K.nın U.Ş.nin kendilerine saldırdığını, biraz da hap içtiğini, U.Ş.yi tedbiren müşahede odasına koyduklarını söylediğini, U.Ş.yi kontrol ettirdiğini, Ceza İnfaz Kurumunun nöbetçi 2. müdürü gelince gece yaşanan olayı ona bildirdiğini, birlikte müşahede odasına gittiklerini, U.Ş.nin durumunun pek iyi olmadığını, hâlsiz olduğunu ve çok kısık bir sesle konuştuğunu, hemen 1 12 Acil Servis’i çağırarak U.Ş.nin Aliağa Devlet Hastanesine sevk edilmesini sağladıklarını beyan etmiştir.
İzmir I No.1u T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda görev yapan Hckim M.T.Z. ise tanık sıfatıyla verdiği ifadede; görevli doktorun izinli olması nedeniyle olay tarihinde Ceza İnfaz Kurumunda görevli olduğunu, U.Ş.nin ölümünden iki üç gün önce idrarını yaparken ağrısı olduğu şikâyetiyle geldiğini, şikâyetin giderilmesi için ilaçlar yazdığını ifade etmiştir.
29. Cumhuriyet savcısı 24/4/2014 ve 25/2/2014 tarihlerinde, olay tarihinde
U.Ş. ile aym koğuşta kalan T.S., N.Ö. ve M. T.nin tamk sıfatıyla ifadelerini almıştır.
Cumhuriyet Başsavcılığının Ceza İnfaz Kurumuna yazdığı 20/2/2014 tarihli yazıdan U.Ş. ile aynı koğuşla kalan ve ifadeleri alınmayan başka tutuklu ve hükümlülerin de olduğu anlaşılmıştır.
T.S.; kırmızı ve yeşil reçeteli ilaçların U.Ş.ye görevli memurlar gözetiminde verildiğini, U.Ş.nin dolabmda kendisine ait başka ilaçlar da olduğunu, U.Ş.nin ilaç içmek amacıyla sürekli revire gittiğini, onun ilaçları biriktirme alışkanlığı olmadığını, 10/8/2012 tarihinde U.Ş.ye görevfilerce verilen ilaç kutusunun içinde yüz adet ilaç bulunduğunu, U.Ş.nin 1 1/8/2012 günü saat 03.00 sıralarında ilaçların etkisinde kalarak dolaplara vurduğunu ve bağırıp çağırdığını, uyuyamadıkları için butona bastıklarını, görevlilerin U.Ş.yi koğuştan çıkardıklarını, bu sırada U.Ş.nin zorluk çıkardığını ve bir görevlinin ayağına vurduğunu söylemiştir.
N.Ö.; U.Ş.ye ölmeden bir iki gün önce ilaç verildiğini, ilaçların idare gözetiminde saatli olarak verildiğini, U.Ş.nin ilaçları karıştırarak içtiğini ifade etmiş ve T.S. ile aynı yönde beyanda bulunmuştur.
M. T., ilaçların görevlilerce U.Ş.ye verildiğini, U.Ş.nin verilen ilaçlan iki saat içinde içip huzursuzluk çıkardığını, duruınu görevlilere haber verdiklerini, görevliler U.Ş.yi koğuştan çıkarırken onun zorluk çıkarıp bir görevliye tekme attığını ifade etmiştir.
30. Cumhuriyet savcısı, U.Ş.nin ölümü hakkında yürütülen soruşturma sonunda kovuşturmaya yer olnıadığına dair karar vermiştir. 27/2/2014 tarihli bu kararın ilgili bölümü şöyledir:
“Her ne kadar ölen Utku Şenol’un 06.07.2012 tarihinde Bafra T Tipi Kapalı Ceza injâz kurumundan jiletle tehdit, nıemura fiili mukavemet, koğuş yakma gibi eylenılerinden dolayı hakkında verilen disiplin cezaları nedeniyle İzmir 3 nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna nakledildiği, ölen Utku Şenol’un sağlık sorunları nedeniyle kendisine verilen ilaçların etkisinde kalarak 11.08.2012 tarihinde kalmış olduğu C-2 koğuşunda sorun çıkarması üzerine görevli İnfaz Koruma Memurlarının müdahale ederek Utku Şenol’u A-9 numaralı tekli odaya aldıkları, daha sonrasında Utku Şenol’un rahatsızlanması üzerine hastaneye sevk edildiği, kaldırılmış olduğu İzmir Katip Çelebi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesinde vçfat ettiği olayla ilgili olarak soruşturma başlatılmış ise de ;
Söz konusu ölen Utku Şenol hakkında düzenlenmiş olan Adli Tıp Kurumu raporları doğrultusunda ölüınüniin çoklu ilaç intoksikasvonu ve gelişen komplikasyonlar sonucu meydana geldiği, Utku Şenol’a verilen ilaçlarla ilgili İzmir 3 Nolu T T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna yazılan müzzekkere cevabında; ölen Utku Şenol ‘un sergual, tantun tablet, uropan tablet, otrivine (sprey ) ve Ganıaflex ismindeki ilaçları kullandığı, bu ilaçların ölen U.Ş.ye Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünün 12.02.2009 tarih ve B-03.O.CTE.O.OO.27.OO/217/15035 sayılı yazısına istinaden oda ve koğuşlara verilmekte, oda koğuşlara verilnıesi uygun olmayan ilaçların ise memur eşliğinde içirilmek suretiyle tek olarak verildiği, dolayısıyla İzmir 3 Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurunıundaki görevlilerin Utku Şenol’un ölümüne neden olduğu konusunda somut ve inandırıcı bir delilin bulunmadığı tüm dosya kapsamından anlaşılmakla,
Şüphelilerin atılı suçu işledikleri hususunda yeterli şüphe oluşturacak bir delil elde edilemediğinden , kamu adına kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına… karar verildi. “
31. Başvurucular; tıbbi belge ve raporlara göre U.Ş.nin ölmeden önce ağır şekilde darbedildiğini, ters kelepçe ve ayağa kelepçe uygulanarak işkence ve kötü muameleye maruz bırakıldığını, U.Ş.nin görevlilere saldırdığına dair iddiaların gerçeği yansıtmadığını, U.Ş.nin gece 02.00 sıralarında kırk kadar ilaç içtiği bilindiği hâlde hareketsiz kalındığını, U.Ş.nin mide içeriğinde ilaç etken maddesi çıkmadığına göre ilacın enjeksiyonla verildiğini, bu yönden bir araştırma yapılmadığını, infaz koruma memurları ve U.Ş. ile aynı koğuşta kalanların ifadelerinde U.Ş.nin yüzü ve gözündeki kızarıklıklardan söz edildiğini, bu durumda harici muayenede tespit edilen bulguların başmemurluklarda meydana geldiğini, kırk tane ilaç aldığı bilinmesine rağmen doktora haber verilmemesi ve hastaneye sevk edilmemesi hususlarında herhangi bir inceleme yapılmadığım, U.Ş.nin müşahede odasında kontrol edilmediğini iddia ederek kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz etmişlerdir.
32. Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararda usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle İzmir 4. Ağır Ceza Mahkemesi 14/7/2014 tarihinde itirazı reddetmiştir.
33. Nihai karar, başvunıcular tarafından 19/9/2014 tarihinde öğrenilmiş olup yasal süresi içinde -20/10/2014 tarihinde- bireysel başvuruda bulunulmuştur.
B. Disiplin Soruşturması Süreci
34. U.Ş.nin ölümü üzerine Ceza İnfaz Kurumunca bir disiplin soruşturması başlatılmış ve infaz koruma memurları K.K., R.ç., M.B., E.ö., N.ç., E.K., M.G., i.B.,
o.A., U.E., s.H., M.H., M.s., Ö.F.A., H.B., K.M., c.G. ve C.S.nin, infaz Koruma Başmemuru H.D.nin, Aile Hekimi M.T.Z.nin, tutuklu ve hükümlüler H.S., N.Ö., T.S.,İ.T., M.A., H.K., M.T., T.B.K.nın ifadelerine başvurulmuştur. İnfaz Koruma Başmemuru ve Memurlarının İfadeleri
H.D., ceza soruşturmasında verdiği ifadeyle benzer yönde ifade vermiştir.
Ccza sonışturma kapsamında verdiği ifadeyle benzer yönde ifade veren K.K. ilaveten U.Ş. ile aynı koğuşta kalanların sürekli ilaç kullanıp kendini kaybettiğinden bahisle U.Ş.nin koğuştan alınmasını talep ettiklerini, U.Ş.nin fazladan ilaç içmediğini ve hastaneye gitmek istemediğini beyan ettiğini, kendisine ve başkasına zarar vermemesi için U.Ş.nin ellerine ve ayaklarına plastik kelepçe bağladığını, vardiya değişimi sırasında rahatlasın diye U.Ş.nin ayaklarındaki kelepçenin çıkarılmasını istediğini ifade etmiştir.
R.Ç., butona basılarak yardım istenmesi üzerine gittikleri C/2 koğuşundakilerin U.Ş.nin fazla ilaç içtiğini söylediklerini, U.Ş.nin dolabında boş ilaç şişesi bulduklarım, plastik kelepçe bulunmaması ve süngerli odada başkasının bulunması nedeniyle U.Ş.nin bir süre Başmemuriukta bekletildiğini, daha sonra plastik kelepçeyle kelepçelenerek süngerli odaya konulduğunu söylemiştir.
M.B., U.Ş.nin aldığı ilaçlardan ve boş ilaç şişesinden söz etmemiş; bunun dışında R.Ç. ile benzer yönde ifadede bulunmuştur.
E.Ö., O.A. ve N.Ç, K.K. ile benzer yönde ifade vemıiş; süngerli odada kendini sağa sola vurması nedeniyle K.K.nm U.Ş.nin ayaklarına plastik kelepçe taktığını beyan etmişlerdir.
E.K.; 1 1/8/2012 günü sabah vardiyasmda görevli olduğunu, sabah sayımında süngerli odayı M.G. ve İ.B. ile birlikte kontrol ettiklerini, U.Ş.nin uyuduğunu ve nefes alıp verdiğini gördüklerini, daha sonra nöbetçi müdürle birlikte süngerli odaya gidip kelepçeleri kestiklerini ve 1 12 Acil Servisi aradıklarını söylemiştir.
M.G. ve İ.B.: sabah vardiyasında U.Ş.yi E.K. ve İ.B. ile birlikte kontrol ettiklerini, U.Ş.nin uyuduğunu ve nefes alıp verdiğini beyan etmişledir.
U.E.; olay günü kameralarla olay anını izlediğini, süngerli odada U.Ş.nin kelepçeleri açmaya çalışıp sonra uyuduğunu, herhangi bir olumsuz durum olmadığı için kimseye haber vermediğini beyan etmiştir.
C.S. ifadesinde; butona basılması üzerine gittikleri C/2 koğuşundaki tutuklu ve hükümlülerin U.Ş.nin fazla miktarda ilaç içtiğini ve bu nedenle saldırdığını söylediklerini, U.Ş.nin ise bir tane ilaç içtiğini beyan ettiğini söyleıniştir.
K.M.; C.S. ile aynı yönde beyanda bulunmuş; ilave olarak kendisine ve başkasına zarar vermesini engellemek amacıyla U.Ş.nin ellerine ve ayaklarına plastik kelepçe takıp onu süngerli odaya bıraktıklarını ve sık sık kontrol ettiklerini ifade etmiştir.
S.H.; sabah 06.30-07.00 sıralarında vardiya sorumlusu ile birlikte süngerli odaya gittiklerini, U.Ş.nin iyi olduğunu söylediğini beyan etmiştir. M.H. de saat 06.30-07.00 sıralarında U.Ş.ye K.K.nın “Nasılsın, iyi misin?” gibi sorular sorduğunu gördüğünü beyan etmiştir.
Ö.F.A.; U.Ş.nin kendisine tekme savurduğunu ve eliyle vurmaya çalıştığım,
U.Ş.yi elleri arkadan bağlı hâlde süngerli odaya götürülürken gördüğünü söylemiştir.
H.B.; C/2 koğuşunda U.Ş.nin K.K.ya tekme atığını, agresif tavırlar sergilediğini ifade etmiştir.
C.G.nin ifadelerinden, U.Ş.nin C/2 koğuşundan alınmasına, U.Ş.nin ellerine ve ayaklarına kelepçe takılmasına ve U.Ş.nin süngerli odaya alınmasına dair bilgisinin olmadığı anlaşılmıştır.
M.S.; olaya şahit olmadığını ifade etmiştir.
Kurum Hekiminin ifadesi
M.T.Z., hastalığına istinaden U.Ş.ye ilaç reçete ettiğini söylemiştir.
Tutuklu ve Hükümlülerin İfadeleri
H.S.; olay günü saat 01.30 sıralarında U.Ş.nin ilaçların etkisiyle kendi kendine konuştuğunu, küfrettiğini, dolap kapağını çarpıp ranzaya elini vurduğunu, bu sebeple T.S. ve U.Ş.nin tartıştığını, araya diğer tutuklu ve hükümlülerin girdiğini, sakinleştirmek amacıyla U.Ş.nin kafasının soğuk suyla yıkandığını, U.Ş.nin T.S.den koğuştan gitmesini İstediğini, bunun üzerine butona basıp görevlilerden yardım istediklerini beyan etmiştir. Ayrıca H.S.; U.Ş.nin görevlileri dinlemediğini ve bir görevliye tekme attığını, görevlilerin fiziki müdahalede bulunmadan U.Ş.yi koğuştan çıkardıklarını söylemiştir. H.S. son olarak U.Ş.nin reçete edilen ilaçları parça parça alarak aynı gün içinde bitirdiğini, U.Ş.nin yüzünde iki tane kızarıklık bulunduğunu, göz altındaki kızarıklığın T.S. ile U.Ş. arasındaki tartışmayı önlemek için araya girildiği sırada meydana gelmiş olabileceğini, diğer kızarıklığm ise sivilceden kaynaklanabileceğini ifade etmiştir.
N.Ö.; T.S ve U.Ş.nin tartışmaları üzerine araya girdiklerini, tartışmadan sonra U.Ş.nin gözünün altında ve yüzünde hafif çizikler olduğunu ancak T.S. ile U.Ş.nin birbirlerine vurduğunu görmediğini, U.Ş.nin söylediklerinin anlaşılmadığını, vücudunun ateş gibi yanması nedeniyle U.Ş.nin kafasını soğuk suyla yıkadıklarını, dolabındaki hapları da içmesin diye çöpe attıklarını, U.Ş.nin küfürlü konuşması nedeniyle butona basıp yardım istediklerini beyan etmiştir. N.Ö.; M.A.nm infaz koruma memurlarından koğuştan U.Ş.nin alınınasım istediğini, U.Ş.nin koğuştan çıkmak istemediğini ve bir personele tekme attığını, koğuştan çıkarılırken U.Ş.ye fiziki müdahalede bulunulmadığını söylemiştir.
T.S.; olay günü saat Ol .00-02.00 sıralarında kendi kendine konuşup küfretmesi nedeniyle U.Ş.yi uyardıklarını, U.Ş.nin dolabından on beş dakikada bir avcuna koyduğu ilaçları içtiğini, uyarılardan anlamaması üzerine butona basarak görevlileri çağırdıklarını, U.Ş.nin görevlilere küfrettiğini ve bir görevliye tekine attığını, U.Ş.nin koğuştaki kimseyle kavga etmediğini, görevlilerin kollarından tutarak U.Ş.yi koğuştan çıkardıklarını, U.Ş.nin gözünün altında sürekli iki kızarıklık olduğunu ifade etmiştir.
H. S., N.Ö. ve T.S. ile benzer yönde beyanda bulunan İ. T. ilave olarak U.Ş.nin ilaçları karıştırarak aralıklarla üçer beşer yuttuğunu, 00.30-01.00 sıralarında içmesin diye U.Ş.ye ait on on beş ilacı çöpe attığını, butona basılması üzerine gelen görevlilere U.Ş.nin akşamdan beri ilaç aldığını ve ilaçlar nedeniyle o hâlde olduğunu söylediğini ifade etmiştir.
M.A. ifadesinde, U.Ş.nin olay günü saat 00.30-01.00 sıralarında avcuna aldığı bir miktar hapı içtiğini beyan etmiştir.
H.K. de U.Ş.nin kendisine verilen ilaçların bir miktarını avcuna alıp içtiğini, daha sonra sinirli hareketler yapmaya başladığını söylemiştir.
M.T.; Ceza İnfaz Kurumuna ilk geldiğinde U.Ş.nİn gözünün altmda hafif bir morarınanın mevcut olduğunu, U.Ş.nin hap bağımlısı olduğunu, bir keresinde otuza yakm hapı tek seferde içtiğini beyan etmiştir.
T.B.K., H.S. ile benzer yönde ifade vermiş ancak U.Ş.nin yüzündeki kızarıklıklardan bahsetmemiştir.
35. Yürütülen soruşturma 5/3/2013 tarihinde sonuçlandınlmış; saat 03.09’da ınüşahede odasına girilerek 03.20, 03.31, 04.03 ve 04.32’de camdan bakılarak, 05.06 ve
05.34’te mazgaldan U.Ş. ile konuşularak, 05.58’de camdan bakılarak, 06.12de mazgal açılarak, 07.15, 07.17, 07.37 ve 08.23’te camdan bakılarak U.Ş.nin bilinci infaz koruma memurlarınca kontrol edildiği belirtilerek “E.Ö.nün herhangi bir kusurunun bulunmadığı ve görevlerini yerine getirdiği, K.K. ve N.Ç.nin disiplin suçu işlemediği ve M.B. ile R.Ç.nin herhangi bir ihmalinin olmadığı” gerekçeleriyle disiplin cezası ile cezalandırılmalarına yer olmadığına karar verilmiştir.
C. Tam Yargı Davası İle İlgili Süreç
36. Başvurucular, kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yaptıkları itirazda dile getirdikleri hususları (bkz. Ş 31) öne sürerek hizmet kusuru bulunduğu iddiasıyla Bakanlık aleyhine İzmir 3. İdare Mahkemesi (İdare Mahkemesi) nezdinde tam yargı davası açmışlardır.
37. İdare Mahkemesi, hizmet kusuru bulunup bulunmadığı konusunda l. İhtisas Kurulundan rapor almıştır. 1 1/3/2015 tarihli raporun ilgili bölümü şöyledir:
ölümünün çoklu ilaç intokşikasyonu ve gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğunun kabulü gerektiği,
4- Adli dosyada kayıtlı bilgilerde kişinin İzmir 3 Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda hükümlü olduğu, 11/08/2012 günü saat 02:00 sıralarında koğuş butonuna basılması üzerine C2 koğuşuna gidildiği, koğuşta kalanların kişinin aldığı ilaçlardan kendini sağa sola vurduğunu sürekli küfür ettiğini söyledikleri, koğuştan alınmasını istedikleri. görevli memurların içeri girerek kişinin dolabını aradıkları, dolabında buldukları ilaçlan çöpe attıkları, sonra kişiyi vardiya baş memurluğuna götürdükleri, orada da sakinleşmemesi üzerine kendisine ve çevresine zarar vermemesi için ellerine ve ayaklarına kelepçe takarak saat 03:04 ‘de yumuşak odaya görevli personeller ile birlikle konulduğu, 03:09 ‘da içeri girilerek, 03:20’de blok sorumlusu N.Ç. tarafından camdan bakılmak sureliyle, 03:31 ‘de Blok nöbetçisi O.A. tarqfindan camdan bahlmak suretiyle, 04:03 ‘de O.A. camdan bakılmak suretiyle, 04:32 ‘de koğuş nöbetçisi M.B. tarafından, 05:06 ‘da S.D. Zarafından 05:34 ‘de mazgaldan Utku Şenol ile konuşularak bilincinin açık olup olmadığı kontrol edilmiş, 05:58 ‘de yine camdan bakılarak, 06:12 ‘de mazgal açılarak bilicinin kontrol edildiği, 7-08:23 ‘de camdan bakılarak kontrol edildiği, 09:06 ‘da nöbetçi müdür tarafindan kontrol edildiği 09:13 ‘de yumuşak odadan çıkarıldığı, 09:18 ‘de sevk edilmek üzere mahkum kabule getirildiği, 09:47 ‘de 112 Acil Servisin geldiği, 09:59 ‘da Acil Servis görevlilerine teslim edildiği, hastanede yapılan müdahalelere rağmen 12.08.2012 günü saat 00:05 te öldüğü, İzmir 3 Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü nün 24.6.2013 tarihli yazısında;
Kapalı ceza infaz kurumunda ilaç dağıtımının Adalet Bakanlığı Ceza ve
Tevkifevıeri Genel Müdürlüğünün 12/02/2009 tarih ve B.03.O.CTE.O.OO.27.OO /217/15035 sayılı yazısına istinaden oda ve koğuşlara verilmekte; oda ve koğuşlara verilmesi uygun olmayan (yeşil reçete, anti depresanlar vb.) ilaçların ise memur eşliğinde içilmek sureti ile hükümlü/tutukluya verilmekte olduğu ve Uropan zablet (oksibutinin etken maddesi) isimli ilacın “oda ve koğuşuna verilmekte olduğu “nun kayıtlı olduğu, bununla birlikte Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünün 12/02/2009 tarih ve
B.03.O.CTE.O.OO.27.OO /217/15035 sayılı yazısı içeriğinde; “Aşağıda
belirtilen ilaçlar hiçbir şekilde koğuşlarda bulundurulmayacaktır:
. … …f)Santral nıiyorolaksan içerikli ilaçlar, (Phenprobamat etken madde içerikli ilaçlar vs) ve antikolinerjik ilaçlar, (Okşibııtinin Hidroklorür etken madde içerikli ilaçlar vs) (sürekli veya süreli ilaç kullanım kartı verilmez, yalnız kronik hastalar, raporlu hastalar, kullanması hayati önem arz eden hastalığı olanlarda hafta içi 2 günlük doz ve hqfla sonu için 3 günlük doz ilacım yanında bulundurabilir) ‘ kayıtlı olduğu cihetle Oksibutinin Hidroklorür etken maddesini içeriren “Uropan tablet” in “oda ve koğuşuna verilmesinin” uygun olmadığı, bununla birlikte kişinin Uropan tablet isimli ilacı almış olduğunun kabulü halinde dahi kişinin ölümünün çoklu ilaç intoksikasyonu ve gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğu dikkate alındığında ilacı almış olmasının ölüm üzerinde ne düzeyde etkisinin olduğunun bilinemediği, kişinin rahatsızlanmasından itibaren yapılan diğer tıbbi uygulamaların tıp kurallarına uygun olduğu oy birliği ile mütalaa olunur.
38. İdare Mahkemesi 30/1 1/2015 tarihinde, maddi tazminat taleplerinin reddine; manevi tazminat taleplerinin ise hizmet kusuru bulunduğu gerekçesiyle kısmen kabulünc karar vermiştir. Söz konusu kararın ilgili bölümü şöyledir:
“…Dosyada bulunan soruşturma raporu, ceza soruşturması sonucu verilen karar, bilirkişi raporu ile diğer tüm bilgi ve belgelerin incelenmesi ve değerlendirilmesinden; uyuşmazlık konusu ölüm olayının çoklu ilaç intoksikasyonu (zehirlenme) ve gelişen komplikasyonlar sonucıı meydana gelmiş olduğu, yukarıda belirtilen bilirkişi raporunda, oda ve koğuşuna verilmesi uygun olmayan ancak bu kurala rağmen davacya cezaevi idaresi tarafından verilen Uropan tablet (oksibutinin etken maddesi) isimli ilacın davacya verildiği, bu ilacı almış olduğunun kabulü halinde dahi ölünıiin çoklu ilaç intoksikasyonu ve gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğu dikkate alındığında ilacı almış olmasının ölüm üzerinde ne düzeyde etkisinin olduğunun bilinemediğinin belirtildiği, bunun haricinde ölüm olayı ile nedensellik bağı kurulabilecek davalı idareye atMilebilecek başka bir durumun saptanamadığı anlaşıldığından, maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Manevi tazminat talebi bakımından yapılan incelemede:
Yukarıda belirtilen bilirkişi raporunda, oda ve koğuşuna verilmesi uygun olmayan ancak bu kurala rağmen davacıya cezaevi idaresi tarafindan verilen Uropan tablet (oksibutinin etken maddesi) isimli ilacm davacıya verildiğinin saptandığı, olay nedeniyle cezaevi nöbetçi müdürü ve görevli infaz koruma memurları tarafından tutulan 11/8/2012 tarihli tutanakta, yer alan “…olayla ikili olarak odada bulunan diğer hükümlü / tutuklular dinlendi. Hükümlü Utku Şenol’un idarenin kendisine verdiği ilaçlardan (Üropan – Tantum) fâzlaca miktarda içtiğini koğuşta bulunanlara rahatsızlık verdiğini ve kendilerinin de butona basarak görevli nıemurlara haber verdiklerini söylediler… ” ibareleri dikkate alındığında, koğuşa müdahale sırasında Utku Şenol’un idarenin kendisine verdiği ilaçlardan (Üropan Tantum) fazlaca miktarda içtiğininin öğrenildiği ancak buna rağmen bu durum ile ilgili olarak değerlendirme yapılnıadığl ve kişinin durumunun kötüleşmesi sonucu sabah 09:00 sıralarında hastaneye sevkine kadar tıbbi müdahalede bulunulmadığı, bu durum ile ilgili olarak olay sırasında değerlendirme yapılmamasının ve tıbbi müdahalede bulunulmanıasının Utku Şenol’un beyanları ve fiziki durumunun iyi olduğu değerlendirnıesine dayandığının ifadelerde belirtildiği anlaşılmaktadır. Olayda, oda ve koğuşa verilmesi uygun olmayan ancak bu kurala rağmen Ufku Şenol’a cezaevi idaresi tarafından verilen Uropan tablet (oksibutinin etken maddesi) isimli ilacın kişiye verilmesi ve olay sırasında söz konusu ilacı kişinin fazlaca miktarda içtiğinin cezaevi yetkililerine bildirilmesine rağmen bu konuda müdahalede bulunulmaması nedeniyle hizmetin kusurlu işlediği sonucuna varılmıştır. Yukarıda belirtilen bilirkişi raporunda, kişinin ilacı alnuş olduğunun kabulü halinde dahi ölümün çoklu ilaç intoksikasyonu ve Eelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğu dikkate alındığında ilacı almış olmasının ölüm üzerinde ne düzeyde etkisinin olduğunu” bilinemediğinin belirtilmesi nedeniyle söz konusu kusurlu durumlar ile ölün olayı arasında nedensellik bağının saptanamadığı ancak, bu kusurlu durumun tek başına davacıların elem ve üzüntüsüne neden olacağı sonucuna varıldığından, söz konusu tespit edilen hiznıet kusuru nedeniyle davacılara manevi tazminat ödenmesi gerekmektedir.
Davanın, manevi tazminat talebine ilişkin kısmının kısmen kabulüne ve kısmen reddine, müteveffa Utku Şenol’un annesi davacı Emine Şenol için 10.000,00-TL, kardeşi davacı Ahmet Şenol için 5.000,00 TL, kardeşi davacı Ayhan Şenol için 5.000,00 TL, kardeşi davacı Yasemin Canikli için 5.000,00 TL, kardeşi davacı Kenan Şenol için 5.000,00 TL, kardeşi davacı İbrahim Şenol için 5.000, 00 TL manevi tazminatın, tazminat talebi ile ilgili olarak idareye yapılan başvuru tarihi olan 07/08/2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı idareden alınarak davacılara ödenmesine, fazlaya ilişkin manevi tazminat taleplerinin reddine… oybirliğiyle karar verildi.
39. İdare Mahkemesince verilen karar, hem başvurucularca hem de Bakanlıkça temyiz edilmiş; Danıştay tarafından temyiz talepleri hakkında henüz karar verilmemiştir.
IV. İLGİLİ HUKUK A. Ulusal Hukuk
40. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Kaster yaralama” kenar başlıklı 86. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:
“(l) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) (Ek fıkra: 31/03/2005 – 5328 S.K./4.mad) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hqfif olması halinde, mağdurun şikayeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur.
(3) Kasten yaralama suçunun;
d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılınak suretiyle,
İşlenmesi hâlinde, şikayet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır. ‘
41. 5237 sayılı Kanun’un “Taksirle öldürn•ıe” kenar başlıklı 85. maddesinin ( l) numaralı fikrası şöyledir:
“Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. ‘
42. 5237 sayılı Kanun’un ‘Zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması kenar başlıklı 256. maddesi şöyledir:
“Zor kullannıa yetkisine sahip kamu görevlisinin, görevini yaptığı sırada, kişilere karşı görevinin gerektirdiği ölçünün dışında kuwet kullanması hâlinde, kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.
43. 5237 sayılı Kanun’un “Görevi kötüye kullanma” kenar başhklı 257. maddesinin (l ) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:
“(l) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir (Değişik ibare: 08/12/2010-6086 S.K./I .mad.) ıneqfâat, sağlayan kamu görevlisi, (Değişik ibare: 08/12/2010-6086 S.K./1.mad.) altı aydan iki yıla kadar, hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir (Değişik ibare: 08/12/2010-6086 S.K./l.mad.) menfaat, sağlayan kamu görevlisi, (Değişik ibare: 08/12/2010-6086 S.K./1.mad.) üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. ”
44. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi” kenar başlıklı 160. maddesinin (l) numaralı fıkrası şöyledir:
“(1) Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izleniınini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar. ‘
45. 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un ‘Yönetim tarafından alınabilecek tedbirler” kenar başlıklı 49. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:
“Kurumun düzeninin ve kişilerin güvenliklerinin ciddî tehlikeyle karşı karşıya kalması hâlinde, asayiş ve düzeni sağlanıak için Kanunda açıkça belirtilmeyen diğer tedbirler de alınır. Tedbirlerin uygulanması, disiplin cezasının verilmesine engel olmaz. 46. 5275 sayılı Kanun’un “Zorlayıcı araçların kullanılması” kenar başlıklı
50. maddesinin ( l) numaralı fıkrası şöyledir:
“Hiçbir hâlde zincir ve demire vurmak tedbir olarak uygulanmaz.
Kelepçe ve bedensel hareketleri kısıtlayıcı araçlar;
a) Yetkili makamın önüne getirildiğinde çıkarılmak kaydıyla, sevk ve nakil sırasında kaçmayı önlemek için,
b) Hekimin talimat ve gözetiminde olmak üzere tıbbî nedenlerle,
c) Diğer kontrol usûllerinin yetersizliği hâlinde hükümlünün kendisine veya başkalarına zarar vermesine veya eşyayı tahrip etmesine engel olmak için kurum en üst amirinin emriyle, kullanılabilir.
47. 5275 sayılı Kanun’un “Hükümlünün muayene ve tedavi istekleri ” kenar başlıklı 71. ınaddesi şöyledir:
“Hükümlü, beden ve ruh sağlığının korunması, hastalıklarının tanısı için ınuavene ve tedavi olanaklarından, tıbbî araçlardan yararlanma hakkına sahiptir. Bunun için hükümlü öncelikle kurum revirinde, münıkün olmamasz hâlinde Devlet veya üniversite hastanelerinin mahkûm koğuşlannda tedavi ettirilir. ‘
48. 5275 sayılı Kanun’un “Hükümlünün muayene ve tedavisi” kenar başlıklı
78. maddesinin (l) numaralı fıkrası şöyledir:
“Kurumun sağlık koşullarının düzenlenmesi, hükümlünün acil veya olağan muayene ve tedavisi kurumun hekimi tarafından yapılır. Genel veya hastalık nedeniyle yapılan tüm muayene ve tedavi sonuçları, sağlık izleme kartına işlenir ve dosyasında saklanır.
49. 5275 sayılı Kanun’un “Sağlık denetimi ” kenar başlıklı 79. maddesi şöyledir:
‘Kurum hekimi, kurumu ayda en az bir kez denetleyerek genel ve öze/ önlem alınması gereken hastalıklar ile kurumda sağlık koşulları yönünden alınması gereken önerileri içeren bir rapor düzenler ve kurum yönetinıine verir.
50. 5275 sayılı Kanun’un “Hastaneye sevk” kenar başlıklı 80. maddesi şöyledir:
“Hükümlünün sağlık nedeniyle hastaneye sevkine gerek duyulduğunda durum, kurum hekimi tarqfindan derhâl bir raporla ceza iqfâz kurumu yönetimine bildirilir. ‘
51. 4/6/2006 tarihli ve 26131 sayılı Resmî Gazete ‘de yayımlanarak yürürlüğe giren Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük’ün (İnfaz Tüzüğü) 22. maddesinin (8) numaralı fikrası şöyledir:
“(8) İnfaz ve koruma başmemuru ile iğfâz ve koruma memuru, kurumun güvenliğini bozan firara teşebbüs, isyan, rehin alma, saldırı, yasaya veya düzenlemelere dayalı bir emre karşı aktif veya pasif fiziki direnme gibi olaylar ile 5237 sayılı Kanunun 25 inci maddesindeki meşru savunma ve zorunluluk hâli ortaya çıktığında kurum en üst amirinin izni ile zor kullanabilir. Acil hâllerde tehlikenin ortadan kaldırılması amacıyla izin alınmaksızın da zor kullanılabilir. Durumu derhâl en üst amire iletir. Zor kullanan personel gerekenden fazla kuvvet kullanamaz ‘
52. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünün Cumhuriyet Başsavcılıklarına gönderdiği “hükümlü-tutuklu hastaların ilaçları hakkında” konulu 12/2/2009 tarihli ve B.03.O.CTE.O.OO.27.OO/217/1 5035 sayılı yazının ilgili kısımları şöyledir:
Aşağıda belirtilen ilaçlar şekilde koğuşlarda bulundurulmayacaktır:
f) Santral miyorolaksan içerikli ilaçlar, (Phenprobamat etken madde içerikli ilaçlar vs) ve antikolinerjik ilaçlar, (Oksibuiinin Hidroklorür etken madde içerikli ilaçlar üş) (sürekli veya süreli ilaç kullanım kartı verilmez, yalnız kronik hastalar, raporlu hastalar, kullanması hayati önenı arz eden hastalığı olanlarda hafta içi 2 günlük doz ve hafta sonu için 3 günlük doz ilacını yanında bulundurabilir)..
B. Uluslararası Hukuk
53. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) “Yaşam hakkı” kenar başlıklı 2. maddesinin (l ) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:
“Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur… “
54. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre Sözleşme’nin 2. maddesinin (l) numaralı fikrası, devletin, kasıtlı olarak ve kanuna aykırı şekilde kişinin yaşamına son vcrilmcsindcn kaçınılması gereğinin yam sıra yargı yetkisi dâhilindeki kişilerin hayatlarını güvence altına almak amacıyla uygun adımlar atmasını öngörmektedir (L. C.B/BirıeşikKraııık, B. No: 14/1997/798/1001, 9/6/1998, Ş 36).
55. AİHM; 2. maddeye ilişkin pozitif yükümlülük kuralının yaşam hakkının tehlikede bulunduğu, kamusal olan veya olmayan herhangi bir eylemin gerçekleşmesi durumunda uygulanması gerektiğini belirtmektedir. Ancak özellikle insan davranışının öngörülemezliği, öncelikler vc kaynaklar dikkatc alınarak yapılması zorunlu kabul edilen işlevsel tercihler gözönüne alınarak pozitif yükümlülük, yetkililer üzerine aşırı yük oluşturacak şekilde yorumlanmamalıdır. Bu doğrultuda hayati tehlikenin var olduğu her durumda kamu makamları bu tehlikenin gerçekleşmesini engellemek amacıyla Sözleşme çcrçcvcsindc işlevsel önlemler almakla yükümlü değildir. Pozitif yükümlülüğün ortaya çıkması için yetkililerce belirli bir kişinin hayatının gerçek ve yakın tehlike içinde olduğunun bilinmesi ya da bilinmesi gerektiği durumların varlığı kabul edildikten sonra böyle bir duruın dâhilinde, makul ölçüler çerçevesinde ve kaınu makamlarının sahip oldukları yetkiler kapsamında bu tehlikenin gerçekleşmesini önleyebilecek şekilde önlem almakta başarısız oldukları tespit edilmelidir (İlbeyi Kemaloğlu ve Meriye Kemaloğlu/Türkiye, B. No: 19986/06, 10/4/2012, Ş 36).
56. AİHM, Sözleşme’nin 2. maddesinin l. maddesiyle birlikte yorumlandığında devletin yaşama hakkı kapsamındaki bir olayı etkili soruşturma yükümlülüğünün bulunduğunu kabul etmiştir (McCann ve diğerleri/Birleşik Krallık [BD], B. No: 18984/91, 27/9/1995, Ş 161).
57. AİHM, 2001 yılında incelediği bir başvuruda verdiği kararda ise devletin yükümlülüğündeki etkili soruşturmanın ilkelerini belirlemiştir (Hugh Jordan/Birleşik Krallık, B. No: 24746/94, 4/5/2001). “Jordan Prensipleri” olarak anılan bu ilkeler, AİHM’in tamamen yeni belirlediği ilkeler değildir. Yukarıda belirtilen McCann ve diğerleri/ Birleşik Krallık kararından beri önüne gelen davalarda uyguladığı birtakım ilkelerin sistematikleştirilmesinden ibarettir. AİHM’in yaşama hakkı kapsamında etkili soruşturmaya ilişkin belirlediği ilkeler şöyledir:
– Soruşturma makamlarının yaşama hakkıyla ilgili konulardan haberdar olduklarında kendiliğinden harekete geçmeleri (Hugh Jordan/Birleşik Krallık,
– Soruşturma makamlarının bağımsız olmaları (Hugh Jordan/Birle.şik Krallık, Ş 106)
– Soruşturmanın sorumluların tespitini ve cezalandırılmasını sağlayabilecek şekilde etkili olması, bu kapsamda olayı aydınlatmaya yarayabilecek bütün delillerin toplanması (Hugh Jordan/Birleşik Krallık, Ş
– Soruşturmanın makul bir süratle tamamlanması (Hugh Jordan/Birleşik Krallık, Ş 108)
– Yürütülen soruşturmanın ve sonuçlarının kamu denetiınine açık olması, her olayda ölen kişinin yakınlarının veya başvurucunun meşru menfaatlerini korumak için bu sürece gerekli olduğu ölçüde katılmalarının sağlanması (Hugh Jordan/Birleşik Krallık, Ş 109)
58. Sözleşıne’nin 3. maddesi şöyledir:
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.
59. AİHM, Sözleşme’nin 3. maddesi ile ilgili içtihatlarında kötü ınuamele yasağının deınokratik toplumların en temel değeri olduğunu vurgulamıştır. Terörle ya da organize suçla mücadele gibi en zor şartlarda dahi Sözleşme’nin mağdurların davranışlarından bağımsız olarak işkence, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlerden men ettiği belirtilmiştir. Kötü muamele yasağının Sözleşme’nin 15. maddesinde belirtilen toplum hayatını tehdit eden kamusal tehlike hâlinde dahi hiçbir istisnaya yer vermediği içtihatlarda hatırlatılmıştır (Birçok karar arasından bkz. Selmouni/Fransa, B. No: 25803/94, 28/7/1999, Ş 95; Labilamaıya [BD], B. No: 26772/95, 6/4/2000, ş 1 19).
60. Öte yandan bir muaınele veya cezanın kötü muamele olduğunu söyleyebilmek için eylemin “minimum ağırlık eşiği”ni aşması beklenir (Birçok karar arasından bkz. Raninen/Finlaııdiya, B. No: 20972/92, 16/12/1997, Ş 55; Erdoğan Yağız/Türkiye, B. No: 27473/02, 6/3/2007 ŞŞ 35-37; Gafgen/Almanya [BD], B. No: 22978/05, 1/6/2010, ŞŞ 88-90; Coste110-R0berls/Birıeşik Krallık, B. No: 13134/87, 25/3/1993, ş 30).
61. AİHM, tutuklu ve hükümlülerle ilgili olarak onların korunmasız ve zayıf durumda olduklarını ve en zor şartlarda dahi yetkililerin bu kişilerin fiziksel esenliklerini korumakla sorumlu olduklarını belirtmiştir (Keenan/Birleşik Krallık, B. No: 27229/95, Ş 91; Tarariyeva/Rusya, B. No: 4353/03, 14/12/2006, ş 73; Vlademir/Romanov/Rusya, B. No: 41461/02, 24/7/2008, Ş 57). Bununla birlikte AİHM, ceza infaz kurumlarmda bir şiddet potansiyeli bulunduğunu ve tutulan kişilerin direnişinin çok çabuk ayaklanmaya dönüşebileceğini kabul etmektedir (Salık ve diğerleri/Türkiye, B. No: 31866/96, 10/10/2000, Ş 58; Dedovskyve diğerleri/Rusya, B. No: 7178/03, 15/5/2008, Ş 81). Bu bağlamda Sözleşme’nin 3. maddesinin güvenliği sağlamak için güç kullanılmasını yasakladığı söylenemez ancak bu güç zorunlu hâllerde kullanılmalı ve aşırı olmamalıdır (Ivan Vasilev/Bulgaristan, B. No: 48130./99, 12/4/2017, ş 63).
V. İNCELEME VE GEREKÇE
62. Mahkemenin 22/2/2018 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. İşkence ve Kötü Muamele Yasağının İhlal Edildiğine İlişkin İddia I. Başvurucuların İddiaları ve Bakanlık Görüşü
63. Başvurucular; U.Ş.nin ölmeden önce darbedildiğini, ellerine ters kelepçe takıldığını, ayaklarının da kelepçelendiğini, kanda üç, safrada ise iki ilaç etken maddesine rastlandığını, mide içeriğinde ilaç etken maddesi olmadığına göre ilacın ağızdan başka bir yolla vücuda girdiğini, tutuklu ve hükümlüler ile infaz koruma memurlarınm koğuştan çıkarılırken U.Ş.nin yüzündeki kızarıklıklardan bahsettiğini oysa adli muayene tutanağında ve otopsi raporunda U.Ş.nin vücudundaki başka izlerden de söz edildiğini, ceza soruştunnasında bu konunun üzerinde durulmadığını ve etkili bir soruşturma yapılmadığını belirterek Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altma alınan işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiğini ileri sürrnüştür.
64. Bakanlık görüşünde; başvurucuların ceza soruşturmasında işkence ve kötü muameleye ilişkin herhangi bir iddiada bulunmadıkları, bu nedenle başvuru yollarını tüketmedikleri öne sürülmüştür.
65. Bakanlık görüşünde ayrıca, bir muamelenin Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının kapsamına girebilmesi için asgari bir ağırlık derecesine ulaşması ve bu asgari eşiğin aşılıp aşılmadığının her somut olayda değerlendirilmesi gerektiği, Sözleşme’nin 3. maddesinin ceza infaz kurumlarındaki güvenliği sağlamak, düzeni korumak ve suç İşlenmesini önlemek için güç kullanılmasım yasaklamadığı, hukuka uygun olarak ve sadece kaçınılmaz ve aşırı olmaması koşuluyla güvenlik güçleri tarafindan fiziksel güce başvurulmasının kötü muamele olmadığı, somut olayda infaz koruma memurlarına karşı agresif tavırlar sergilemesi nedeniyle U.Ş.nin ellerine plastik kelepçe takıldığı, süngerli odada kendisine zarar vermesini önlemek amacıyla ve kendisini sağa sola vurması üzerinc U.Ş.nin ayaklarına plastik kelepçe takıldığı, Ceza İnfaz Kurumunda U.Ş.nin vücudunda ekimozlu iğne izi oluşmasına sebep verebilecek herhangi bir müdahalede bulunulmadığı, adli muayene tutanağındaki izlerin canlandırma işlemi sırasında meydana gelmiş olabileceği, U.Ş.nin mide içeriğinde bulunmayan ancak kanda ve safrada bulunan maddelerin hastanede müdahale sırasında enjeksiyon yoluyla yapılan, ağrı kesici ve anestezi özelliği bulunan ilaçların etken ınaddesi olmasının muhtemel olduğu iddia edilmiş ve iddiaların açıkça dayanaktan yoksun olduğu ileri sürülmüştür.
2. DeğerIendirme
66. Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve nıanevi varlığı” kenar başlıklı 17. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:
“Herkes, . maddi ve manevi varlığım koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.
Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye labi tutulamaz. ” “Herkes, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.
Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz. “
67. Anayasa’nın 5. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
“Devletin temel amaç ve görevleri, . Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve loplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleli ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.
a. Kabul Edilebilirlik Yönünden
68. Anayasa Mahkemesi; İrfan Durmuş ve diğerleri (B. No: 2014/4153, 11/5/2017) başvurusunda, yakınları yaşamım yitiren başvurucuların işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiğine ilişkin iddialarını incelemiş ve başvurucuların kendileri açısından doğrudan mağduriyetlerini ileri sürmeyip ölen yakınlarına yönelik eylemleri şikâyet konusu yaptıkları gerekçesiyle başvuruda mağdur statüsü bakımından bir sorun bulunmadığı sonucuna ulaşmıştır.
69. Mevcut başvuruda da başvurucularm yakınının -olayda yaşamını yitirdiğinden- bizzat başvuru yapma imkânı doğal olarak bulunmamaktadır. Bu nedenle başvurucuların ölen yakınlarına yönelik eylemleri şikâyet konusu yaptığı başvuruda mağdur statüsü yönünden herhangi bir sorun bulunmamaktadır.
70. Bakanlık görüşünde, işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiğine yönelik şikâyetlerin soruşturma aşamasında dile getirilmemesi nedeniyle başvuru yollarının tüketilmediği ileri sürülmüş ise de kowşturmaya yer olmadığına dair karara yapılan itirazda işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiğine ilişkin iddiaların dile getirilmesi nedeniyle başvurucuların tüketmesi gereken başvuru yollarını tükettikleri kanaatine varılmıştır.
71. Açıklanan gerekçelerle açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiğine ilişkin iddiamn kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
b. Esas Yönünden
72. Anayasa’nın 17. maddesinde herkesin maddi ve manevi varlığım koruma ve geliştirme hakkı güvence altına alınmıştır. Maddenin üçüncü fıkrasında; kimseye “işkence” ve “eziyet” yapılamayacağı, kimsenin “insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye” tabi tutulamayacağı düzenlenmiştir. Anılan fıkrayla özel olarak insan onurunun korunması amaçlanmıştır (Cezmi Demir ve diğerleri, B. No: 2013/293, 17/7/2014, Ş 80).
73. Bu bağlamda Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında; öngörülen işkence, eziyet ve insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulma yasağı mutlak bir nitelik taşımakta olup bu kapsamda öncelikle kamusal yetkiyle güç kullanan görevlilerin kişilerin beden ve ruh bütünlüğüne hiçbir şekilde zarar vermemelerini gerektirir (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 81).
74. Öte yandan Anayasa’nm 17. maddesi ayrıca devlete, söz konusu kişilerin işkence ve eziyete ya da insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir ceza veya muameleye -bu muameleler üçüncü kişiler tarafından yapılmış olsa bile- maruz bırakılmalarını engelleyecek tedbirler alma ödevini yükletmektedir. Dolayısıyla yetkililerce bilinen ya da bilinmesi gereken bir kötü muamelenin gerçekleşmesini engellemek için makul tedbirlerin alınmaması durumunda devletin sorumluluğu ortaya çıkabilir (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 82).
75. İşkence ve kötü muamele yasağına ilişkin şikâyetlerin incelenmesinde yasağın maddi ve usul boyutlarmm ayrı ayrı ele alınması gerekmektedir. Bu bağlamda yasağın maddi boyutu sadece bireyleri işkence ya da insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleye ya da cezaya tabi tutınama sorumluluğunu (negatif yükümlülük) içermemektedir. Ayrıca bireylerin bu tür muameleye ınaruz kalmasını engelleyecek etkili önleyici mekanizmaların kurulması yönünde pozitif bir yükümlülük de içermektedir.
76. İşkence ve kötü muamele yasağının usul boyutu ise bu yasağın ihlal edildiğine yönelik “tartışılabilir” ve “makul şüphe uyandıran” iddiaların sorumlularının tespitini ve cezalandırılmasını sağlayacak etkili bir soruşturma yapılması sorumluluğunu (pozitif yükümlülük) içermektedir.
77. Somut olayda başvurucuların iddiaları; yakınlarının darbedilmesi, ağızdan başka bir yolla vücuduna ilaç verilmesi ve yakınlarının infaz koruma memurlarınca süngerli odada elleri ve ayaklan kelepçeli olarak tutulmasıdır. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesinin elinde U.Ş.nin mide içeriğinde rastlanmayıp kanda ve safrada rastlanan ilaç etken maddelerinin tıbbi müdahaleler sırasında verilen ilaçlara ait olup olmadığı veya söz konusu ilaç etken maddelerinin U.Ş.nin aldığı ilaçlara ait olup olmadığı konusunda ve adli muayene tutanağı ile otopsi raporunda yazılı bulguların nasıl meydana geldiği hususunda değerlendirme yapabilmeye imkân veren bulgular bulunmamaktadır. Bu nedenle başvurucuların şikâyetleri -maddi boyut açısından- zor kullanma yetkisinin aşılması ile süngerli odaya alınma ve tutulma koşulları yönünden ayrı ayrı incelenmiştir. İşkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiğine dair şikâyetlerin etkili soruşturulmadığı iddiaları ise usul boyutu kapsamında incelenmiştir.
i. İşkence ve Kötü Muamele Yasağının Maddi Boyutunun İhlal
Edildiğine İlişkin İddia
(I) Genel İlkeler
78. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fikrası, mağdurların eylemi veya yetkililerin saiki ne olursa olsun kötü muamele yasağının ihlal edilmemesi gerektiğini vurgular. Saikin önemi ne kadar yüksek olursa olsun en zor koşullarda bile işkence, eziyet veya insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yapılamaz. Anayasa’nın 15. maddesinin ikinci fıkrası gereğince savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hâllerde bile bu yasağın askıya alınmasına izin verilmemiştir. Anılan maddelerdeki hakkın mutlaklık niteliğini güçlendiren felsefi tcmcl, söz konusu kişinin eylemi ve suçun niteliği ne olursa olsun herhangi bir istisnaya, haklılaştırıcı faktöre veya menfaatlerin tartılmasına izin vermemektedir (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 104).
79. Bununla birlikte her kötü muamele iddiasının Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasının getirdiği korumadan ve Anayasa’nın 5. ınaddesiyle birlikte devlete yüklediği pozitif yükümlülüklerden yararlanması bcklcnıncz. Bu bağlamda kötü muamele konusundaki iddialar uygun delillerle desteklenmelidir. İddia edilen olayların gerçekliğini tespit etmek için soyut iddiaya dayanan şüphe ötesinde makul kanıtların varlığı gerekir. Bu kapsamdaki bir kanıt yeterince ciddi, açık ve tutarlı emarelerden ya da aksi ispat edilmeıniş birtakım karinelerden oluşabilir. Bu bağlamda kanıtlar değerlendirilirken ilgililerin süreçteki tutumları da dikkate alınmalıdır (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 95).
80. Aynı şekilde bir muamelenin Anayasa’nm 17. maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında olabilmesi için asgari bir ağırlık derecesine ulaşrmş olması gerekir. Bu asgari eşik, göreceli olup her olayın somut koşulları dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Bu kapsamda muamelenin süresi, bedensel ve ruhsal etkileri ile mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi faktörler önem taşır. Ayrıca muaınclcnin ardındaki saik ve amaç dikkate alınmalıdır. Muamelenin heyecanın yükseldiği ve duygu yoğunluğunun olduğu bir anda meydana gelip gelmediği de gözönünde bulundurulmalıdır (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 83).
81. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasmda geçen bu kavramlar arasında nitelik değil yoğunluk farkının bulunduğu görülmektedir. Bir muamelenin “işkence” olarak nitelendirilip nitelendirilmeyeceğini belirleyebilmek için anılan fıkrada geçen “eziyet” ve “insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele” kavramları ile işkence arasındaki ayrıma bakmak gerekmektedir. Bu ayrımın özellikle çok ağır ve zalimane acılara neden olan kasti insanlık dışı muamelelerdeki özel duruma işaret etmek ve bir derecelendinne yapmak amacıyla Anayasa tarafından getirildiği ve anılan ifadelerin 5237 sayılı Kanun’da düzenleıne altına alınmış olan “işkence”, “eziyet” vc “hakaret” suçlarınm unsurlarından daha geniş ve farklı bir anlam taşıdığı anlaşılmaktadır (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 84).
82. Buna göre anayasal düzenlcme kapsamında kişinin maddi ve manevi varlığına en fazla zarar veren muamele “işkence”dir. Muamelenin ağırlığının yanı sıra İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin l. maddesinde “işkence”nin özellikle bilgi almak, cezalandırmak veya yıldırmak amacıyla ya da ayrımcı bir nedenle yapıldığı belirtilmiştir (Cezmi Demir ve diğerleri. Ş 85).
83. “İşkence” seviyesine varınayan fâkat yine de önceden tasarlanmış, belirli bir süre devam eden, yaralanmaya, yoğun maddi veya manevi ızdıraba sebep olan insanlık dışı muameleler “eziyet” olarak tanımlanabilir. Bu hâllerde duyulan acı, meşru bir muamele ya da cezada kaçınılmaz olarak bulunan acının ötesine geçmelidir. İşkenceden farklı olarak “eziyet”te, ızdırap vermenin belli bir amaç doğrultusunda yapılması aranmaz (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 88).
84. Kişileri küçük düşürebilecek ve utandırabilecek şekilde kişide korku, elem ve aşağılanma duygusu uyandıran veya mağduru kendi iradesine ve vicdanına aykırı bir şekilde hareket etmeye sürükleyen muameleler ise “insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele veya ceza” olarak tanımlanabilir. “Eziyet”ten farklı olarak, uygulanan bu muamele kişide bedensel ya da ruhsal bir acı oluşturmasa da küçük düşürücü veya alçaltıcı bir etki yaratmaktadır (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 89).
85. Bir muamelenin bu kavramlardan hangisini oluşturduğunu belirleyebilmek için her somut olay kendi özel koşulları içinde değerlendirilmelidir. Muamelenin kamuya açık olarak yapılması onun aşağılayıcı ve insan haysiyetiyle bağdaşmayan nitelikte olup olmamasında rol oynasa da bazı durumlarda kişinin kendi gözünde küçük düşmesi de bu seviyedeki bir kötü muamele için yeterli olabilmektedir. Ayrıca muamelenin küçük düşürme ya da alçaltma kastı ile yapılıp yapılmadığı dikkate alınsa da böyle bir amacın belirlenememesi kötü muamele ihlali olmadığı anlamına gelmeyecektir. Bir muamele hem insanlık dışı/eziyet hem de aşağılayıcı/insan haysiyetiyle bağdaşınayan muamele niteliğinde olabilir. Her türlü İşkence, aynı zamanda insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele oluştururken insan haysiyetiyle bağdaşmayan her aşağılayıcı muamele insanlık dışı/eziyet niteliğinde olmayabilir. Tutulma koşulları, tutulanlara yapılan uygulamalar, ayrımcı davranışlar, devlet görevlileri tarafmdan sarf edilen hakaretamiz ifadeler, engelli kimselerin karşılaştığı kimi olumsuz durumlar, kişiye normal olmayan bazı şeyleri yedirme içirme gibi aşağılayıcı muameleler “insan haysiyetiyle bağdaşmayan” muamele olarak ortaya çıkabilir (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 90).
86. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasıyla yasaklanmış bir eylem tehdidinde bulunmak da yeterince yakın ve gerçek olması koşuluyla bu maddenin ihlali sonucunu doğurma riskini taşıyabilir. Dolayısıyla bir kimseyi işkence ile tehdit etmek, en azından “insan haysiyctiylc bağdaşmayan muamele” oluşturabilir (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 91).
(2) İlkelerin Olaya Uygulanması (a) Zor Kullanma Yetkisinin Aşıldığı İddiası Yönünden
87. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasındaki kural, hükümlü ve tutuklulara yönelik uygulamalar için de geçerlidir. Bu husus 5275 sayılı Kanun’un
“İftfözda temel ilke” kenar başlıklı 2. maddesinin (2) numaralı fıkrasmda “Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazında zalimane, insanlık dışı, aşağılayıcı ve onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz.” şeklinde düzenleme ile açıkça ifade edilmiştir.
88. Bununla birlikte özgürlüğünden mahrum bırakılan bir kişiye yönelik olarak -kendi eylem ve tavırları mutlaka kuvvet kullanılmasını gerektirmedikçe- zora başvurulması, insan onurunun zedelenmesi ve ilke olarak Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında öngörülen yasağın ihlal edilmesi sonucunu doğurabilir (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 92). Buna karşın Anayasa’nın 17. maddesinin bir yakalamayı gerçekleştirmek için güç kullanımını yasakladığı söylenemez. Nitekim Anayasa Mahkemesi, yakalama sırasında kötü ınuamele yapıldığı iddialarını değerlendirdiği bir kararında güç kullanmayı gerektiren bir durumun olup olmadığı ve kullanılan gücün orantılı olup olmadığını gözeterek sonuca ulaşmıştır (Gülşah Öztürk ve diğerleri, B. No: 2013/3936, 17/2/2016, ş 52).
89. 5275 sayılı Kanun’un ‘Zorlayıcı araçların kullanılması ‘2 kenar başlıklı 50. maddesinin (l) numaralı fıkrasında, diğer kontrol usullerinin yetersizliği hâlinde hükümlünün kendisine veya başkalarma zarar vermesine veya eşyayı tahrip etmesine engel olmak için -kurumun en üst amirinin emriyle- bedensel hareketleri kısıtlayıcı araçlarm ve kelepçenin kullanılabileceği kabul edilmiştir. Bununla birlikte İnfaz Tüzüğü’nün 22. maddesinin (8) numaralı fıkrası kapsamında infaz koruma memurlarının kurumun güvenliğini bozan firara teşebbüs, isyan, rehin alma, saldırı, yasaya veya düzenlemelere dayalı bir emre karşı aktif veya pasif fiziki direnme gibi olaylar ile 5237 sayılı Kanun’un 25. maddesindeki meşru savunma ve zorunluluk hâli ortaya çıktığında zor kullanma yetkisinin bulunduğu hükmüne yer verilmiştir. Bu bağlamda infaz koruma memurlarının zor kullanma yetkilerinin hukuki dayanağının bulunduğu açıktır.
90. Öte yandan ceza infaz kurumunda saldırganlık gösterme riski yüksek olan tutuklu ve hükümlülere yönelik olarak ceza infaz kurumu personelinin kendilerini korumak, ceza infaz kurumunda güvenliği ve disiplini sağlamak için daha geniş takdir yetkilerinin olduğu kabul edilmelidir. Ancak bu takdir yetkisinin iyi niyetli olarak temel hak ve özgürlüklere saygı çerçevesinde kullanılması gerekmektedir (Cihan Koçak, B. No: 2014/12302, 21/9/2017, Ş 61).
91. Somut olayda U.Ş.; Ceza İnfaz Kurumuna gelmeden önce koğuştaki yatakları yaktığı, kolunu jilet parçasıyla kesip diğer tutuklu ve hükümlüler için kötü örnek olduğu, infaz koruma memurlarına hakaret ve tehditte bulunduğu, infaz koruma ınemurlarına, hükümlülere ve tutuklulara karşı edep ve nezakete aykırı konuştuğu veya davranışlarda bulunduğu, Ceza İnfaz Kurumunda korku, kaygı veya panik yaratabilecek biçiınde söz söylediği veya davranışta bulunduğu gerekçeleriyle birçok disiplin cezası almış bir hükümlüdür (bkz. Ş 10). Dolayısıyla U.Ş.nin saldırgan bir tutum içine girmesi nedeniyle Ceza İnfaz Kurumunun risk algısının yüksek olması anlaşılabilir bir durumdur.
92. İnfaz koruına memurlarınm takdir yetkisini kullanırken iyi niyetli olup olmadığı ve olayın kendine özgü koşulları çerçevesinde zor kullanma yetkisini kullanmayı gerektiren bir durum olup olmadığı kötü muamele yasağında asgari eşiğin aşılıp aşılmadığının belirlenınesinde en önemli unsurdur.
93. U.Ş. ilc aynı koğuşta kalan tutuklu vc hükümlülerin butona basıp infaz koruma memurlarından yardım istemeleri, bu tutuklu ve hükümlülerin beyanlarına göre U.Ş.nin agresif tavırlar sergileyip bir infaz koruma memuruna tekme atması ve bu bağlamda U.Ş.nin saldırganlık açısmdan taşıdığı riskin düzeyi gözetildiğinde bulunduğu koğuştan kollarından tutularak çıkarılması ve ellerine kelepçe takılması suretiyle U.Ş.ye yönelik zor kullanmanın gereksiz ve orantısız olduğu söylenemez.
94. Açıklanan gerekçelerle U.Ş.nin bulunduğu koğuştan çıkarılıp ellerine kelepçe takılarak yapılan müdahale ile Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alman insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının maddi boyutunun ihlal edilınediği sonucuna varılmıştır.
(b) Müşahede Odasına Almma ve Tutma Koşullarına Yönelik İddialar Yönünden
95. Anayasa’nm 17. maddesi, ceza infaz kurumunda tutulan bir hükümlü veya tutuklunun içinde bulunduğu şartların insan onuruna yakışır bir şekilde olmasını da koruma altına alınaktadır. İnfazın yöntemi ve infaz sürecindeki davranışların mahkûmları, özgürlükten mahrum kalmanın doğal sonucu olan kaçınılmaz elem seviyesinden daha fazla sıkıntılı veya eziyetli bir duruma sokmaması gerekir. Ceza infaz kurumunda tutulmanın pratik gerekleri çerçevesinde mahkûmların sağlık ve esenlikleri gibi hususlarm yeterli bir şekilde güvence altına alınması ve mahkûınlam gerekli tıbbi yardımm sağlanması da insan onuruna yakışır koşulların sağlanması için gereklidir (Turan Günana, B. No: 2013/3550, 19/1 1/2014, Ş 39).
96. Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrası çerçevesinde ceza infaz kurumunda tutulma koşullarını değerlendirirken başvurucular tarafından yapılan somut olaylara ilişkin iddialarla birlikte koşullarm bir bütün olarak gözetilmesi ve bu kapsamda önlemlerin şiddeti, amacı ve bireyler için sonuçlarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini kabul etmiştir ( Turan Günana, Ş 38).
97. Somut olayda saldırgan hareketlerde bulunduğundan bahisle infaz koruma memurlarına ve kendisine zarar vermesini engellemek amacıyla U.Ş. kontrol altına alınmış ve ellerine kelepçe takılıp müşahede odasına götürülmüş, burada ise kendisine zarar vermesini önlemek için U.Ş.nin ayaklarına kelepçe takılmıştır. Ceza soruşturması ile disiplin soruşturmasında dinlenen infaz koruma memurlarınm ifadelerinin de bu iddiaları doğruladığı tespit edilmiştir. Agresif tavırlarına son vermesi, sakinleşmesi, kendisine ve başkalarına zarar vermesinin önlenmesi amacıyla U.Ş.nin müşahede odasına konulduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla burada geçici bir tedbir olarak müşahede odasına konulma söz konusudur. Nitekim İdarenin bu uygulaması İnfaz Tüzüğü’nün 49. maddesi kapsamında “kurum düzeninin ve kişilerin güvenliklerinin ciddi tehlikeyle karşı karşıya kalması hâlinde, asayiş ve düzeni sağlamak için Kanun’da açıkça belirtilmeyen diğer tedbirleri” alma yetkisine dayanmaktadır. Sonuç olarak U.Ş.nin müşahede odasına konulması Ceza İnfaz Kurumunda düzenin sağlanması için tek başına kötü muamale olarak kabul edilemez (Benzer yöndeki değerlendirme için bkz. Cihan Koçak, Ş 69). Başvurucuların U.Ş.nin müşahede odasında uzun tutulduğu yönünde iddiaları da bulunmamaktadır.
98. Öte yandan ceza infaz kurumlarında kötü muamele olarak kabul edilecek hususlar farklı şekillerde tezahür edebilir. Somut olay açısından değerlendirilmesi gereken husus, U.Ş.nin altı saati aşkın bir süreyle elleri ve ayaklan kelepçeli olarak müşahede odasında tutulmasıdır.
99. Süngerli oda, niteliği itibarıyla tutuklu ve hükümlülerin kendilerine ve başkalarına zarar vermesini engellemek amacıyla tek başlarına geçici olarak tutuldukları bir odadır. Bu odanın özelliği, tutuklu ve hükümlülerin kendilerine zarar vermesini önlemek amacıyla tamamen süngerle kaplı olmasıdır. Somut olayda kendisine ve başkalarına zarar vermesinin engellenmesi amacıyla U.Ş. bu odaya konulmuştur. Bu tedbirin tek başına herhangi bir kötü muaınele olarak nitelendirilmesi mümkün değil ise de U.Ş.nin bu odada yaklaşık altı saat ayakları ve elleri arkadan kelepçeli bir şekilde tutulmasımn makul bir gerekçesinin ve bunu kesinlikle zorunlu kılan bir nedenin olması gerekir. Kendisine ve başkasına zarar verme olasılığı olınayan süngerli odada kelepçeli bir şekilde tutulmak U.Ş.nin bir nevi bedensel cezaya maruz bırakıldığı algısı yaratmaktadır. U.Ş.nin saldırganlığa devam ettiğine dair Ceza İnfaz Kurumunca yapılmış herhangi bir tespit de bulunmamaktadır.
100. U.Ş.nin süngerli odada altı saati aşkın bir süre ayaklarından ve elleri arkasından kelepçeli olarak tutulması ve otopsi raporunda tespit edilen yaralanmalar dikkate alındığında müdahalenin yoğun maddi ve manevi ızdırap doğurabilcccğinden “eziyet” kapsamında nitelendirilmesi mümkün görülmüş ve Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında negatif yükümlülüğe aykırı davranıldığı sonucuna ulaşılmıştır.
101. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan kötü muamele yasağının maddi boyutunun ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
ii. İşkence ve Kötü Muamele Yasağının Usul Boyutunun İhlal
Edildiğine İlişkin İddia (1) Genel İlkeler
102. Devletin kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkı kapsamında sahip olduğu pozitif yükümlülüğün bir de usul boyutu bulunmaktadır. Bu usul yükümlülüğü çerçevesinde devlet, her türlü fiziksel ve ruhsal saldırı olayının sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilccck etkili resmî bir soruşturma yürütmek durumundadır. Bu tarz bir soruşturmanın temel amacı, söz konusu saldırıları önleyen hukukun etkin bir şekilde uygulanmasını güvenceye almak ve kamu görevlilerinin ya da kurumlarının karıştığı olaylarda bunların sorumlulukları altında meydana gelen olaylar için hesap vcrmclcrini sağlamaktır (Cezmi Demir ve diğerleri, Ş 110).
103. Buna göre bireyin bir devlet görevlisi tarafından hukuka aykırı olarak ve Anayasa’nın 17. maddesini ihlal eder biçimde bir muameleye tabi tutulduğuna ilişkin savunulabilir bir iddiasının bulunması hâlinde Anayasa’nın 17. maddesi “Devletin temel amaç ve görevleri” kenar başlıklı 5. maddedeki genel yükümlülükle birlikte yorumlandığında etkili resmî bir soruşturmanın yapılmasını gerektirmektedir. Bu soruşturma, sorumluların belirlenmesini ve cezalandırılmasını sağlamaya elverişli olmalıdır. Bu, olanaklı olmazsa bu madde sahip olduğu öneme rağmen pratikte etkisiz hâle gelecek ve bazı hâllerde devlet görevlilerinin fiilî dokunulmazlıktan yararlanarak kontrolleri altında bulunan kişilerin haklarını istismar etmeleri mümkün olacaktır (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, Ş 25).
104. Yürütülen ceza soruşturmalarının amacı, kişinin maddi ve manevi varlığını koruyan mevzuat hüküınlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve sorumluların hesap vermelerini sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü değil uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür. Diğer taraftan burada yer verilen değerlendirmeler hiçbir şekilde Anayasa’nın 17. maddesinin başvuruculara üçüncü tarafları adli bir suç nedeniyle yargılama ya da cezalandırma hakkı ya da tüm yargılamaları mahkûmiyetle veya belirli bir ceza kararıyla sonuçlandırma ödevi yüklediği anlamına gelmemektedir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, B. No: 2012/752, 17/9/2013, ş 56).
105. Ceza soruşturmasının etkili olması için soruşturma makamlarının resen harekete geçerek kötü muamele iddiasmı aydmlatabilecek ve sorumluların belirlenmesini sağlayabilecek bütün delilleri tespit em-ıeleri gerekir. Yetkililer şikâyet yapılır yapılmaz harekete geçmeli, bir şikâyet olmasa bile işkence veya kötü muamele olduğunu gösteren yeterli belirtiler olduğunda soruşturma açmalıdır (Cezmi Demir ve diğerleri, ŞŞ 1 14, 116).
106. Öte yandan insan hakları ihlalleri ile ilgili iddialarda soruşturma yükümlülüğü mutlaka iddiayı kabul etme anlamına gelmemekte olup iddiaların ciddiye alınması ve adil bir sonucu garanti eden bir usulle soruşturma yapılması gerekli ve yeterlidir.
(2) İlkelerin Olaya Uygulanması
107. Başvuru konusu olayda U.Ş., süngerli odadan çıkarıldıktan on üç saat sonra vefat etmiştir. Yapılan adli muayeneye ait tutanak ile otopsi raporunda, her iki el bileğinde ve ayak bileğinde kelepçe izleriyle uyumlu laserasyonlar ile vücudun başka bölgelerindeki ekimoz ve laserasyonlardan söz edilmesine rağmen ceza soruşturmasında bunlann nasıl oluştuğunun üzerinde durulmamıştır. Bu konuda olay tarihinde U.Ş. ile aynı koğuşta bulunan tutuklu ve hükümlüler dinlenebilecekken söz konusu kişilerin üçünün dinlenilmesiyle yetinilmiştir (bkz. Ş 29). Mide içeriğinde rastlanmayıp kanda safrada tespit edilen ilaç etken maddelerinin hangi ilaçlara ait olduğu, bu ilaçlarm canlandırma ve tedavi sırasında U.Ş.ye verilen ilaçlar olup olmadığı araştırılmamıştır. Ceza soruşturması dosyasında disiplin soruşturmasına ilişkin bilgi ve belgeler bulunmasına ve disiplin soruşturmasında ifadelerine başvurulan bazı infaz koruma memurlarının “U .Ş.nin elleri ve ayakları kelepçe vaziyette süngerli odada altı saati aşkın bir süre tutulduğuna” dair beyanlarma rağmen bu konuda herhangi bir araştırma ve inceleme yapılmamıştır. Bunun yanında soruşturmada başvurucunun altı saati aşkm süre ayakları ve elleri arkadan kelepçeli olarak süngerli odada tutulması şeklindeki uygulamanın başvurucuyu cezalandırmak amacıyla yapılıp yapılmadığı da değerlendirilmemiştir. Başvuruculann işkence ve kötü muamele yasağının ihlal edildiğine dair itirazları da dikkate alınmamıştır.
108. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan kötü muamele yasağının usul boyutunun ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
B. Yaşam Hakkının ihlal Edildiğine ilişkin iddia I. Başvurucuların İddiaları ve Bakanlık Görüşü
109. Başvurucular; U.Ş.nin ölmeden önce kırk kadar ilaç içtiği bilinmesine rağmcn infaz koruma memurlarının doktor çağırmadığını ve U.Ş.nin hastaneye sevkini sağlaınadığını, ceza soruşturmasmda ölümün gerçekleşme koşullarının aydınlatılmadığını, sadece ilaç zehirlenmesi üzerinde durulduğunu belirterek Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkınm ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.
110. Bakanlık görüşünde kabul edilebilirlik yönünden, ölümün kasten meydana gelmesi durumunda hukuki veya idari bir prosedür aracılığıyla sorumlularm belirlenmesi ve tazminat ödenmesinin yeterli olabileceği, başvurucuların İzmir 3. İdare Mahkemesi nezdinde açtıkları davanın temyiz aşamasında olduğu, bu nedenle başvuru yollarının tüketilmediği iddia edilmiştir.
II l. Esasa ilişkin Bakanlık görüşünde ise U.Ş.nin sağlık konusunda herhangi bir şikâyet ve talebinin bulunmadığı, U.Ş.nin sergilediği agresif tavırlar nedeniyle kendisine ve başkasına zarar vermesinin önlenmesi için yirmi dört saat kamera ile izlenen süngerli odaya alınıp sık sık kontrol edildiği, tıbbi ihtiyacın ortaya çıktığı gün hafta sonuna denk geldiği, bu nedenle Ceza İnfaz Kurumunda bekim bulunmadığından U.Ş.ye herhangi bir müdahalede bulunulmadan 1 12 Acil Servisin çağrıldığı, tutuklu ve hükümlülerin hangi uzmanlık alamnda tetkik ve tedavi göreceğine muayene eden kurum doktorunun, kurum doktoru yoksa sağlık ocağında veya hastanede görevli doktorun karar vereceği, bu konuda Ceza İnfaz Kurumunun yetkisinin bulunmadığı öne sürülmüştür. Bakanlık görüşünde ayrıca, ölüm olayıyla ilgili resen soruşturma başlatıldığı, ölenle aynı koğuşta kalan tutuklu ve hükümlüler ile doktorun tanık olarak, olayla ilgisi olabileceği düşünülen infaz koruma memurlarının ise şüpheli olarak ayrıntılı ifadelerinin alındığı, konuyla ilgili disiplin soruşturması yapıldığı, başvurucuların açtığı tam yargı davasında manevi tazminat isteminin kabul edildiği, bu nedenle etkili bir soruşturma yürütüldüğü iddia edilmiştir.
2. Değerlendirme
112. Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddî ve manevî varlığı ” kenar başlıklı 17. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.
a. Kabul edilebilirlik Yönünden
1 13. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu vc Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 46. maddesinin (l) numaralı fıkrasmda; ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenlerin bireysel başvuru hakkına sahip oldukları kurala bağlanmıştır. Yaşam hakkının doğal niteliği gereği yaşamını kaybeden kişi açısından bu hakka yönelik bir başvuru, ancak yaşanan ölüm olayı nedeniyle ölen kişinin mağdur olan yakınları tarafından yapılabilecektir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, Ş 41). Somut olayda başvurucu Emine Şenol U.Ş.nin annesi, diğer başvurucular ise U.Ş.nin kardeşleridir. Bu nedenle başvuru ehliyeti açısından bir eksiklik bulunmamaktadır.
1 14. Bakanlık görüşünde başvuru yollarımn tüketilmediği ileri sürülmüşse de U.Ş.nin ölümünün devletin gözetimi ve kontrolü altındaki bir ceza infaz kurumunda gerçekleştiğini, ölüm olayının sebep ve koşulları ile varsa sorumluların tespitine imkân verecek nitelikte olması gereken bir ceza soruşturmasında verilen karar üzerine bireysel başvuru yapıldığım dikkate alan Anayasa Mahkemesi, başvurucuların tüketmeleri gereken başvuru yollarını tükettiği kanaatine varmıştır. Ayrıca ifade etmek gerekir ki başvuru açıkça dayanaktan yoksun olmadığı gibi başvuruda herhangi bir kabul edilemezlik nedeni de bulunmamaktadır.
b. Esas Yönünden
1 15. Başvurucuların ölmeden önce U.Ş.nin kırk kadar ilaç içtiği bilinmesine rağmen infaz koruma memurlarının doktor çağırmadıkları ve U.Ş.nin hastaneye sevkini sağlamadıkları yönündeki iddiaları yaşam hakkının maddi boyutu kapsamında, ceza soruşturmasında ölümün gerçekleşme koşullarının aydınlatılmadığı ve sadece ilaç zehirlenmesi üzerinde durulduğu yönündeki iddiaları ise yaşam hakkının usule ilişkin boyutu kapsamında incelenmiştir.
i. Yaşam Hakkının Maddi Boyutunun İhlal Edildiğine İlişkin iddia (I) Gene/ İlkeler
1 16. Anayasa Mahkemesinin yaşam hakkı kapsamında devletin sahip olduğu pozitif yükümlülükler açıstndan benimsediği temel yaklaşıma göre devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında gerçekleşen ölüm olaylarında Anayasa’nın 17. maddesi devlete, elindeki tüm imkânları kullanarak bu konuda ihdas edilmiş yasal ve idari çerçevenin yaşamı tehlikede olan kişileri korumak için gcrcği gibi uygulanmasını ve bu hakka yönelik ihlallerin durdurulup cezalandırılmasını sağlayacak etkili idari ve yargısal tedbirleri alma görevi yüklemektedir. Bu yükümlülük, kamusal olsun veya olmasın yaşam hakkının tehlikeye girebileceği her türlü faaliyet bakımından geçerlidir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, Ş 52).
1 17. Bu kapsamda bazı özel koşullarda devletin kişinin kendi eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere karşı yaşamı korumak amacıyla gerekli tedbirleri alma yükümlülüğü de bulunmaktadır (Sadık Koçak ve diğerleri, B. No: 2013/841, 23/1/2014, Ş 74). Ceza infaz kurumlarında ve devletin kontrolü altmda bulunan diğer alanlarda gerçekleşen ölüm olayları için de geçerli olabilecek bu yükümlülüğün ortaya çıkması için yetkililerin kendi kontrolleri altmdaki bir kişinin kendini öldürmesi konusunda gerçek bir risk olduğunu bilip bilmediklerini ya da bilmeleri gerekip gerekmediğini tespit etmek, böyle bir durum söz konusu ise bu riski ortadan kaldırmak için makul ölçüler çerçevesinde ve sahip oldukları yetkiler kapsamında kendilerinden beklenen her şeyi yapıp yapmadıklarını incelemek gerekmektedir. Ancak özellikle insan davranışının öngörülemezliği, öncelikler ve kaynaklar değerlendirilerek yapılacak işlemin veya yürütülecek faaliyetin tercihi dikkate alınarak pozitif yükümlülük yetkililer üzerine aşırı yük oluşturacak şekilde yorumlanmamalıdır (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, Ş 53). Bu çerçevede Anayasa Mahkemesince yapılacak incelemede, basit bir ihmali veya değerlendirme hatasını aşan bir kusurun ceza infaz kurumu yetkililerine atfedilebilip atfcdilemcycccğinin ortaya konulması gcrckmcktedir.
1 18. Tutuklanan veya hürriyeti bağlayıcı cezasının infazına başlanan kişilerin daha önce sahip oldukları pek çok özgürlükten mahrum kalmaları ve günlük yaşamlarında ciddi nitelikte bir değişim yaşamalarının doğal bir sonucu olarak psikolojik sağlıkları bozulabilmekte, dolayısıyla kırılgan ve korumasız bir konumda bulunan bu kişilerin intihar etine riski artabilmektedir. Bu nedenle yasal ve ikincil düzenlemelerin ceza infaz kurumu yetkililerine bu kişiler hakkında daha duyarlı ve dikkatli olma görevi yüklemesi, tutuklu veya hükümlü kişilerin hayatlarının tehlikeye atılmasını önleyici tedbirler alınmasını sağlaması gerekmektedir. Bu amaçla öncelikle cezaevinde kalan kişilerin davranışlarının ve sağlık durumlarının takip edilmesi, gerektiğinde doktor muayenesine başvurulması, diğer yandan bu konuda meyli olduğu anlaşılanlar açısından kendileri için en uygun yerlerde kalmalarının temin edilmesi ve intihar eylemlerinde kullanılabilecek kesici/delici eşyalara, kemer, çamaşır ipi veya ayakkabı bağcıkları gibi eşyalara el konması şeklinde bu tip risklerin azaltılmasına yönelik önlemlerin alınması gerekmektedir (Mehmet Kaya ve diğerleri, B. No: 2013/6979. 20/5/2015, ş 73).
1 19. Bu bağlamda kişi özgürlüğüne aşın bir sınırlama getirmeyecek ölçüde bir tutuklunun veya hükümlünün kendine zarar verme ihtimalini en aza indirecek tedbirlerin alınması yetkililerden beklenebilecektir. Bir hükümlü veya tutuklu açısından daha sıkı tedbirlerin gerekip gerekmediği ve bunların uygulanmasının makul olup olmadığı, başvuru konusu yapılan her bir somut olayın koşullarına göre değişecektir (Mehmel Kaya ve diğerleri, Ş 74).
(2) İlkelerin Olaya Uygulanması
120. Yaşam hakkı kapsamında devletin öncelikle yaşamı tehlikeye girebilecek kişilerin yaşamını korumak için yeterli yasal ve idari bir çerçeve oluşturması gerekmektedir. Aym yükümlülük ceza infaz kurumlarında bulunan kişilerin yaşam ve sağlıklarının korunması için de geçerlidir. Bu kapsamda ceza infaz kurumu yetkililerince yerine getirilecek kontrol ve denetim işlemleri ile bu konuda almacak diğer tedbirlerin yukarıda yer verilen mevzuatta ayrıntılı olarak düzenlendiği görülmektedir (bkz. ŞŞ 40-52). Başvurucular tarafından bu konuda ileri sürülen bir eksiklik bulunmadığı gibi başvuru konusu olayda, Anayasa Mahkemesi tarafindan resen gözetilmesi ve incelenmesi gereken bir husus da bulunmamaktadır.
121. Mevcut başvuruda, yukanda yer verilen ilkeler çerçevesinde öncelikle Ceza İnfaz Kurumu yetkililerinin U.Ş.nin -hangi amaçla alırsa alsın- aldığı ilaçlar nedeniyle yaşamının tehlikeye girdiğini bilip bilmediklerinin veya bilmelerinin gerekip gerekmediğinin ortaya konması, yetkilerin teblikeyi bildikleri veya bilmeleri gerektiği sonucuna varılması hâlinde ise U.Ş.nin sağlığının korunması açısından yetkililer tarafindan gerekli önleyici tedbirlerin alınıp alınmadığının tespiti gerekmektedir.
122. Somut olayda koğuşta bulundurulması yasak olmasına rağmen (bkz. ŞŞ 38, 52) obsibutinin hidroklorür etken maddesi içeren Üropan isimli ilacı U.Ş. koğuşunda bulundurabilmiştir. U.Ş.nin fazlaca içtiği ilaçların etkisiyle kendi kendine konuşması, küfürler etmesi ve koğuşta bulunan diğer tutuklu ve hükümlülerle tartışması nedeniyle 11/8/2012 tarihinde saat 02.10 sıralarında infaz koruma memurlarından yardım istenmiş ve U.Ş.nin akşamdan beri fazlaca ilaç alması nedeniyle o vaziyete olduğu infaz koruma memurlarına söylenmiştir (bkz. ŞŞ 28, 29, 34). U.Ş.nin çoklu ilaç zehirlenmesi ve gelişen yeni sorunlar yüzünden vefat ettiği (bkz. Ş 27) de dikkate alındığında yetkililer, U.Ş.nin aldığı ilaçlar nedeniyle hayatının tehlikeye girebileceğini bilebilecek durumdadır. Bu durumda somut olayın koşullannda U.Ş.nin sağlığının korunması açısından yetkililer tarafından gerekli önleyici tedbirlerin alınması gerektiği açıktır.
123. Yetkililer, U.Ş.nin fazlaca ilaç aldığını ve aldığı ilaçların etkisiyle agresif tavırlar sergilediğini bilmelerine rağmen U.Ş.yi altı saati aşkın bir süre ayakları ve elleri arkadan kelepçeli şekilde müşahede odasında tutmuşlardır. Aldığı ilaçların etkisiyle zehirlenebileceği ve yaşamının tehlikeye girebileceği açık olan U.Ş., hastaneye götürülmemiş ve çoğunlukla müşahede odasının cammdan bakılmak surctiylc kontrol edilmiştir (bkz. Ş 35). U.Ş.nin uyur vaziyette görünmesinin uyumadan başka bir sebeple de olabileceği değerlendirilmemiştir. U.Ş. neticede çoklu ilaç zehirlenmesi ve gelişen yeni sorunlar yüzünden vefat etmiştir. U.Ş.yi ölüme götüren süreçteki hata, basit bir muhakeme hatası veya ihmal olarak nitelendirilemeyeceği gibi somut olayın koşullarında U.Ş.nin sağlığının korunması için öncelikler ve kaynaklar ölçüsünde gerekli önleyici tedbirlerin alındığından da söz edilemez.
124. Açıklanan gerekçelerle U.Ş.nin yaşamının korunmaması nedeniyle Anayasa’nm 17. maddesinin gerektirdiği yaşamı koruma yükümlülüğünün ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
ü. Yaşam Hakkmın Usul Boyutunun İhlal Edildiğine İlişkin
İddia (1) Genel İlkeler
125. Devletin yaşama hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülüklerinin korumaya ilişkin maddi yönü yanında usule ilişkin yönü de bulunmaktadır. Bu yükümlülük, doğal olmayan her ölüm olaymın sonımlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilecek etkili bir soruşturma yürütmeyi gerektirir. Bu soruşturmanın temel amacı, yaşam hakkını koruyan hukukun etkili bir şekilde uygulanmasını ve varsa sorumluların hesap vermelerini sağlamaktır (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, Ş 54).
126. Diğer taraftan ceza soruşturmasının amacı, yaşama hakkım koruyan hukuk kurallarının etkili bir şekilde uygulanmasını ve sorumluların hesap vermesini sağlamak olmakla birlikte bu yükümlülük, kesin olarak bir sonuç elde etmeyi gerektirmez. Anayasa’nın 17. maddesi, başvuruculara üçüncü kişileri bir suç nedeniyle yargılatma ya da cezalandırma hakkı vermediği gibi devlete tüm yargılamaları mahkûmiyetle sonuçlandırma ödevi yüklemez (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, Ş 56).
127. Yaşama hakkına ilişkin ceza soruşturmasının etkili olması için de şunlar gerekmektedir:
– Yetkili makamların resen ve derhâl harekete geçerek ölüm olayını aydınlatabilecek ve sorumluların belirlenmesini sağlayabilecek bütün delilleri tespit etrneleri (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, Ş 57),
– Soruşturmanın kamu denetimine açık olması ve mağdurların soruşturmaya gerekli olduğu ölçüde etkili katılımlarının sağlanması (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, Ş 58),
– Kamu görevlilerinin güç kullanımı sonucu gerçekleşen ölümler yönünden soruşturma makamlarınm olaya karışmış olabilecek kişilerden bağımsız olması (Cemil Danışman, B.No:2013/6319, 16/7/2014 Ş 96),
– Soruşturmaların makul bir süratle yürütülmesi (Deniz Yazıcı, B. No: 2013/6359, 10/12/2014, ş 96).
(2) İlkelerin Olaya Uygulanması
128. Olaya ilişkin soruşturmada, yukarıda gcncl ilkclcr bölümünde ifade edilen soruşturmada yetkili makamlarm derhâl ve resen harekete geçmesi, soruşturmanın makul bir sürede tamamlanması, başvurucunun gerektiği ölçüde soruşturmaya katılması ve bağımsızlık ile tarafsızlığın sağlanması konularında başvurucular tarafindan herhangi bir iddia ileri sürülmediği gibi bu konularda bir eksikliğin bulunmadığı da görülmektedir. Gerçekten de U.Ş.nin ölümü üzerine resen ve derhâl soruşturma başlatılmış, soruşturma bizzat Cumhuriyet savcısınca yürütülmüş, başvurucular soruşturmaya katılım konusunda herhangi bir engelle karşılaşmamış ve soruşturma tamamlanmıştır.
129. Öte yandan soıuşturmanın ölüm olayını aydınlatabilecek ve sorumluların belirlenmesini sağlayabilecek etkinlikte yürütülüp yürütülmediğinin de incelenmesi gerekir.
130. Soruşturmada U.Ş.nin kesin ölüm nedeni hakkında alınan l. İhtisas Kurulu raporunda, müteveffanın ölümünün çoklu ilaç zehirlenmesi ve gelişen yeni sorunlar yüzünden meydana geldiği belirtilmiştir. Kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin kararda da bu rapora atıfta bulunularak bir sonuca varılmıştır (bkz. ŞŞ 27, 30).
131. Öncelikle bu noktada belirtilmelidir ki Anayasa Mahkemesinin görevi, herhangi bir soruşturma ya da davada bilirkişi raporu veya uzman mütalaasının gerekli olup olmadığına karar vermek değildir. Bilirkişi raporu ve benzeri delillerin kabul edilebilirliği ve değerlendirilmesi hususları soruşturma makamlarının yetkisi dâhilindedir (Ahmet Gökhan Rahman, B. No: 2014/4991, 20/6/2014, ŞŞ 59, 60).
132. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin mevcut tıbbi bilgilerden harekctlc birtakım tahminlere yer vererek bilirkişilerin vardıkları sonuçların veya sahip oldukları bilimsel bakış açılarının doğru olup olmadığım irdeleme görevinin de bulunmadığı belirtilmelidir (Esma çelebi, B. No: 2014/17591, 19/4/2017, Ş 147).
133. Gerçekleşen bir ölüm olayına ilişkin delillerin değerlendirilmesi idari ve yargısal makamların ödevi olmakla birlikte Anayasa Mahkemesinin başvuru konusu olaym gelişim şeklini anlayabilmek ve başvurucuların yakınlarının ölümünün tüm yönlerinin aydınlatılması noktasında soruşturma makamları ve derece mahkemeleri tarafından atılması gereken adımları nesnel bir şekilde değerlendirmek için olayın oluşum şeklini incelemesi gerekebilmektedir (Rifat Bakır ve diğerleri, B. No: 2013/2782 11/3/2015, ş 68).
134. Somut başvuruya konu soruşturmada yalnızca U.Ş.nin koğuşta bulundurduğu ilaçları içmesi, çoklu ilaç zehirlenmesi ve gelişen yeni sorunlar yüzünden ölmesi hususları değerlendirilmiştir. Koğuşta bulundurulması yasak olan oksibutinin hidroklorür etken maddesi içeren ilacın U.Ş. tarafından koğuşta bulundurabilmesi, U.Ş.nin çok sayıda ilaç aldığı U.Ş. ile aynı koğuşta kalan tutuklu ve hükümlülerce dile getirilmesine rağmen U.Ş.nin sağlığının korunması için neden hareketsiz kalındığı, U.Ş.ye reçete edilen hangi ilaçların çoklu ilaç zehirlenmesine yol açabileceği, kırk tane kadar alındığı infaz koruma memurlarınca ifade edilen ilaçların ne kadar sürede zehirlenmeye yol açabileceği ve U.Ş.nin müşahede odasına alınmasından altı saati aşkın bir süre sonra hastaneye götürülmesinin ölüme etkisi konularında herhangi bir araştırma ve değerlendirme yapılmamıştır. Başvurucuların bu hususlara ilişkin itirazları da dikkate alınmamıştır. Ayrıca U.Ş. ilc aynı koğuşta kalan bütün tutuklu vc hükümlülcr dinlenmemiştir.
135. Dolayısıyla soruşturmada, olayın tüm yönlerinin aydınlatılması ve buna göre ölümde varsa sorumlulukları bulunanların belirlenmesi için gerekli tüm delillerin toplanmadığı sonucuna varılmıştır.
136. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşama hakkının usule ilişkin boyutunun ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
C. Adil Yargılanma ve Etkili Başvuru Haklarının İhlal
Edildiğine İlişkin İddialar
137. Başvurucular, kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yapılan itirazların karşılanmadığını ve İzmir 4. Ağır Ceza Mahkemesince gerekçesiz karar verildiğini belirterek adil yargılanma ve etkili başvuru haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.
138. Başvurucular tarafından dile getirilen şikâyetlerin özü, işkence ve kötü muamele yasağı ile yaşam hakkının ihlal edildiğine dair itirazların değerlendirilmediğine ilişkin olup söz konusu şikâyetler işkence ve kötü muamele yasağı ile yaşam hakkının usule ilişkin boyutları kapsamında zaten incelenmiştir. Bu nedenle adil yargılanma ve etkili başvuru haklarının ihlal edildiğine yönelik ihlal iddiaların ayrıca incelenmesine gerek görülmemiştir.
D. 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden
139. 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (l) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:
“(l) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir , ..
(2) Tespit edilen ihlal bir mahkenıe kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama _vapnıak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel nıahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla vükünılü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.
140. Başvurucular, ihlallerin tespitini ve Emine Şenol için 50.000 TL maddi, 100.000 TL manevi; diğer başvurucuların her biri için 10.000 TL maddi, 20.000 TL manevi tazminata hükmedilmesini talep etmişlerdir.
141. Somut başvuruda, işkence ve kötü muamele yasağı ile yaşam hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.
142. İşkence ve kötü muamele yasağı ile yaşam hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama (soruşturma) yapılmasında hukuki yarar bulunduğundan kararın bir örneğinin Aliağa Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verilmesi gerekir.
143. Yaşama haklanın ihlali nedeniyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvurucular Ahmet Şenol, Ayhan Şenol, Emine Şenol, İbrahim Şenol, Kenan Şenol ve Yasemin Canikli’ye müştereken net
44.200 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.
144. Anayasa Mahkemesinin maddi tazminata hükmedebilmesi başvurucuların uğradıklarını iddia ettikleri maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Başvurucularm bu konuda herhangi bir belge sunmamış olması nedeniyle maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.
145. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206, 10 TL harç ve 1.980 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.186,10 TL yargılama giderinin başvuruculara müşterek olarak ödenmesine karar verilmesi gerekir.
VI. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. l. İşkence ve kötü muamele yasağının maddi ve usul boyutlarının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
2. Yaşam hakkının maddi ve usul boyutlarının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
B. I. Anayasa’nm 17. maddesinin üçüncü fikrasında güvence altına alman işkence ve kötü muamele yasağının maddi boyutunun zor kullanma yetkisinin aşıldığı iddiay yönünden İHLAL EDİLMEDİĞİNE,
2. Anayasa’nın 17. Maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alman işkence ve kötü muamele yasağının maddi boyutunun müşahede odasma alınma ve tutma koşullarına yönelik iddialar yönünden İHLAL EDİLDİĞİNE,
3. Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan işkence ve kötü muamele yasağının usul boyutunun İHLAL EDİLDİĞİNE,
4. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında güvence altına alınan yaşam hakkının maddi ve usul boyutlarının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Kararın bir örneğinin işkence ve kötü muamele yasağı ile yaşam hakkı ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden soruşturma yapılmak üzere Aliağa Cumhuriyet Başsavcılığına GÖNDERİLMESİNE,
D. Başvurucular Ahmet Şenol, Ayhan Şenol, Emine Şenol, İbrahim Şenol, Kenan Şenol ve Yasemin Canikli’ye net 44.200 TL manevi tazminatın MÜŞTEREKEN
ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,
E. TL harç ve 1.980 TL vekâlet ücretinden oluşan topları 2.186,10
TL yargılama giderinin başvurucular Ahmet Şenol, Ayhan Şenol, Emine Şenol, İbrahim Şenol, Kenan Şenol ve Yasemin Canikli’ye MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,
F. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 22/2/2018 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Başkan Üye Üye
Engin YILDIRIM Osman Alifeyyaz PAKSÜT Recep KÖMÜRCÜ
Üye Üye celal Mümtaz AKINCI Recai AKYEL

İŞÇİLİK ALACAKLARI – ISLAHIN YASAL VE KESİN SÜRE OLAN BİR HAFTALIK SÜRE GEÇTİKTEN SONRA YAPILMASI

T.C.
YARGITAY
22. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO: 2015/16593
KARAR NO: 2017/16240
KARAR TARİHİ: 6.7.2017

6100/m.181

ÖZET : Dava, işçilik alacakları istemine ilişkindir. Islahın süresinde yapılıp yapılmadığı ihtilaflıdır. Somut olayda, mahkeme, kısmi dava olarak açılan davada, davacı vekiline ıslah için 10.01.2014 tarihinde süre vermiş, ıslah ise 1 haftalık süre geçtikten sonra 10.02.2014 tarihinde yapılmıştır. Bu itibarla süresinde yapılmayan ıslaha değer verilmesi hatalı olmuştur.

DAVA : Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, müvekkilinin motosikletli kurye olarak çalıştığını, çalıştığı fazla saatlerin ücretlerinin ödenmediğini, hafta sonu, resmi bayram tatili ve yıllık izin ücretlerinin ödenmediğini,iş sözleşmesini haklı sebeple feshettiğini belirterek kıdem ve ihbar tazminatı ile birlikte bir kısım işçilik alacaklarının davalıdan tahsilini istemiştir.

Davalı vekili, davacının iş sözleşmesini haksız olarak feshettiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, yapılan yargılama sonucunda toplanan deliller ve bilirkişi raporuna dayanılarak,yazılı gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Kararı davalı taraf temyiz etmiştir.

1-)Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-)Islahın süresinde yapılıp yapılmadığı ihtilaflıdır.

6100 Sayılı HMK’nun 181. maddesinde, “(1) Kısmen ıslaha başvuran tarafa, ıslah ettiği usul işlemini yapması için bir haftalık süre verilir. Bu süre içinde ıslah edilen işlem yapılmazsa, ıslah hiç yapılmamış gibi davaya devam edilir.” hükmü bulunmaktadır. Bu yasa maddesine göre ıslahın 1 haftalık sürede yapılması gerekmekte olup yasa maddesindeki 1 haftalık süre kanundan kaynaklanan kesin süredir.

Somut olayda, mahkeme, kısmi dava olarak açılan davada, davacı vekiline ıslah için 10.01.2014 tarihinde süre vermiş, ıslah ise 1 haftalık süre geçtikten sonra 10.02.2014 tarihinde yapılmıştır. Bu itibarla süresinde yapılmayan ıslaha değer verilmesi hatalı olmuştur.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istenmesi halinde ilgiliye iadesine, 06.07.2017 tarihinde oy birliği ile karar verildi.