ARACIN KİLOMETRESİNİN DÜŞÜRÜLMESİ – AYIP NEDENİYLE DEĞER KAYBININ TAZMİNİ İSTEMİ

T.C.
YARGITAY
13. HUKUK DAİRESİ
E. 2018/2513
K. 2020/3180
T. 11.3.2020

İTİRAZIN İPTALİ ( Satın Alınan Aracın Ayıplı Olduğundan Bahisle Araçtaki Değer Kaybının Tazmini İstendiği – Satılanın Tarafların Kararlaştırdıkları Satış Bedeli Gözetilmeksizin Satış Tarihi İtibariyle Gerçek Ayıpsız Rayiç Değeri ile Ayıplı Haldeki Rayiç Değeri Ayrı Ayrı Belirlenerek Bu İki Değerin Birbirine Bölünmesi Suretiyle Elde Edilecek Oranın Satış Bedeline Uygulanması Gerektiği/Davacının Talep Edebileceği Tazminat Miktarı Uzman Bilirkişi Aracılığı ile Tespit Edilerek Sonucuna Göre Karar Verilmesi Gerektiği )

ARACIN KİLOMETRESİNİN DÜŞÜRÜLMESİ ( Davacının 6098 Sayılı TBK 219 ve Sonraki Ayıba Karşı Tekeffül Maddeleri Hükümlerine Göre Davalıdan Tazminat İstemekte Haklı Olduğu – Davacının Talep Edebileceği Tazminat Miktarının Uzman Bilirkişi Aracılığı ile Nisbi Hesaplama Yöntemiyle Tespit Edilerek Sonucuna Göre Karar Verilmesi Gerektiği/Eksik İnceleme ile Hüküm Tesisinin Bozmayı Gerektirdiği )

AYIP NEDENİYLE DEĞER KAYBININ TAZMİNİ İSTEMİ ( Satılanın Tarafların Kararlaştırdıkları Satış Bedeli Gözetilmeksizin Satış Tarihi İtibariyle Gerçek Ayıpsız Rayiç Değeri ile Ayıplı Haldeki Rayiç Değeri Ayrı Ayrı Belirlenerek Bu İki Değerin Birbirine Bölünmesi Suretiyle Elde Edilecek Oranın Satış Bedeline Uygulanması Gerektiği – Davacının Talep Edebileceği Tazminat Miktarı Uzman Bilirkişi Aracılığı ile Tespit Edilerek Sonucuna Göre Karar Verilmemesinin Hatalı Olduğu )

2004/m.67

6098/m.219

ÖZET : Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir.

Davacı 6098 Sayılı TBK 219 ve sonraki ayıba karşı tekeffül maddeleri hükümlerine göre davalıdan tazminat istemekte haklı olup, ayıp nedeniyle satış bedelinden indirilecek miktarın tespitinde, doktrinde “nispi …” olarak adlandırılan hesaplama yöntemi benimsenmektedir. Bu metoda göre; satış tarihi itibariyle satılanın, ayıpsız ve ayıplı değerleri arasındaki oranın, satış bedeline yansıma miktarı belirlenmektedir. Başka bir ifade ile satılanın, tarafların kararlaştırdıkları satış bedeli gözetilmeksizin, satış tarihi itibariyle gerçek ayıpsız rayiç değeri ile, ayıplı haldeki rayiç değeri ayrı ayrı belirlenerek, bu iki değerin birbirine bölünmesi suretiyle elde edilecek oran, satış bedeline uygulanmaktadır. Mahkemece, davacının talep edebileceği tazminat miktarı uzman bilirkişi aracılığı ile “nispi …” olarak adlandırılan hesaplama yöntemi ile tespit edilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile hüküm tesisi bozmayı gerektirmiştir.

DAVA : Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı, 23.09.2014 tarihinde 2006 model … marka aracı davalıdan satın aldığını, aracı servis kontrolüne götürdüğünde aracın kilometre sayacında oynama olduğundan 3.500,00TL değer kaybettiğinin tespit edildiğini, davalıya gönderilen … 10.Noterliğinin 11.05.2015 tarih ve 016238 numaralı ihtarnamesi ile değer kaybının tazmin edilmesinin istenildiğini, ihtara cevap verilmemesi üzerine … 11.İcra Müdürlüğünün 2015/6702 Sayılı dosyası ile başlatılan icra takibine vaki itirazın asıl alacak olan 3.500,00TL yönünden iptaline ve takibin bu meblağ üzerinden devamına, ayrıca %20 icra inkar tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı, davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, satın alınan aracın ayıplı olduğundan bahisle araçtaki değer kaybının tazmini talebine ilişkindir. Mahkemece, hükme esas alınan 17.07.2017 tarihli bilirkişi raporu ve 27.09.2017 tarihli bilirkişi ek raporunda, davacının dava konusu 16 B.. .. plakalı … tip, 1.3 CDDI ESSEN CD tip, … marka, dizel yakıtlı hususi otomobili 24.698,00 TL bedelle davalıdan araç satış sözleşmesi ile satın aldığını, davacının aldığı bu aracı 04.03.2016 tarihli araç satış sözleşmesi ile 27.498,00 TL bedelle dava dışı … Gedik’e sattığını, aracın davacıda 23.09.2014 – 04.03.2016 tarihleri arasında kaldığını, TÜV-SÜT Muayene İstasyonları kayıtlarına göre aracın 17.02.2012 tarihli muayenesinde kilometresinin 257.759, 01.08.2014 tarihli muayenesinde ise kilometresinin 143.243 olduğunu, aracın davacı tarafından satın alınmadan önce yapılan muayenesinde km’sinin düşürüldüğünün anlaşıldığını, kilometresi düşürülen araçtaki bu durumun tespitinin ancak teknik inceleme ile anlaşılabileceğini bildirmişlerdir. Mahkemece, “dosyaya toplanan deliller ve bilirkişi raporundan aracın kilometresi ile oynanmış olduğu ve bu hususun gizli ayıp niteliğinde olduğu anlaşılmış ise de, davacı taraf aracı kaç kilometrede aldığını ispat edememiş olup, davacının aracı satış tarihindeki tespit edilen değeri bilirkişi raporunda aracın mevcut durumuna göre piyasa değerine uygun bir değer olarak açıklandığından, davacı tarafça aracın kaç kilometrede iken alındığı ve kaç kilometre düşürme yapıldığı hususu ispat olunamadığından bilirkişi raporunda tespit edilen bedele göre davacının aracı piyasa rayicine uygun olarak sattığı da değerlendirilerek davacının zararının ispat edilememiş olması” gerekçesiyle sübuta ermeyen davanın reddine karar verilmiştir. 27.09.2017 tarihli bilirkişi ek raporuna göre; aracın davacı tarafından 23.09.2014 tarihinde satın alındığı, 17.02.2012 tarihli 2.muayenesinde kilometresinin 257.759 ve 01.08.2014 tarihli 3. muayenesinde ise kilometresinin 143.243 olduğu, aracın 2. ve 3. muayenesinin yapıldığı tarihler arasında kilometresi ile oynandığı fakat oynandığı tarihin tam tespitinin mümkün olmadığı bildirilmiştir.

Dava, konusu itibariyle tüketici yasası hükümlerine tabi olmayıp taraflar arasındaki meselenin halli için 6098 Sayılı TBK’nun ayıba karşı tekeffül hukuki kurumunu düzenleyen 219 ve devamı maddelerine bakmak gerekir. Davacı 6098 Sayılı TBK 219 ve sonraki ayıba karşı tekeffül maddeleri hükümlerine göre davalıdan tazminat istemekte haklıdır. Buna göre “Satıcı, alıcıya karşı herhangi bir surette bildirdiği niteliklerin satılanda bulunmaması sebebiyle sorumlu olduğu gibi, nitelik veya niteliği etkileyen niceliğine aykırı olan, kullanım amacı bakımından değerini ve alıcının ondan beklediği faydaları ortadan kaldıran veya önemli ölçüde azaltan maddi, hukuki ya da ekonomik ayıpların bulunmasından da sorumlu olur. Satıcı, bu ayıpların varlığını bilmese bile onlardan sorumludur.” Mahkemece alınan bilirkişi raporlarına göre davaya konu aracın kilometre sayacında oynama olduğu uyuşmazlık konusu değildir. Satışa konu araç hukuki ayıplıdır. Satıcı ayıpların varlığını bilmese bile onlardan sorumludur.

Ayıp nedeniyle satış bedelinden indirilecek miktarın tespitinde, doktrinde, “mutlak …”, “nisbi …” ve “tazminat metodu” adıyla bilinen değişik görüşler mevcutsa da,gerek Dairemiz gerekse Yargıtay tarafından öteden beri uygulanan “nispi …” olarak adlandırılan hesaplama yöntemi benimsenmektedir. Bu metoda göre; satış tarihi itibariyle satılanın, ayıpsız ve ayıplı değerleri arasındaki oranın, satış bedeline yansıma miktarı belirlenmektedir. Başka bir ifade ile satılanın, tarafların kararlaştırdıkları satış bedeli gözetilmeksizin, satış tarihi itibariyle gerçek ayıpsız rayiç değeri ile, ayıplı haldeki rayiç değeri ayrı ayrı belirlenerek, bu iki değerin birbirine bölünmesi suretiyle elde edilecek oran, satış bedeline uygulanmaktadır.

Mahkemece, yukarıda açıklanan ilke ve esaslar doğrultusunda inceleme ve araştırma yapılarak, davacının talep edebileceği tazminat miktarı uzman bilirkişi aracılığı ile “nispi …” olarak adlandırılan hesaplama yöntemi ile tespit edilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde eksik inceleme ile hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan hükmün davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/III-1 maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 11.03.2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.

EVDEN AYRILMADAN ÖNCE ZİYNETLERİN GERİ VERİLMEK ÜZERE İADE EDİLECEĞİNİ KADIN İSPATLAMALIDIR

T.C.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu

ESAS NO      : 2017/3-958
KARAR NO   : 2019/1285

İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ             :
Ankara 2. Aile Mahkemesi
TARİHİ                       : 13/11/2014
NUMARASI                : 2014/863 – 2014/1419
DAVACI                      : F.A. (T.) vekili Av. İ.U.
DAVALI                      : B.T. vekili Av. M.Y.

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 2. Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 18.04.2013 tarihli ve 2012/905 E., 2013/600 K. sayılı karar davacı vekilinin temyizi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 12.12.2013 tarihli ve 2013/14769 E., 2013/17798 K. sayılı kararı ile önce onanmış, onama kararına karşı davacı vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine de Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 15.04.2014 tarihli ve 2014/4239 E., 2014/6122 K. sayılı kararı ile;

 “…Davacı vekili dilekçesi ile; tarafların Eylül 2001 tarihinde evlendiklerini, 11.07.2012 tarihinde de boşandıklarını, tarafların evlenmeleri sırasında, davacı müvekkiline takılan altınlardan bir kısmının, davalı tarafından (abisinin tarla almak istemesi bahane edilerek) geri verilmek üzere alındığını, ancak, geri verilmediğini; yine müvekkilinin, davalının annesine bakması karşılığında verilmesi vaad edilen 3000 TL’nin de davalı tarafından kendisine verilmediğini; ayrıca, davalının araba alacağını söyleyerek 22 ayardan 23 gram 4 adet burma bileziği de alıp, geri vermediğini; daha sonra da araba masrafları adı altında bir kolye, bir zincir ve bir künyeyi de alıp geri vermediğini iddia ederek; davalı tarafından iade edilmeyen altınların bedeli olarak toplam: 35.140 TL’nin dava tarihinden geçerli olmak üzere yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacı tarafın, dava dilekçesinde belirttiği hususların hiçbirisini kabul etmediklerini; ziynet eşyaları kadına ait olup, kadın üzerinde bulunduğu bir karine olduğundan, aksini kadının ispat etmesi gerektiğini; davacının dava konusu altınları müvekkiline verdiği hususunun doğru olmadığını, araba alırken ya da arabanın masrafları var diyerek, müvekkilinin, davacının elinden altınlarını almadığını savunarak; davanın reddini istemiştir.

Mahkemece; “Davacı, dava konusu ziynet eşyasını, evi terk ederken zorla elinden alındığını ve götürülmesine engel olunduğunu, evde kaldığının ispat yükü altındadır.

Olayda davacı kadın, dava konusu ziynet eşyalarının götürülmesine engel olunduğunu, elinden alındığını, daha önce götürme fırsatı elde edemediğini ispat edememiştir. Dinlenen davacı tanıklarının anlatımları, davacının iddiaları ile çelişkili olduğu gibi, duyuma dayalıdır. Bu tanık anlatımları hükme dayanak yapılamaz, davacının dayandığı yemin kanıtı da yoktur. O halde kanıtlanamayan davanın reddine karar vermek gerekmiştir. Gerekçesiyle” davanın reddi cihetine gidilmiş, hükmün davacı vekili tarafından temyizi üzerine, Dairemizin 12.12.2013 gün ve 2013/14769 E. – 2013/17798 K.sayılı ilamı ile mahkeme kararı onanmıştır.

Bu kez, davacı vekili; 29/01/2014 tarihli dilekçesi ile, karar düzeltme talebinde bulunmuştur.

Davada, evlilik sırasında davacı kadına takılan ziynet eşyalarının ve ayrıca davacı kadın tarafından kayınvalidesine bakma karşılığında elde edilen altınların ve paranın; davalı koca tarafından (tarla ve araba almak için) borç olarak alınıp bozdurulduğu, ancak, geri verilmediği iddia edilerek; belirtilen altınların bedelleri ile paranın davalıdan tahsili talep edilmiştir.

Davalı taraf, davacının iddialarının doğru olmadığını, altınların bozdurularak, tarla ve araba alınmadığını savunmuştur.

Mahkemece; davacının, dava konusu ziynet eşyalarını, evi terk ederken zorla elinden alındığını ve götürülmesine engel olduğunu, evde kaldığını ispat edemediğinden bahisle, davanın reddine karar verilmiştir. Oysa, davacının iddiası; dava konusu ziynet eşyalarının, davalı tarafından (tarla ve araba alınmak bahanesiyle) geri ödeneceği vaadiyle alınıp, iade edilmediğine ilişkindir. Mahkemenin açıklanan red gerekçesi davacı iddialarını karşılamamaktadır. Dinlenen davacı tanığı (Latife Çiğdem A.)’nın beyanlarında; “Düğünden bir yıl sonra kocası bileziklerle çeyrek altınları tarla alacağım sana sonra iade edeceğim diyerek ablamın elinden aldı, ancak iade etmedi.” “evlilik sürerken eşi ablama kayınvalidesine baktığı için 4 tane burma bilezik almış, ayrıca da 3.000 TL para vermeyi vaad etmiş, 3000 TL’yi vermedi, bilezikleri de daha sonra araba alacağım diye elinden almış, onları da geri vermedi” şeklinde beyanda bulunduğu görülmüştür. Asıl olan, tanıkların doğru söylediğidir. Mahkemenin, davacı tanıklarının beyanlarına niçin itibar etmediği de, gerekçe de açıklanmış değildir. Öte yandan, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin boşanmayla ilgili, 26/05/2011 tarihli bozma ilamında da belirtildiği gibi; toplanan delillerden davalı kocanın, eşine zaman zaman şiddet uyguladığı, en son yaşanan tartışma sırasında seni istemiyorum, eşyalarını al, defol git diyerek evden kovduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda, ispat yükü ters çevrilmiş olup, davacının evden giderken altınları da yanında götürdüğü savunmasının ispat külfeti davalıya ait bulunmaktadır.

Mahkemece; yukarıda açıklanan hususlarda eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile, davacının davasını ispat edemediğinden bahisle, davanın reddine ilişkin hüküm kurulmuş olması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir…”

gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, ziynet eşyalarının bedelinin tahsili ve alacak istemine ilişkindir.

Davacı vekili, tarafların boşanmalarına rağmen davalının müvekkiline ait olan ziynetlerini iade etmediğini, düğünde müvekkiline altı adet burma bilezik (22 ayar, 23 gramlık), dört adet bilezik (22 ayar, 15 gramlık), otuz adet küçük altın, birer adet kolye, zincir, künye, küpe, saat ve alyans takıldığını, altısı burma olan on adet bilezik ile otuz adet küçük altının evliliklerinin ilk yılında davalı tarafından abisine tarla alınacağı bahanesiyle ve geri ödeneceği vaadiyle elinden alındığını, müvekkilinin davalının yatalak olan annesine bakması karşılığında dört adet burma bilezik (22 ayar, 23 gramlık) ve 3.000TL verileceğinin belirtildiğini, bileziklerin verildiğini ancak araba alınacağı gerekçesiyle geri alındığını, 3.000TL’yi ise hiç vermediğini, yine düğünde takılan 250TL değerinde kolye, 200TL değerinde zincir ve 500TL değerinde künyenin arabanın masrafları bulunduğu bahanesiyle davalı tarafından elinden alındığını ve hiçbirinin iade edilmediğini, ilerleyen süreçte tarafların şiddetli geçimsizliğinin artması üzerine evden yaka paça gönderildiğini ileri sürerek müvekkiline ait olup davalı tarafından iade edilmeyen bileziklerin bedeli 26.390TL, otuz adet küçük altın bedeli 4.800TL, künye bedeli 500TL, zincir bedeli 200TL, kolye bedeli 250TL ve davalı uhdesinde kalan 3.000TL olmak üzere toplam 35.140,00TL’nin dava tarihinden geçerli olmak üzere yasal faizleriyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davacının iddialarının hiçbirisinin doğru olmadığını, ziynet eşyalarının kadına ait olduğunu ve kadın üzerinde bulunduğunun karine olduğunu, bu karinenin aksini kadının ispat etmesi gerektiğini, tüm ziynet eşyasını davacı kadının evden giderken götürdüğünü, davanın haksız ve yersiz açıldığını belirterek, davanın reddini savunmuştur. 

Mahkemece, dava konusu ziynet eşyasının evi terk ederken zorla elinden alındığını, götürülmesine engel olunduğunu, daha önce götürme fırsatı elde edemediğini, altınların evde kaldığını ispat yükünün davacıda olmasına rağmen bu iddiaların ispatlanamadığı, dinlenen davacı tanıklarının anlatımlarının çelişkili ve duyuma dayalı olması nedeniyle hükme esas alınamayacağı, yemine de dayanılmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı vekilinin temyiz itirazları üzerine önce onanan hüküm, davacı vekilinin karar düzeltme istemi üzerine Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Mahkemece önceki gerekçelerin yanında, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin bozma ilamında da kabul edildiği gibi davacı kadının iddiasının ziynet ve paranın evi terk ederken elinden zorla alındığı değil, dava konusu ziynet ve paranın evliliklerinin ilk yılı içinde yani evlilik birliği devam ederken davalının abisine tarla almak istemesi için ve geri ödeneceği vaadiyle kendisinden alındığına ilişkin olduğu, bu durumda bozma ilamında belirtilen, boşanma dosyasında toplanan kanıtlardan davalı kocanın eşine şiddet uyguladığı ve en son yaşanan tartışma sırasında seni istemiyorum, eşyalarını al, defol git diyerek evden kovulduğu olgusunun olayda uygulama alanının bulunmadığı, ileri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimsenin iddia ettiği olayı kanıtlaması gerektiği, davalının ziynetlerin bozdurulduğunu kabul etmemesi nedeniyle ispat yükünün yer değiştirmediği ve hâlâ davacı üzerinde olduğu, dinlenen davacı tanıklarının iddiayı doğrulayacak şekilde net, açık ve ayrıntılı bilgi veremedikleri, bozulan gerekçeli kararda tanıkların beyanlarına neden itibar edilmediğinin açıklandığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava dilekçesinin içeriği ve iddianın ileri sürülüş şekline göre somut olayda ispat yükünün hangi tarafta olduğu, ispat yükünün yer değiştirmediği ve davacıda olduğunun kabulü hâlinde dinlenen tanık beyanlarına göre iddianın kanıtlanıp kanıtlanamadığı noktasında toplanmaktadır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasına geçilmeden önce, Yerel Mahkemenin direnme kararında, bozma ilamına değinilmek suretiyle davalı kocanın eşine şiddet uyguladığı ve en son yaşanan tartışma sırasında ‘seni istemiyorum, eşyalarını al, defol git diyerek evden kovduğu olgusunun eldeki davada uygulama alanının bulunmadığının belirtildiği dikkate alındığında, mahkemece verilen direnme kararının yeni hüküm niteliğinde olup olmadığı ön sorun olarak tartışılmış ve anılan ifadelerin bozmayı karşılamak için yazıldığı belirtilerek ön sorunun bulunmadığına oy çokluğu ile karar verilmiş ve işin esasının incelenmesine geçilmiştir.

Konunun aydınlatılması için ispat hukuku yönünden geçerli kurallara değinmekte yarar vardır:

Hemen belirtmek gerekir ki, dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir. 

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 187/1. maddesi;

“İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir.” şeklinde düzenlenmiştir.

Vakıa (olgu) ise, 03.03.2017 tarihli ve 2015/2 E., 2017/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylar şeklinde tanımlanmıştır. İspatı gereken olaylar, olumlu vakıalar olabileceği gibi olumsuz vakıalar da olabilir.

Diğer taraftan hâkim, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini, kural olarak kendiliğinden araştıramaz. Bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini taraflar ispat etmelidir. Bir davada ispat yükünün hangi tarafa ait olacağı hususu ise HMK’nın “İspat Yükü” başlıklı 190. maddesinde yer almakta olup; 

“İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.

Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir.” şeklinde hüküm altına alınmıştır.

Bu hüküm, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “İspat Yükü” başlıklı 6. maddesinde yer alan: “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” ifadesine paralel olarak düzenlenmiştir.

HMK’nın 203. maddesinde hangi hâllerde tanık dinlenebileceği açıklanmıştır: 

“a) Alt soy ve üst soy, kardeşler, esler, kayınbaba, kaynana ile gelin ve damat arasındaki işlemler.

b) İsin niteliğine ve tarafların durumlarına göre, senede bağlanmaması teamül olarak yerleşmiş bulunan hukuki işlemler.

c) Yangın, deniz kazası, deprem gibi senet alınmasında imkânsızlık veya olağanüstü güçlük bulunan hâllerde yapılan işlemler.

ç) Hukuki işlemlerde irade bozukluğu ile aşırı yararlanma iddiaları

d) Hukuki işlemlere ve senetlere karsı üçüncü kişilerin muvazaa iddiaları.

e) Bir senedin sahibi elinde beklenmeyen bir olay veya zorlayıcı bir nedenle yahut usulune göre teslim edilen bir memur elinde veya noterlikte herhangi bir şekilde kaybolduğu kanısını kuvvetlendirecek delil veya emarelerin bulunması hâli.”

Diğer taraftan, evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır.

Hukuk Genel Kurulunun 05.05.2004 tarihli ve 2004/4-249 E., 2004/247 K. sayılı kararında da aynı ilke benimsenmiştir.

Yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde somut olaya gelindiğinde; davacı kadın düğünde kendisine takılan altınların ve evliliği sırasında kayınvalidesine bakması karşılığında elde ettiği altın ve paraların davalı tarafından çeşitli bahanelerle geri verme vaadiyle alındığını ancak iade edilmediğini iddia etmiş, davalı koca ise, iddiaları tümüyle inkâr etmekle birlikte, ziynet eşyalarının davacıda olduğunu savunmuştur. Ziynetin kadına ait olduğu ve kadının yanından ayırmayacağı, giderken de yanında götüreceği karine olmakla birlikte somut olayda, henüz evden ayrılmadan evlilik birliği sırasında koca tarafından çeşitli bahanelerle ve geri verileceği vaadiyle alındığı iddia edilmiş olmakla, ispat yükünün yer değiştirdiğinden bahsedilemez.

İspat külfetinin hangi tarafta olduğu hususunun, yukarıda bahsedilen hukuki düzenleme çerçevesinde çözümlenmesi gerekmektedir. Buna göre, ziynet eşyalarının iade edilmediği vakıasından lehine hak çıkartan taraf davacı kadındır. Dolayısı ile davacı kadının ziynetlerin kendisine iade edilmediğini kanıtlaması gerekir.

Yargılama sırasında dinlenilen tanık ifadeleri ele alındığında, davacının kardeşi tanık Latife Çiğdem A.’nın “Düğünden bir yıl sonra kocası bileziklerle çeyrek altınları tarla alacağım sana sonra iade edeceğim diyerek ablamın elinden aldı, ancak iade etmedi…evlilik sürerken eşi ablama kayınvalidesine baktığı için 4 tane burma bilezik almış, ayrıca da 3.000TL para vermeyi vaad etmiş, 3.000TL’yi vermedi, bilezikleri de daha sonra araba alacağım diye elinden almış, onları da geri vermedi” şeklinde beyanda bulunduğunun anlaşılmasıyla birlikte Özel Daire bozma kararında da işaret edildiği üzere asıl olan tanıkların doğru söylediğinin kabulü olduğundan davacının iddialarını tanık beyanlarıyla ispatladığının kabulü gerekir.

Ne var ki, Özel Daire bozma kararında ispat yükünün ters çevrilerek davalıya yüklenmesi usul kurallarıyla çelişmektedir. 

Hâl böyle olunca mahkemece, davacının iddialarını karşılayacak şekilde ziynetlerin bedellerinin tespiti amacıyla denetime elverişli bilirkişi raporu alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekir.

O hâlde, direnme kararı açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulmalıdır. 

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca, kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 03.12.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

GÜVENLİK GÖREVLİSİNİN NÖBETTE UYUMASI İŞVEREN AÇISINDAN HAKLI FESİH SEBEBİDİR

YARGITAY

9. HUKUK DAİRESİ

2016/22424 E.

2020/4653 K.

MAHKEMESİ :İŞ MAHKEMESİ


Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalılar vekillerince istenilmekle, temyiz taleplerinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
YARGITAY KARARI
A) Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili, müvekkilinin davalı … Güvenlik Hizmetleri A.Ş. şirketine bağlı olarak diğer davalı … Boya ve Kimya San. Tic. A.Ş. şirketinde 04/09/2007 ile 25/11/2013 tarihleri arasında çalıştığını, davalı iş yeri yetkilisinin davacıyı arayarak iş akdinin feshedildiğini bildirdiğini iddia ederek, kıdem ve ihbar tazminatı, fazla çalışma, genel tatil, yıllık izin ücreti alacakları ile kötü niyet tazminatının davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
B) Davalı … Plastik Boya ve Kimya San. Tic. A.Ş. Cevabının Özeti:
Davalı vekili, müvekkili firmanın asıl işi dışında olan bir kısım işlerin sözleşmelerle yüklenici firmalara verdiğini, davacının yüklenici diğer davalı şirketin çalışanı olduğunu, davacının taleplerinden diğer davalı şirketin sorumlu olduğunu savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmişlerdir.
C) Davalı … Güvenlik hizmetleri A.Ş. Cevabının Özeti:
Davalı vekili, Davacının 04/09/2007-03/09/2013 tarihleri arasında güvenlik görevlisi olarak çalıştığını, davanın belirsiz alacak davası olarak açılamayacağını, davacının en son Ultra şirketi projesinde çalıştığını, yapılan denetimlerde aksaklık tespit edildiğini, davacının 17-20 Ağustos 2013 tarihlerinde devriyeye çıkmadığının tespit edildiğini, bu olaylar dışında da tüm uyarılara rağmen çeşitli zamanlarda işverenin güvenliğini zedelediğini, bunun üzerine davacının savunmasının alındığını, savunmasının yetersiz görülmesi ve iş güvenliğini tehlikeye düşürmesi nedenlerinden iş akdine haklı nedenle son verildiğini, davacının ücretinin bordrolardaki gibi olduğunu, fazla çalışmalarının ve genel tatil ücretlerinin ödendiğini, yıllık izinlerinin kullandırıldığını, iş akdinin kötü niyetle feshedilmediğini savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
D) Yerel Mahkeme Kararının Özeti
Mahkemece toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
E) Temyiz:
Kararı davalılar vekilleri temyiz etmiştir.
F) Gerekçe:
1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalıların aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.
2- Güvenlik görevlisi olarak çalışan davacının hizmet akdi 03/09/2013 tarihli fesih bildirimi ile bir kaç değişik nedenle birlikte 23/08/2013 günü saat 03.30’da yapılan kontrolde uyuduğunun tespit edilmesi nedeniyle feshedilmiştir.
Davacı işçi savunmasında 23/08/2013 gecesi saat 03.30’da tespit edilen “uyuma” eylemini kabul etmiş, bunu havanın sıcak olmasına bağlamıştır.
Davalı işverenin fesih nedeni yaptığı diğer sebepler varit değil ve haklı fesih nedeni oluşturmasa dahi güvenlik görevlisinin nöbetinde uyuma eylemi iş güvenliğini tehlikeye düşürdüğünden başlı başına haklı fesih sebebidir. Uyuma eylemi davacının ikrarı ile sabit olup, işverenin süresinde yaptığı fesih haklı nedene dayandığından davacının kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin reddi gerekirken yerinde olmayan gerekçe ile kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
3- Kabule göre;
Davacı, davalı … Güvenlik Hizmetleri A.Ş. nin işçisi olup şirket nezdinde 04/09/2007-03/09/2013 tarihleri arasında çalıştığı sabit olmakla birlikte davalı … Plastik Boya ve Kimya San. Tic. A.Ş. asıl işveren konumundadır. Asıl işverenin işçilik alacaklarından sorumluluğu kendi emrinde çalışılan süre ile sınırlıdır. Mahkemece davacının asıl işveren … Plastik Boya ve Kimya San. Tic. A.Ş. nezdindeki çalışma süresi saptanıp … Plastik Boya ve Kimya San. Tic. A.Ş. nin sorumluluğunun sınırlandırılmaması da hatalıdır.
G) Sonuç:
Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine,
02/06/2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

YOLUN KONTROLÜNDEN SORUMLU İDAREYE KARŞI AÇILAN HİZMET KUSURUNA DAYALI DAVADA İDARİ YARGI GÖREVLİDİR

YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu

ESAS NO      : 2018/17-845
KARAR NO   : 2019/1215

T Ü R K   M İ L L E T İ   A D I N A

Y A R G I T A Y   İ L A M I

İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ             :
Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ                       : 19/10/2017
NUMARASI                : 2016/521 – 2017/210
DAVACILAR              : 1- E.G., 2- R.G.U., 3- Ş.K., 
                                     4- İ.G., 5- P.G. vekilleri Av. A.K.
DAVALI                      : A. Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekili Av. D. B.G.

Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 10.03.2014 tarihli ve 2013/333 E., 2014/28 K. sayılı karar davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 09.12.2015 tarihli ve 2014/11120 E., 2015/13688 K. sayılı kararı ile; 

“… Davacı vekili, 16.06.2008 tarihinde dava dışı sürücü İlhan Y.’in idaresindeki 06 Z.A 78 plakalı aracı ile Ulus istikametinden Aydınlıkevler istikametine seyir halinde iken yaya Ali G.’e çarparak ölümüne neden olduğunu, davacıların Ali G.’in eş ve çocukları olduğunu, meydana gelen olayda dava dışı sürücünün kusurlu olduğunu, olayın olduğu yerde refüjdeki fiziki demir bariyerlerin açık bırakıldığını, yolun kontrolünden sorumlu olan davalının kusurlu olduğunu belirterek davacı Peri G. için 20.000 TL, diğer davacılar için 10.000’er TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizleri ile birlikte davalıdan tahsilini istemiştir. 

Davalı vekili, davacının iddiasının hizmet kusuruna dayandığını, yargı yolu itirazında bulunduklarını, kazanın İrfan Baştuğ Caddesi Halk Pazarı önünde meydana geldiğini, Altındağ Belediyesi’nin sorumluluk alanında olduğunu, müvekkili idarenin olayda sorumluluğunun bulunmadığını, sürücünün aşırı hızlı olmasından kazanın meydana geldiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, iddia, savunma ve toplanan delillere göre; davanın kısmen kabulüne, davacı Peri G. için takdiren 10.000,00 TL, davacılar Remzi G., İkram G., Ekrem G. ve Şükran K. için takdiren 5.000,00’er TL olmak üzere olay tarihi olan 16.06.2008 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak adı geçen davacılara verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, trafik kazasından kaynaklanan hasar bedeli ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davacılar, destek Ali G.’in olayın olduğu yerde refüjdeki fiziki demir bariyerlerin açık bırakılması ve yolun kontrolünden sorumlu olan davalının kusuru nedeniyle meydana gelen kazada dava dışı sürücünün araç ile çarpması sonucu hayatını kaybettiği manevi zarara uğradıkları iddiasıyla Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı aleyhine dava açılmış olup, davada hizmet kusuruna dayanılmıştır. Kamu hizmeti görmekle yükümlü olan belediyeler, kamu hizmeti sırasında verdikleri zararlardan dolayı özel hukuk hükümlerine tabi değildirler. Kamu tüzel kişilerinin yasalar tarafından kendilerine verilen görev ve yetkilerin kullanılması sırasında oluşan zararlar niteliği itibariyle hizmet kusurundan kaynaklanan zararlar olup, bu zararların tazmini amacıyla hizmet kusurlarına dayalı olarak İdari Yargılama Usulü Hakkındaki Kanun’un 2. maddesi hükmü uyarınca idari yargı yerinde tam yargı davası ikame edilmesi gerekmektedir. Görev kuralları kamu düzenine ilişkin olup, mahkemece kendiliğinden (re’sen) dikkate alınması zorunludur. O halde mahkemece, adli yargının yargı yolu bakımından görevsiz bulunması nedeniyle dava dilekçesinin görevsizlik nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davalı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava; trafik kazasından kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davacılar vekili; 16.06.2008 tarihinde dava dışı sürücü İlhan Y.’in idaresindeki kamyoneti ile Ulus istikametinden Aydınlıkevler istikametine seyir hâlinde iken yaya Ali G.’e çarparak ölümüne neden olduğunu, müvekkillerinin Ali G.’in eş ve çocukları olduğunu, olayın meydana geldiği yolda orta refüjdeki fiziki demir bariyerlerinin açık bırakıldığını, gün içerisinde yoğun bir yaya geçişinin söz konusu olduğunu, ölen Ali G.’in de mevcut olan ve yayalar tarafından kullanılan orta refüjden geçmek sureti ile karşı tarafa geçerken kazanın meydana geldiğini, yolun kontrolünden sorumlu idarenin bu olayda tam kusurlu olduğunu ileri sürerek müvekkili Peri G. için 20.000,00TL, diğer müvekkilleri için 10.000,00’er TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizleri ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili; davacıların iddiasının hizmet kusuruna dayandığını, görevli yargı yolunun idari yargı olduğunu, kabul anlamına gelmemekle beraber Ego Genel Müdürlüğünün gerekli tedbirleri almakla yükümlü olduğundan müvekkiline husumet yöneltilemeyeceğini, aksi düşünüldüğü takdirde de kaza ilçe belediye sınırlarında meydana geldiğinden davanın Altındağ Belediye Başkanlığına yöneltilmesi gerektiğini, müvekkili Belediyenin kusur ve sorumluluğunun bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir. 

Yerel Mahkemece; meydana gelen olayda yol üzerinde gerekli işaretlemeleri yapmayan davalı idarenin %25 oranında, müteveffa Ali G.’in %75 oranında kusurlu olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, davacı Peri G. için takdiren 10.000,00TL, diğer davacılar için ise takdiren 5.000,00’er TL manevi tazminatın olay tarihi olan 16.06.2008 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak adı geçen davacılara verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiştir. 

Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Yerel Mahkemece; görev hususunun yargılamanın her aşamasında mahkemece resen dikkate alınması gerektiği, Hukuk Genel Kurulunca verilen en son karar gereğince karayolunda meydana gelen trafik kazalarında adli yargının görevli olduğunun kabul edildiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yargı yoluna ilişkin olup, eldeki davada adli yargı mercilerinin mi yoksa idari yargı mercilerinin mi görevli olduğu noktasında toplanmaktadır.

11.02.1959 tarihli ve 1958/17 E., 1959/15 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında açıkça ifade edildiği gibi bir kamu kurumu tarafından verilen kararlar üzerine plân ve projesine göre bir yol yapılması dolayısıyla evinin duvarı yıkılan veya bodrumunu sel basan, su tesisinin bozukluğu yahut bakımındaki ihmal yüzünden tarlasını sular basıp, tarlası kullanılamaz hâle gelen kimsenin uğradığı zararlar gibi zararlar, idari kararın ve fiilin neticesinde meydana gelen zararlardır. 

Zira bir kamu kurumunun görevlerinden olan bir işi yapmayı kararlaştırması idari bir karar olduğu gibi, bu kararı yerine getirmek üzere plan ve projeler yapıp, o plan ve projeler gereğince işi görmesi de kararın neticesi olan birer idari eylemdir. O hâlde bu fiillerden doğan zararların ödettirilmesi istekleri, 2557 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesi hükmünce bir tam yargı davasıdır ve bu davalara bakmaya idari yargı yeri görevlidir.

Kısaca 11.02.1959 tarihli ve 17/15 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında, kamu kuruluşlarının verdikleri kararlar sonunda plan ve projelerine uygun olarak tesisler yaptırmış olmaları ya da bu tesisleri kullanmaları yahut tesislere bakmaları nedeniyle kişilerin uğramış oldukları zararların ödetilmesine ilişkin davalar idari davalardan olup, bu tür davalara bakmaya idari yargının görevli olduğu benimsenmiştir. 

Uyuşmazlık Mahkemesinin 06.12.1999 tarihli ve 1999/38 E., 1999/40 K. sayılı kararında ise “idarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması işletilmesi ve bakımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak davaların görüm ve çözümünün idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan idari yargı yerine ait olduğu” vurgulandıktan sonra “Kamu hizmetinin, yöntemine ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin; kamu yararına uygun şekilde işletilip işletilmediğinin; dolayısıyla, olayda hizmet kusuru ya da başka bir nedenle idarenin sorumluluğu bulunup bulunmadığının yargısal denetiminin, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinde ‘idari dava türleri’ arasında sayılan ‘idari işlem ve eylemlerden dolayı zarara uğrayanlar tarafından açılacak tam yargı davası’ kapsamında idari yargı yerlerince yapılacağına” işaret edilmiş ve idarenin görevinde olan kamu hizmetini yürüttüğü sıradaki eyleminden doğan zararın giderilmesine yönelik olarak açılan davanın idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

Gerçekten, idari eylem ve işlemlerden dolayı zarar gören kişiler tarafından açılacak “tam yargı” davaları idari yargı yerinde görülür ve çözümlenir. İdari eylem, kamu idare ve kuruluşlarının kamu görevine ilişkin, idare hukuku kural ve gereklerine göre yaptığı olumlu veya olumsuz davranış ve fiillerden ibarettir. İdari işlem ise, idari kanunlara dayanılarak yapılan muamelelere denilmektedir. İdarenin eylem ve işlemleri, onun kamu hukuku alanındaki kamu gücünü (kamu otoritesini) kullanarak, idare hukuku kural ve gerekleri uyarınca yaptığı faaliyetlerin, hukuki ve maddi hayattaki görünümleridir. 

Kamu idare ve kuruluşlarının, kamu otoritesinin (egemenlik hakkının) bir temsilcisi olarak yaptığı faaliyetlerinde veya ondan doğan eylemlerinde hizmet unsuru söz konusudur. 

O hâlde; kamu kuruluş faaliyet alanı içerisine giren kamu hizmetlerini yerine getirirken sebebiyet verdikleri zararların tazmini için açılan davaların hizmet kusuruna dayanması nedeniyle, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesi gereğince idari yargı yerinde görülüp sonuçlandırılması gerekir. 

Nitekim aynı ilkeler, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 04.04.2007 tarihli ve 2007/4-141 E. , 2007/188 K.; 05.03.2014 tarihli ve 2013/ 4-415 E. 2014/199 K.; 27.06.2018 tarihli ve 2017/4-1382 E., 2018/152 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

Somut olayda; ölen yaya Ali G.’in olayın olduğu yerde refüjdeki fiziki demir bariyerlerin açık bırakılması ve yolun kontrolünden sorumlu olan davalının kusuru nedeniyle meydana gelen kazada dava dışı sürücünün araç ile çarpması sonucu hayatını kaybetmesinden dolayı manevi zarara uğradıkları iddiasıyla Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı aleyhine dava açılmış olup, davada hizmet kusuruna dayanılmıştır. 

Kamu tüzel kişilerinin yasalar tarafından kendilerine verilen görev ve yetkilerin kullanılması sırasında oluşan zararlar niteliği itibariyle hizmet kusurundan kaynaklanan zararlar olup, bu zararların tazmini amacıyla hizmet kusurlarına dayalı olarak açılan davadaki bir uyuşmazlığın idari yargı yerinde çözümlenmesi gerekir. 

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 110. maddesinin birinci fıkrası gereğince eldeki uyuşmazlığın çözüm yerinin adli yargı olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.

Yukarıda belirtilen maddî ve yasal olgular dikkate alındığında; açılan davanın yargı yolu bakımından reddine karar verilmesi gerekirken işin esasının incelenmesi doğru değildir. 

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde peşin alınan temyiz harcının yatırana iadesine, aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 26.11.2019 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.

KARŞI  OY

1. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davalı belediye tarafından orta refüjleri yapılan ve bariyerin açık bırakılması nedeni ile yaya geçişine açılması sonucu meydana gelen kaza sonucu üzerine mirasçıları tarafından destekten yoksun kalmaları nedeni ile maddi ve manevi tazminat istemli Belediye Başkanlığı aleyhine açılan davanın adli yargı yerinde mi? yoksa idari yargı yerinde mi görüleceği noktasında toplanmaktadır. 

2. İlk derece mahkemesinin “meydana gelen olayda yol üzerinde gerekli işaretlemeleri yapmayan davalı Belediyenin kusurlu olması neden ile sorumluluğuna dair kararının temyizi üzerine Özel Daire tarafından “davada hizmet kusuruna dayanıldığı, kamu hizmeti görmekle yükümlü olan belediyelerin, kamu hizmeti sırasında verdikleri zararlardan dolayı özel hukuk hükümlerine tabi olmadıkları, kamu tüzel kişilerinin yasalar tarafından kendilerine verilen görev ve yetkilerin kullanılması sırasında oluşan zararlar niteliği itibariyle hizmet kusurundan kaynaklanan zararlar olup, bu zararların tazmini amacıyla hizmet kusurlarına dayalı olarak İdari Yargılama Usulü Hakkındaki Kanun’un 2. maddesi hükmü uyarınca idari yargı yerinde tam yargı davası ikame edilmesi gerektiği” gerekçesi ile bozulmasına karar verilmiştir. 

3. Yerel mahkemenin “Hukuk Genel Kurulunca verilen en son karar gereğince kara yolunda meydana gelen trafik kazalarında adli yargının görevli olduğunun kabul edildiği” gerekçesiyle verdiği direnme kararının temyizi üzerine, Özel Dairenin bozma gerekçesi benimsenmiş ve çoğunluk görüşü ile idari yargının görevli olduğu gerekçesi ile karar düzletme istemi reddedilmiştir.

4. Çoğunluk görüşü, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 100. maddesi, bu konudaki Anayasa ve Uyuşmazlık Mahkemesi kararlarına ve önceki uygulamalara uygun olmadığından, aşağıdaki gerekçelerle katılınmamıştır.

4.1. 577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK)’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinde idari dava türleri sayılmıştır. Bu hükme göre, idari davalar; idari işlemler hakkında açılan iptal davaları, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları ve kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalardan ibarettir. 

Bu nedenle idari eylem ve işlemlerden dolayı zarar gören kişiler tarafından açılacak “tam yargı” davaları idari yargı yerinde görülür ve çözümlenir. İdari eylem, kamu idare ve kurumlarının kamu görevine ilişkin, idare hukuku kural ve gereklerine göre yaptığı olumlu veya olumsuz davranış ve fiillerden ibarettir. İdari işlem ise, idari kanunlara dayanılarak yapılan muamelelerdir. İdarenin eylem ve işlemleri, onun kamu hukuku alanındaki kamu gücüne (kamu otoritesini) kullanarak, idare hukuku kural ve gerekleri uyarınca yaptığı faaliyetlerin, hukuki ve maddi hayattaki görünümleridir.

Belirtmek gerekir ki bir kamu hizmetinin yasa ile idareye görev olarak verilmiş olması, bir hakka yapılan müdahalenin önlenmesi, tazmini isteğiyle açılan davanın idari yargı yerinde görülmesi için yeterli sayılamaz. Kamu tüzel kişilerinin, kamu hizmetlerine ilişkin olmakla beraber özel hukuk kuralları altında, özel hukuk tüzel kişisi gibi yaptığı eylem ve işlemler özel hukuk alanına girmekle, bunlar idari eylem ve işlem olarak nitelendirilemezler. Kamu idare ve kurumlarının, kamu otoritesinin (egemenlik hakkının) bir temsilcisi olarak yaptığı faaliyetlerinde veya ondan doğan eylemlerinde hizmet unsuru söz konusu olup, idari yargının görev alanı söz konusu olduğu hâlde, özel hukuk tüzel kişisi olarak yürüttüğü faaliyetler sırasında meydana gelen zararlardan ötürü ilgili kamu tüzel kişisinin sorumluluğunun özel hukuk hükümleri ve ilkeleri uyarınca belirlenmesi gerekir.

4.2. Yargı yolu ve görev kamu düzeninden olup, kanun koyucu bazı uyuşmazlıkların çözüm yerini, kamu veya özel hukuk ayrımı yapılmadan, adli yargının görev alanı olarak belirleyebilir. Bu düzenlemelerden biri de 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesidir. Anılan maddeye göre “İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dâhil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır”. Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1. maddesinde, Kanunun amacının karayollarında can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun karayollarında uygulanacağı; 10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın gerekli görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları koymak ve yer işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve yetkileri arasında olduğu belirtilmiştir.

4.3. 2918 sayılı Kanunun 110. maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2. Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi; 

“… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa’da adli ve idari yargı ayrımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı, özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden ve kamu yararının bulunması hâlinde kanun koyucu tarafından adli yargıya bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin kullanılması söz konusu olmadığı gibi, aynı karayolu üzerinde aynı seyir çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten araçlar arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” gerekçesi ile Anayasa’ya aykırılık itirazını reddetmiştir (Any. Mah.nin 26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954, s.136-147).

Anayasa’nın 158. maddesinin son fıkrasında “Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir konuyu adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi düzenlemesinin Anayasa’ya aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş bir karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, tüm yargı organları bakımından da uyulması zorunlu bir karar mesabesindedir.

Nitekim Anayasa Mahkemesi, 6100 sayılı HMK’nın “her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı maddi ve manevi zararların tazminine ilişkin davalara “asliye hukuk mahkemelerince” bakılacağı düzenlenmesi ile ilgili 3. maddeyi iptal ederken, “Dava konusu kuralla, sadece kişinin vücut bütünlüğüne verilen maddi zararlar ile buna bağlı manevi zararların ve ölüm nedeniyle oluşan maddi ve manevi zararların tazmini konusu kapsama alınmakta ve bu tazminat davalarına bakma görevi asliye hukuk mahkemelerine verilmektedir. Buna göre, aynı idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerden kaynaklanan zararlar kapsama alınmadığından, sorumluluk sebebi aynı olsa da bu zararların tazmini davaları idari yargıda görülmeye devam edecek, bu durumda, idarenin aynı yapı içinde aldığı kararın bir bölümünün idari yargıda bir bölümünün adli yargıda görülmesi yargılamanın bütünlüğünü bozacaktır. Ayrıca iki ayrı yargı kolunda görülen davalarda, idarenin sorumluluğu, bu sorumluluğun kapsamı, idarenin tazmin yükümlülüğü konularında farklı sonuçlara ulaşılabilecektir” gerekçesine dayanmıştır. 

4.4. Nitekim Uyuşmazlık Mahkemesi de Anayasa Mahkemesi kararındaki gerekçelerle “2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen Kanun maddesinin karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden trafik düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile çalışma usullerini kapsadığı, dolayısıyla meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiğine” karar vermiştir (30.11.2015 gün ve 2015/7753 Esas, 2015/771 Karar-11.04.2016 gün ve 2016/7163 Esas, 2016/210 Karar- 24.09.2018 gün ve 2018/530 Esas, 2018/467 Karar).

2918 sayılı Kanunun 110. maddesinin yürürlüğe girmesinden sonra Uyuşmazlık Mahkemesi anılan yasa kapsamında açılan uyuşmazlıklarda ister hizmet kusuru olsun, ister olmasın idareye karşı açılan davalarda uyuşmazlığın adli yargı yerinde görülmesi gerektiğini istikrarlı olarak devam etmektedir (26.04.2019 gün ve 2019/290 Esas, 2019/356 Karar).

4.5. Diğer taraftan 11.02.1959 gün ve E:1958/17, K:1959/15 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının 1. bendinde de açıklandığı üzere; bir kamu kurumu tarafından verilen kararlar üzerine plan ve projesine göre bir yol yapılması dolayısıyla evinin duvarı yıkılan veya bodrumunu sel basan, su tesisinin bozukluğu yahut bakımındaki ihmal yüzünden tarlasını sular basıp, tarlası kullanılamaz hale gelen kimsenin uğradığı zararlar gibi zararlar, idari kararın ve fiilin neticesinde meydana gelen zararlardır. Zira bir kamu kurumunun görevlerinden olan bir işi yapmayı kararlaştırması idari bir karar olduğu gibi, bu kararı yerine getirmek üzere plan ve projeler yapıp, o plan ve projeler gereğince işi görmesi de kararın neticesi olan birer idari eylemdir. O hâlde bu fiillerden doğan zararların ödettirilmesi istekleri, 2557 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesi hükmünce bir tam yargı davasıdır ve bu davalara bakmaya idari yargı yeri görevlidir. Ancak bunun için bu eylemi doğrudan kamu hizmetini yerine getiren idarenin yapması gerekir. Kendisi doğrudan yapmıyor, özel hukuk sözleşmesi ile üçüncü kişiye yaptırıyor veya idare tarafından doğrudan kendisi tarafından yapılan işler plan veya projelere aykırı ise, ortada idari kararın tatbiki olan bir fiil bulunmadığından, bu iddia ile açılmış bir davada haksız eyleme ilişkin özel hukuk hükümleri uygulanacaktır. Haksız fiilden doğan zararların tazminine ilişkin davaların özel hukuk hükümlerine göre çözüm mercii ise adli yargı yeridir. Aynı ilkeler Uyuşmazlık Mahkemesi’nin 06.12.1999 gün ve E:1999/38 K:1999/40 sayılı, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.12.2005 gün ve 2005/4-650 E.-2005/711 K.; 04.04.2007 gün ve 2007/4-141 E.2007/188 K. ve 02.02.2011 gün ve 2010/7-672 E, 2011/1 sayılı ilamlarında da benimsenmiştir. 

5. Somut olayda ise; davacılar tarafından davalı Belediye tarafından yolda orta refüjdeki fiziki demir bariyerlerinin açık bırakılması ve yaya geçişlerine açık tutulması nedeni ile trafik kazasında kusurlu olduğu ileri sürülerek maddi ve manevi tazminat istenmiştir. Davacılar davalının 2918 sayılı kanun uyarınca sorumlu olduğunu belirtmektedirler. Davalının kusuru 2918 sayılı kanuna göre belirlenecektir. Uyuşmazlığın 2918 sayılı Kanundan doğduğu, kanunun 110. maddesi uyarınca da adli yargının görevli olacağı açıktır. Anayasa Mahkemesi ve Uyuşmazlık Mahkemesi kararları bu yöndedir. Anayasa Mahkemesi kararında belirtildiği gibi aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi, kamu yararınadır. 

Açıklanan gerekçelerle uyuşmazlıkta adli yargı yeri görevli olup, direnme kararının onanması gerektiğinden çoğunluk görüşüne katılınmamıştır. 

Harun KARA       Yakup ATA         Abdullah ERGİN 
Üye                      Üye                   Üye

Ömer Faruk HERDEM                  Bektaş KAR
Üye                                                Üye

İCRA MAHKEMESİNE YAPILAN ŞİKAYET BİR DAVA OLMADIĞINDAN ISLAH MÜESSESESİ UYGULANAMAZ

YARGITAY

12. HUKUK DAİRESİ

2018/5648 E.

2019/3477 K.


MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi

DAVALILAR : ALACAKLILAR:…, …, …

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklılar tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
Alacaklılar tarafından başlatılan ilamlı icra takibinde, borçlunun bozma sonrası ilama aykırı icra emri düzenlendiğinden bahisle icra mahkemesine başvurduğu, mahkemenin 27/04/2016 tarihli ek bilirkişi raporu doğrultusunda karar verdiği, karara karşı alacaklılar vekilinin temyiz isteminde bulunduğu görülmüştür.
Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;
İcra mahkemesinin şikayete konu hususa ilişkin almış olduğu 27/04/2016 tarihli ek bilirkişi raporunda toplam alacağın icra takip tarihi itibariyle borçlu sigorta şirketi yönünden 32.773.63 TL olduğu tespit edilmiş olup mahkemece rapor doğrultusunda karar verilmiş olmakla, şikayet dilekçesinde borçlunun icra emrinin 51.728.14 TL lik kısmının iptali ile toplam borcun 40.429.44 TL olduğu ve takibe bu miktar üzerinden devamına ilişkin talepte bulunulduğu, bilahere sigorta şirketinin 08/05/2016 tarihli ıslah dilekçesi ile icra emrinin 59.383.95 TL lik kısmının iptalini talep ettiği görülmüştür. Bilindiği üzere icra mahkemesince verilen kararlar kanuni istisnalar dışında kesin hüküm teşkil etmemektedir. Yine icra mahkemesine yapılan şikayet HMK anlamında bir dava olmadığından ıslah müessesesi uygulanamaz.6100 sayılı HMK’nun “Taleple Bağlılık” başlıklı 26. maddesinin birinci fıkrasında; “Hakim tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir” hükmüne yer verilmiştir. Somut olayda hesaba ilişkin itiraz sonucu verilen karar kesin hüküm teşkil etmeyip 27/04/2016 tarihli ek bilirkişi raporundan sonra ıslahla taleplerin artırılması mümkün değildir.
O halde mahkemece şikayet dilekçesindeki talep doğrultusunda karar verilmesi gerekirken ıslahın kabul edilerek buna göre değerlendirme yapılması yerinde olmadığı gibi bilirkişinin tanzim ettiği raporlarda alacaklı … lehine vekalet ücreti alacağının hesaplamada dikkate alınmadığı, buna yönelik değerlendirmenin mahkeme gerekçesinde yer almadığı ve temyize bu hususun da getirilmiş olduğu görülmekle mahkemece gerekirse bu konuda ek rapor alınmak suretiyle oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi de doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ : Alacaklıların temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nin 366. ve HUMK’nin 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 04/03/2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.

KATILMA YOLU İLE TEMYİZ TALEBİ KARŞI TARAFIN TALEPLERİ İLE SINIRLIDIR

YARGITAY

2. HUKUK DAİRESİ

2015/20785 E.

2016/1184 K.

MAHKEMESİ : Aile Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Boşanma-Ziynet Alacağı

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davalı erkek tarafından boşanma davası ile fer’ileri yönünden; davacı kadının katılma yolu ile temyizi yönünden ise ziynetlerin reddi ile vekalet ücreti yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
1-Davacı kadının katılma yolu ile temyizi yönünden;
Hüküm, davalı erkek tarafından temyiz edilmiş, davacı kadın da temyize cevap dilekçesiyle hükme ilişkin itirazlarını bildirerek temyiz isteğinde bulunmuştur (HUMK. m. 433/2). Hükmü süresinde temyiz etmemiş olan tarafın temyize cevap dilekçesindeki temyiz itirazlarının incelenebilmesi ancak asıl temyiz dilekçesinde ileri sürülmüş hususların katılma suretiyle temyiz edilmiş olması halinde mümkündür. Boşanma davası ile ziynet davası hukuki bağlantısı olmayan bağımsız davalardır. Davalı taraf yanlızca boşanma davası ile fer’ileri yönünden hükmü temyiz etmiş ziynet davası yönünden temyiz isteğinde bulunmadığına göre artık davacının katılma suretiyle ziynetler yönünden temyiz talebinde bulunması mümkün değildir. Bu sebeple davacı kadının katılma yolu ile ziynetlere yönelik temyiz isteğinin reddine karar verilmesi gerekmiştir.
2-Davalı erkeğin temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, yerinde bulunmayan temyiz isteğinin reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün onanmasına karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, davacı kadının ziynetler ile vekalet ücretine yönelik katılma yolu ile yapmış olduğu temyiz talebinin ise yukarıda l.bentte gösterilen sebeple REDDİNE, aşağıda yazılı onama harcının temyiz eden …. yükletilmesine, peşin alınan harcın mahsubuna ve 136.00 TL. temyiz başvuru harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, temyiz peşin harcını yatıran ….. geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.21.01.2016 (Per.)

Emlak komisyon ücreti -Satış işleminden vazgeçen alıcının ödemesi gereken ücret

Yargıtay

13. Hukuk Dairesi

2019/4446 E.

2020/1056 K.

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi (Tüketici Mahkemesi Sıfatıyla)
Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın asıl dava yönünden kabulüne, karşı dava yönünden reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı/karşı davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.
KARAR
Davacı, emlak komisyoncusu olarak faaliyet gösterdiğini, dava konusu bağımsız bölümün alımı satımı hususunda emlak komisyoncusu olarak aracılık hizmetinde bulunduğunu, davalı alıcıya taşınmazı gezdirdiğini, alıcı …’ın taşınmaz bedelini ödemek için … Halkbankası Şubesine konut kredisi almak için müracaat ettiğini, konut kredisinin alıcı … adına çıktığını, daha sonra alıcının taşınmazı hiçbir gerekçe göstermeden almaktan vazgeçtiğini, sözleşmeye göre vazgeçen veya satışa engel çıkartan tarafın hem kendi ödeyeceği, hem de diğer tarafın ödeyeceği komisyon ücretinin tamamını emlak komisyoncusuna ödemeyi kabul ve taahhüt ettikleri şartının düzenlendiğini, emlak komisyon ücretinin ödenmediğini, bunun üzerine icra takibi başlatıldığını, … 2. İcra Müdürlüğünün 2015/1095 E sayılı dosyası ile başlatılan icra takibine davalının itirazda bulunduğunu, davalının itirazı üzerine davalı hakkındaki icra takibinin durduğunu, davalının itirazında haksız ve kötü niyetli olduğunu, davalının … 2. İcra Müdürlüğünün 2015/1095 E sayılı icra takibine yapılan itirazın iptali ile icra takibinin devamına, asıl alacağın %20’si oranında icra inkar tazminatına hükmedilmesine, yargılama gideri ve avukatlık ücretinin davalı üzerinde bırakılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı, asıl davada davanın reddini dilemiştir. Karşı dava açarak, sözleşme imzalanırken verdiğini iddia ettiği 1.400,00 TL kapora bedelinin iadesini davacıdan talep ve dava etmiştir. Karşı davada davacı karşı davalı davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, asıl davada davanın kabulüne, karşı davada davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davalı-karşı davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Karşı dava yönünden;
1-Davalı-karşı davacı vekili tarafından temyiz edilen miktar, karar tarihi itibariyle 3.200,00 TL’yi geçmediğinden HUMK.nun 5219 sayılı Yasa ile değiştirilen 427.maddesinin 2.fıkrası gereğince davalı-karşı davacı vekilinin temyiz hakkı bulunmamaktadır. O nedenle, miktar itibariyle kesin olarak verilen karara ilişkin davalı-karşı davacı vekilinin temyiz dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekmiştir.
Asıl dava Yönünden;
1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2-Her ne kadar mahkemece, asıl davanın kabulüne karar verilmiş ise de; taraflar arasında Türk Borçlar Kanunu’nun 520. maddesine uygun olarak yazılı şekilde yapılmış olan 23.02.2015 tarihli komisyon akdi gereğince, davalı tarafından taşınmazın satış bedelinin %3’ü oranında tellallık ücretinin ödenmesinin taahhüt edildiği anlaşılmaktadır. Davalının satış işleminden vazgeçerek öngörülen %6 oranındaki ücretin %3’ü kendi tarafından ödenmesi gereken tellallık ücreti olup, davalının alıcı sıfatıyla sözleşme gereğince üstlendiği ücreti ödemekle yükümlü olduğunda duraksama olmamalıdır. Bunun dışında satış bedelinin geri kalan %3’ü oranındaki kısmının ise cezai şart niteliğinde bulunduğu kabul edilmelidir. Davalı tacir olmadığından, TBK’nın 182/son maddesi gereğince cezai şartın fahiş olması halinde ise tenkisi gereklidir. Ceza koşulunun fahiş olup olmadığı, tarafların iktisadi durumu, özel olarak borçlunun ödeme kabiliyeti ile beraber, borçlunun borcunu yerine getirmemiş olması nedeniyle sağladığı menfaat, kusur derecesi ve borca aykırı davranışın ağırlığı ölçü alınarak tayin edilmeli ve hüküm altına alınan ceza miktarı, hak, adalet ve nesafet kurallarına uygun olarak tespit edilmelidir. Dava konusu olayda, tüm bu olgular dikkate alındığında, davalının satıştan vazgeçmesi nedeniyle %6 oranında kararlaştırılan ücretin %3’ünün ödenmesinin yanında geri kalan %3’ü oranındaki cezai şarttan da TBK’nın 182/son maddesi gereğince indirim yapılarak davalının sorumlu tutulması gereken miktar belirlenip, hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekirken, Mahkemece, yanlış değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
SONUÇ: Karşı dava yönünden davalı-karşı davacı vekilinin temyiz dilekçesinin REDDİNE, asıl dava yönünden birinci bentte açıklanan nedenlerle davalının sair temyiz itirazlarının reddine, ikinci bentte açıklanan nedenlerle hükmün davalı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/III-1 maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 03/02/2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.

ŞEHİT OLAN ASKERİN YAKINLARINA YAPILMASI GEREKEN YARDIM TALEBİNİN ZAMAN AŞIMINA UĞRAMAYACAĞI

T.C.
YARGITAY
4. HUKUK DAİRESİ

ESAS NO: 2016/11373
KARAR NO: 2017/437
KARAR TARİHİ: 23.1.2017

6098/m.72

Davacılar … ve … vekili tarafından, davalı … aleyhine 19/12/2014 gününde verilen dilekçeyle tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın zamanaşımı sebebiyle reddine dair verilen 17/05/2016 tarihli kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacılar vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:

KARAR

Dava, şehit yakınlarına yapılması gereken yardım talebine ilişkindir. Mahkemece, davanın zamanaşımı sebebiyle reddine karar verilmiş; karar, davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacılar, çocukları …’nun 10/08/1982 tarihinde … ilçesinde devriye görevini ifa ederken … askerleri tarafından sınır dışından atılan mermiler sonucu şehit düşerek vefat ettiğini, davalı vakfa yaptıkları ölüm yardımı başvurusunun daha önce kendilerine ödeme yapıldığı gerekçesiyle reddedildiğini ancak böyle bir ödemenin söz konusu olmadığını iddia ederek, ödenmesi gereken ölüm yardımının yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili isteminde bulunmuşlardır.

Davalı, davanın zamanaşımına uğradığını, vakfın şehit er ve yakınlarına kanunen yardım yapmasını emreden yasal bir hüküm bulunmadığını, davacılara daha önceden ödeme yapıldığını belirterek istemin reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece, davacıların çocuğunun askerde 10/08/1982 tarihinde şehit edildiği, bu olayın üzerinden yaklaşık 34 yıla yakın bir zaman diliminin geçtiği, 6098 Sayılı TBK’nın 72. maddesine göre tazminat isteminin zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten itibaren iki yılın ve her halde fiilin işlendiği tarihten başlayarak 10 yılın geçmesi ile zaman aşımı uğrayacağı gerekçesiyle davanın zamanaşımı sebebiyle reddine karar verilmiştir.

Zaman aşımı hukuk kurallarının kişilere tanıdığı hakların, getirdiği yaptırımların yine hukuk kuralları ile belirlenen süreleri aşmasıdır.
Davaya konu olayda zaman aşımı müessesi kendine özgü bir nitelik arz etmektedir. Her ne kadar mahkemece olayda haksız fiil zaman aşımı uygulanmışsa da olayın kendine özgü niteliği gereği davalıyı haksız fiil faili olarak nitelemek somut vaka ile örtüşmemektedir. Bu sebeple haksız fiil zaman aşımı süresinin uygulanması doğru olmamıştır.

… Vakfı kendi iç mevzuatında; vakıf tarafından bir defaya mahsus yapılan yardımlar arasında şehit olan veya herhangi bir sebeple hayatını kaybeden ( intihar dâhil ) erbaş ve erler için yapılan ölüm yardımını saymış, Yardım Uygulamasına Yönelik Usul ve Esasları belirlerken de 3. maddesinde bir kere yapılan ölüm, maluliyet ve doğum yardımlarının zaman aşımına uğramayacağını hükme bağlamıştır.

Şu durumda; mahkemece uyuşmazlığın esasının incelenmesi gerekirken eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile zaman aşımı sebebiyle reddine karar verilmesi usul ve yasaya uygun olmamış ve kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda açıklanan sebeplerle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istenmesi halinde iadesine, 23.01.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

TAPUSU İPTAL EDİLEN TAPU SAHİBİNİN GERÇEK ZARARININ SAPTANMASI

Özet: Konunun uzmanı bilirkişilerden yeniden oluşturulacak bilirkişi kurulu vasıtasıyla keşif yapılarak, çekişmeli taşınmazın sulu-kuru olup olmadığı, yerleşim alanına uzaklığı, iklim şartları, arazinin toprak ve topoğrafik yapısı ve bölgesindeki konumu gözetilerek, taşınmaz üzerinde meyve ağaçları varsa ağaçların cinsleri de dikkate alınmak suretiyle elde edilen verilere uygun biçimde değerlendirme yapılıp net gelir yöntemiyle tapu kaydının iptaline ilişkin hükmün kesinleştiği tarihteki gerçek değerlerinin hesaplattırılması, taşınmazın varsa mütemmim cüzleri, muhdesat ve sökülemeyen teferruatlarının değerleri bayındırlık birim fiyatları ve yıpranma oranları gözetilerek değerlendirme tarihine göre tespit ettirilmesi, taşınmazın zemin değeri var ise üzerindeki mütemmim cüz, muhdesat ve sökülemeyen teferruatlarının değerleri esas alınarak bu şekilde tapusu iptal edilen tapu sahibinin 06.04.2006 tarihi itibariyle gerçek zararının saptanması, oluşacak sonuca göre davacının pay oranı gözetilerek karar verilmesi gerekir.
T.C.
Yargıtay
20. Hukuk Dairesi
E: 2016/12920 
K: 2018/6845 
K.T.: 25.10.2018
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki davanın yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi davacı ve davalı vekilleri tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:
K A R A R
Davacı …, 27.06.2007 tarihli dilekçesiyle, … ilçesi, … köyü, 187 parsel sayılı 62.464 m2 yüzölçümündeki taşınmazın, 219/62464 payını tapuya güvenerek, iyi niyetle satın aldığını, bu şekilde elinde bulundururken, taşınmazın satın alındığı tarihte … yada Hazine ile ilgisini ortaya koyan bir kayıt bulunmadığı, Hazine tarafından taşınmazın … sayılan yerlerden olduğu savıyla açılan davanın kabulüne, çekişmeli parselin tapu kaydının iptaline ve … niteliğiyle Hazine adına tapuya tesciline ilişkin … 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2000/1007 Esas ve 2004/121 Karar sayılı kararının Yargıtay denetiminden de geçtikten sonra kesinleştiği, mülkiyet hakkının …İnsan Hakları Sözleşmesi ve Anayasa ile güvence altına alındığı, bedeli ödenmeden el konulamayacağı, tapu kaydının iptali nedeniyle zarara uğradığı, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 6.150,00.-TL tazminatın işleyecek faiziyle birlikte davalı Hazineden alınarak kendisine verilmesini istemiştir.
Mahkemece, … alanlarının özel mülkiyete konu edilemeyeceği, tapuya kayıt edilmişse bu tapu kaydının değerinin bulunmadığı, bu tapu kaydının iptali nedeniyle tazminata hükmedilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı gerçek kişi tarafından temyiz edilmiş, Dairemizin 16.10.2012 tarih ve 2011/17058 Esas – 2012/11716 Karar sayılı ilamı ile “Mülkiyet hakkı Anayasanın 35. maddesi ve bu maddeye uygun olarak çıkarılan yasalarla korunduğu gibi, 5170 sayılı Kanun ile değişik Anayasanın 90. maddesi ile kanun hükmünde olduğu kabul edilen, … İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1 Numaralı Protokolün 1. maddesiyle de güvence altına alınmıştır.
… İnsan Hakları Mahkemesinin (…, … ve diğerleri-… davası kararında, devlet tarafından tazminat ödenmeksizin taşınmazın geri alınmasının, orantısız bir müdahale olduğunu ve söz konusu davada tazminat ödememeyi gerektirecek istisnai şartların bulunmadığına işaret ederek, kamu yararı ile bireysel haklar arasındaki adil dengenin kurulamamasını ihlal nedeni olarak saymış, …-… davasında ise, başvuranlara uygulanan mülkiyetten yoksun bırakma işlemine gerekçe olarak, gösterilen tabiatın ve ormanların korunması amacının 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında kamu yararı kapsamına girdiğine dikkat çekmekle birlikte, mülkiyetten yoksun bırakma halinde, ihtilaf konusu tedbirin arzu edilen dengeye riayet edip etmediğinin ve bilhassa da başvuranlara orantısız bir yük yükleyip yüklemediğinin belirlenmesi için, iç hukukta öngörülen telafi yöntemlerinin dikkate alınması gerektiğini hatırlatarak, mülkün değerine karşılık gelen makul bir meblağın ödenmeden, mülkten mahrum bırakmanın aşırı bir müdahale teşkil edeceğini ifade etmiştir. 2016/12920 – 2018/6845
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.11.2009 gün ve 2009/4-383 E. – 2009/517 K. 16.06.2010 gün ve 2010/4-349 E. 2010/318 K sayılı kararlarında da vurgulandığı gibi; Tapu işlemleri kadastro tespit işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan TMK’nın 1007. maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir. Burada Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Bu işlemler nedeniyle zarar görenler, Medeni Kanunun 1007. maddesi gereğince, zararlarının tazmini için Hazine aleyhine, Borçlar Kanununun 125. maddesinde öngörülen 10 yıllık genel zamanaşımı süresi içinde adlî yargıda dava açabilirler.
4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 1007. maddesinde (743 sayılı TKM m.917) yer alan “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder” hükmü gereğince, tapu sicilinin yanlış tutulması nedeniyle zarara uğrayan kişinin bütün zararlarından devlet sorumludur. Tapu kaydının iptali nedeniyle, tapu sahibinin oluşan gerçek zararı neyse, tazminatın miktarı da o kadar olmalıdır. Gerçek zarar; tapu kaydının iptali nedeniyle, tapu malikinin mal varlığında meydana gelen azalmadır. Tazminat miktarı, zarar verici eylem gerçekleşmemiş olsaydı, zarar görenin mal varlığı ne durumda olacak ise, aynı durumun tesis edilebileceği miktarda olmalıdır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.03.2003 gün ve 2003/19-152 E. – 2003/125 K.; 29.09.2010 gün ve 2010/14-386 E. – 2010/427 K.; 15.12.2010 gün ve 2010/13-618 E. – 2010/668 K. sayılı kararı),
Bakanlar kurulunun Yargıtay tarafından benimsenen 28.02.1983 gün ve 1983/6122 sayılı kararı uyarınca, belediye veya mücavir alan sınırları içinde kalan taşınmazın arsa niteliğinde olduğunun kabulü için uygulamalı imar planı ile iskan sahası olarak ayrılmış olması esastır. Aynı karara göre; imar planı içinde yer almayan bir taşınmazın arsa olarak kabul edilebilmesi için belediye ve mücavir alan sınırları içinde kalmakla birlikte, belediye hizmetlerinden (belediyece iskan sahası olduğu için veya iskan sahası haline getirileceği için sunulan yol, su, elektrik, ulaşım ve çöp toplama, kanalizasyon, aydınlatma gibi) yararlanma ve ulaşım olanakları, belediye merkezine uzaklığı, kullanım biçimi itibariyle iskan amacına yönelik yapılaşma olasılıkları da değerlendirilerek, tapusu iptal edilen taşınmazın arsa niteliğinde olup olmadığı tereddüde yer bırakmayacak biçimde saptanmalıdır.
Çekişmeli parselin bulunduğu yerin belediye mücavir alan sınırı içinde kalmakla birlikte, bir kısım belediye hizmetlerinden yararlanmadığı, bu nedenle arsa niteliğinde olmadığı belirlendiğine göre, çekişmeli parselin değerinin gelir esasına göre belirlenmesi, bu cümleden sulu olup olmadığı, yerleşim alanlarına uzaklığı, iklim şartları arazinin toprak ve topoğrafik yapısı ve bölgesindeki konumu gözetilerek oluşturulacak bilirkişi kurulu vasıtasıyla çevrede yetiştirilen ürünlerin münavebesi (dekar başına ortalama verim, toptan satış fiyatı ve üretim maliyeti resmî verileri ilçe tarım müdürlüğünden getirtilmek suretiyle ve bu verilere uygun biçimde değerlendirme yapılarak değeri hesaplanmalıdır.” gereğine değinilerek bozulmuştur.
Bozmaya uyulmasının ardından mahkemece yapılan yargılama sonucunda davanın kabulü ile 6.150,00 TL tazminatın dava tarihi olan 27/06/2007 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine, davacının fazlaya ilişkin haklarının saklı tutulmasına karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
Dava, tapu kaydının mahkeme kararıyla iptal edilmesi sebebiyle uğranılan zararın, 4721 sayılı TMK’nın 1007. maddesi uyarınca tazmini istemine ilişkindir.
Mahkemece bozma kararına uyulmuşsa da bozmaya uygun inceleme yapılmamıştır. Şöyle ki; tazminat miktarının tapu iptal kararının kesinleştiği tarihten itibaren hesaplanması gerekirken eldeki davanın açıldığı tarihe göre hesaplanmış, çevrede yetiştirilen ürünlerin münavebesi (dekar başına ortalama verim, toptan satış fiyatı ve üretim maliyeti resmî verileri ilçe tarım müdürlüğünden getirtilmemiş, tazminat istemine konu taşınmazın beyanlar hanesine 22.04.1998 tarihinde “2942 sayılı Kanunun 7. maddesine göre şerh” açıklamasının yazıldığı, taşınmazın … niteliği ile Hazine adına tescil edilmesi üzerine anılan şerhin üzerinin çizildiği ve imar planında … Barajı Orta Mesafe Koruma Kuşağı içerisinde kaldığı halde, 2016/12920 – 2018/6845 mahkemece taşınmazın kısmen veya tamamen kamulaştırılıp kamulaştırılmadığı, kamulaştırma bedelinin ödenip ödenmediği yönünde araştırma yapılmadan bilirkişilerce belirlenen tazminatın tamamına hükmedilmiştir.
Bu durumda, tazminat istemine konu taşınmazın değerinin yöntemine uygun şekilde tespit edildiği söylenemez. O halde, öncelikle tazminat istemine konu taşınmazın kısmen veya tamamen kamulaştırılıp kamulaştırılmadığı, kamulaştırma bedelinin ödenip ödenmediği yönünde gerekli araştırmalar yapılmalı, kamulaştırılmadığının tespit edilmesi halinde çevrede yetiştirilen ürünlerin münavebesi, dekar başına ortalama verim, toptan satış fiyatı ve üretim maliyeti resmî verileri ilçe tarım müdürlüğünden getirtildikten sonra konunun uzmanı bilirkişilerden yeniden oluşturulacak bilirkişi kurulu vasıtasıyla keşif yapılarak, çekişmeli taşınmazın sulu-kuru olup olmadığı, yerleşim alanına uzaklığı, iklim şartları, arazinin toprak ve topoğrafik yapısı ve bölgesindeki konumu gözetilerek, taşınmaz üzerinde meyve ağaçları varsa ağaçların cinsleri de dikkate alınmak suretiyle elde edilen verilere uygun biçimde değerlendirme yapılıp net gelir yöntemiyle tapu kaydının iptaline ilişkin hükmün kesinleştiği tarihteki gerçek değerlerinin hesaplattırılması, taşınmazın varsa mütemmim cüzleri, muhdesat ve sökülemeyen teferruatlarının değerleri bayındırlık birim fiyatları ve yıpranma oranları gözetilerek değerlendirme tarihine göre tespit ettirilmesi, taşınmazın zemin değeri var ise üzerindeki mütemmim cüz, muhdesat ve sökülemeyen teferruatlarının değerleri esas alınarak bu şekilde tapusu iptal edilen tapu sahibinin 06.04.2006 tarihi itibariyle gerçek zararının saptanması, oluşacak sonuca göre davacının pay oranı gözetilerek karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ve araştırmaya dayalı olarak yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde iadesine 25/10/2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

HAKEM KARARINA KARŞI YALNIZCA İPTAL DAVASI AÇILABİLECEĞİ

Özet: Tahkim yargılamasında mahkeme tarafından yapılacağı belirtilen işlerde görevli ve yetkili mahkemenin, konusuna göre tahkim yeri asliye hukuk veya asliye ticaret mahkemesi olduğu, tahkim yeri belirlenmemiş ise görevli mahkemenin, konusuna göre asliye hukuk veya asliye ticaret mahkemesi, yetkili mahkemenin ise davalının Türkiye’deki yerleşim yeri, oturduğu yer veya işyeri mahkemesi olduğu (HMK 410/1), hakem kararına karşı yalnızca iptal davası açılabileceği, iptal davasının, tahkim yeri bölge adliye mahkemesinde açılacağı, öncelikle ve ivedilikle görüleceği (HMK m. 439/1) belirtilmiştir. Yerel mahkemece verilen direnme kararından sonra yapılan kanun değişikliği dikkate alındığında açılmış olan iptal davasının bölge adliye mahkemesinde görülmesi gerekmektedir. Mahkemece, HMK’nın 439/1. maddesinde, 7101 sayılı Kanun’un 60. maddesi ile yapılan değişiklik sonrasında uyuşmazlığın çözümünde bölge adliye mahkemesinin görevli olduğu gözetilerek görevsizlik kararı verilmesi gerekmektedir. 

T.C.
Yargıtay
Hukuk Genel Kurulu
E. 2018/87 
K: 2018/1365 
K.T.: 27.09.2018
MAHKEMESİ :Denizcilik İhtisas Mahkemesi Sıfatıyla)
Taraflar arasındaki “hakem kararının iptâli” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Denizcilik İhtisas Mahkemesi Sıfatıyla İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 02.03.2016 gün ve 2016/32 E., 2016/92 K. sayılı kararı, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 22.06.2016 gün 2016/4931 E., 2016/6886 K. sayılı kararı ile;
“…Davacı vekili, taraflar arasında düzenlenen sözleşmede bulunan tahkim şartı sebebiyle hakem heyeti tarafından karar verildiği, ancak hakem heyetinin 6100 sayılı HMK hükümlerini uygulamasının yerinde olmadığını, müvekkil şirketin hakeminin seçilmesinde sözleşmedeki usule uyulmayıp hakemin mahkeme tarafından tayin edildiğini, genel mahkemelerde görülmekte olan dava nedeniyle derdestlik hali bulunmasına rağmen tahkimin yerinde olmayan gerekçe ile derdestlik itirazını reddettiğini ve davalının mahkemeye başvurmakla tahkimden vazgeçmiş sayıldığı halde feragate dayalı itirazın kabul edilmediğini, genel mahkemenin müvekkilinin sözleşmenin geçersizliğine ve/veya sözleşmenin haklı sebeple feshedildiğine ilişkin taleplerinin tahkimde karara bağlanmasına hükmettiği halde tahkimin müvekkilin taleplerinin genel mahkemede değerlendirildiğinden ve bu hususun kesin hüküm teşkil ettiğinden bahisle verdiği kararın yerinde bulunmadığını, HMK’nın usul hükümlerine de uyulmadığını, tarafların eşitliğine ve hukuki dinlenilme haklarına riayet edilmediğini, hakemlerin muhasebe ve mali hususlarda uzman olmadığı halde denetime elverişli bir hesap raporu alınmadan karar verdiğini, kararın kamu düzenine aykırılık teşkil ettiğini, BK’nın 19 ve 20. maddeleri uyarınca sözleşme geçersiz olduğu halde hakem heyetinin bunu dikkate almadığını, davalının bizzat sözleşmeyi ihlal ettiğini, müvekkilinin her hangi bir süre vermeden sözleşmeyi fesih hakkının bulunduğunu, tazminatın yanlış hesaplandığını ileri sürerek 13.01.2014 tarihli hakem heyeti kararının iptalini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, iptal davasında maddi hukuk esaslarının incelenemeyeceğini, hakem kararının üç profesör tarafından oy birliği ile verildiğini, ihtara rağmen davacı hakemini seçmeyince mahkeme tarafından hakem atandığını, tahkim yargılamasının usulüne uygun yürütüldüğünü, kamu düzenine aykırılık bulunmadığını, yürürlüğe girişinden sonra HMK hükümlerinin uygulanmasının yerinde olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece Dairemiz bozma ilamına uyularak yapılan yargılamaya göre; hakemlerin seçilme usulünde yasa ve sözleşmeye aykırılık bulunmadığı, CD ortamında kaydedilen duruşma tutanaklarının sonrasında deşifre edilerek dosyaya konulmuş olduğu, davalı alacaklının tahkim usulünden feragat etmediği, ancak HMK 431. maddesine göre hakemlerin uzmanlıkları olmayan bir alanda tahkim sürecinde bilirkişi raporu alınmasına karar verebileceği, uyuşmazlık kapsamında haksız fesih nedeniyle tazminat hesabı yapılmasının uzmanlık gerektirdiği, tarafların ticari defter ve kayıtları incelenerek ek sözleşmenin 4. maddesi doğrultusunda hesaplama yapılması gerektiği, hukukçulardan oluşan ve aralarında hesap uzmanı bulunmayan hakem heyetinin bu hesaplamayı yapamayacağı ve ayrıca Borçlar Kanunu 161/son fıkrası uyarınca tazminattan tenkis yapılması durumun resen dikkate alınması gerektiği ve kamu düzeninden olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile 13.01.2014 tarihli hakem kararının HMK’nın 439/2-e-ğ bendi gereği iptaline karar verilmiştir.
Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.
Dava, hakem heyeti kararının iptali istemine ilişkin olup, hakem heyeti kararlarının iptalini düzenleyen 6100 sayılı HMK’nın 439. maddesinde hangi şartlarda hakem kararlarının iptal edilebileceği dokuz bent halinde sayılmıştır. Davacı vekili iddialarını HMK’nın 439/2-b.ç.d.e.ğ. bentlerine dayandırmış, mahkemece 439/2-e. ğ. bentlerindeki koşulların gerçekleşmiş olduğu, hakem heyetinin uzmanlığı olmadığı halde tazminat hesabı yaptığı, bunun yerine bilirkişiden rapor alması gerektiği ve davacının mahvına yol açabilecek miktardaki tazminattan BK 162/son fıkrası uyarınca tenkis yapılabileceğinin dikkate alınmadığı gerekçeleriyle hakem kararının iptaline karar verilmiştir. Taraflar arasındaki sözleşmeyle aralarında çıkacak uyuşmazlıkların hakem heyeti kararıyla çözüleceği kararlaştırılmış, buna göre oluşturulan üç kişilik hakem heyeti incelemeleri sonucunda bir karara varmıştır. Hakem heyeti, süreci yürütürken bilirkişiden rapor alıp almamakta takdir hakkına sahip olduğu gibi, uygulanacak hukuk kurallarının tespiti ve tahlili de hakem heyetine aittir. Hakem heyeti kararının esası, yerinde olup olmadığı, hukuku doğru uygulayıp uygulamadığı gibi hususlar hakem heyeti kararının iptali istemli davada tartışma konusu yapılamayacak olup, mahkemece bu nedenlerle davanın reddi gerekirken hakem heyetinin takdirine ve kararının esasına yönelik değerlendirilmeler yapılması doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir,…”
gerekçesiyle oy çokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, hakem heyeti kararının iptâli istemine ilişkindir.
Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Yerel Mahkemece, hakem heyetince bilirkişi incelemesi yaptırılıp rapor alınması yoluna gidilmeden haksız fesih tazminatına hükmedilmesinin HMK’nın 439/2-e maddesi ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 4. maddesinde düzenlenen hak ve nesafet kurallarına aykırı olduğu, ayrıca BK’nın 162. maddesinde yer alan tenkis hükümleri kamu düzeninden sayıldığından hakemlerce tenkis konusunun kararda tartışılmamış olmasının HMK’nın 439/ğ maddesine aykırılık teşkil ettiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yanlar arasında hakemde görülen davada hakem heyetince yargılama sırasında tazminat miktarı belirlenirken bilirkişi raporu alınmamasının HMK’nın 439/2-e maddesine, tazminat miktarının belirlenmesinde tenkis hükümlerinin değerlendirilmemesinin ise HMK’nın 439/2-ğ maddesine aykırı olup olmadığı, sonucuna göre yerel mahkemece hakem kararının iptali talebinin kabulüne karar verilmesinin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Ne var ki, yerel mahkemece verilen direnme kararından sonra HMK’nın 439. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “tahkim yerindeki mahkeme” ibaresi, 15.03.2018 tarihinde yürürlüğe giren 7101 sayılı İcra ve İflas Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 60. maddesi ile “tahkim yeri bölge adliye mahkemesinde” şeklinde değiştirilmiştir. Bu nedenle Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşme sırasında işin esasının incelenmesinden önce Kanun değişikliğinin eldeki davaya uygulanıp uygulanmayacağı ve sonucuna göre dosyanın yapılan değişiklikle görevli hâle gelen Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesinin gerekip gerekmediği hususu ön sorun olarak ele alınıp incelenmiştir.
Ön sorunu oluşturan görev konusunda aşağıdaki açıklamaların yapılmasında fayda bulunmaktadır.
Bilindiği üzere 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 04.02.2011 tarih ve 27836 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmış ve aynı kanunun 451. maddesi uyarınca yayımlandığı 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Tahkim yargılamasında görevli mahkeme konusuna ilişkin düzenlemeler HMK’nın 410 ve 439. maddelerinde yer almaktadır.
Son değişiklik öncesinde, HMK’nın 410. maddesinde tahkimde görevli ve yetkili mahkeme “Tahkim yargılamasında, mahkeme tarafından yapılacağı belirtilen işlerde görevli ve yetkili mahkeme, tahkim yeri bölge adliye mahkemesidir. Tahkim yeri belirlenmemiş ise görevli ve yetkili mahkeme, davalının Türkiye’deki yerleşim yeri, oturduğu yer veya işyeri bölge adliye mahkemesidir.” şeklinde düzenlenmiştir.
HMK’nın 439/1. maddesinde ise “Hakem kararına karşı yalnızca iptal davası açılabilir. İptal davası, tahkim yerindeki mahkemede açılır; öncelikle ve ivedilikle görülür.” düzenlemesi yer almıştır.
15.03.2018 tarihli Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 7101 sayılı İcra ve İflas Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 57. maddesi ile HMK’nın 410. maddesi “Tahkim yargılamasında, mahkeme tarafından yapılacağı belirtilen işlerde görevli ve yetkili mahkeme, konusuna göre tahkim yeri asliye hukuk veya asliye ticaret mahkemesidir. Tahkim yeri belirlenmemiş ise görevli mahkeme, konusuna göre asliye hukuk veya asliye ticaret mahkemesi, yetkili mahkeme ise davalının Türkiye’deki yerleşim yeri, oturduğu yer veya işyeri mahkemesidir.” şeklinde değiştirilmiştir.
7101 sayılı Kanun’un 60. maddesi ile iptal davasını düzenleyen HMK’nın 439/1. maddesinde de değişikliğe gidilerek bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “tahkim yerindeki mahkemede” ibaresi “tahkim yeri bölge adliye mahkemesinde” şeklinde, beşinci fıkrasında yer alan “mahkeme” ibaresi “bölge adliye mahkemesi” şeklinde değiştirilmiştir.
Yapılan bu değişiklikler sonucunda, tahkim yargılamasında mahkeme tarafından yapılacağı belirtilen işlerde görevli ve yetkili mahkemenin, konusuna göre tahkim yeri asliye hukuk veya asliye ticaret mahkemesi olduğu, tahkim yeri belirlenmemiş ise görevli mahkemenin, konusuna göre asliye hukuk veya asliye ticaret mahkemesi, yetkili mahkemenin ise davalının Türkiye’deki yerleşim yeri, oturduğu yer veya işyeri mahkemesi olduğu (HMK 410/1), hakem kararına karşı yalnızca iptal davası açılabileceği, iptal davasının, tahkim yeri bölge adliye mahkemesinde açılacağı, öncelikle ve ivedilikle görüleceği (HMK m. 439/1) belirtilmiştir.
6100 sayılı HMK’nın 410 ve 439. maddesinde yapılan değişikler mahkemelerin görevine ilişkin olup, 7101 sayılı Kanun’da görev kuralına ilişkin yapılan değişikliklerin eldeki davalara uygulanıp uygulanmayacağı konusunda herhangi bir düzenlemeye yer verilmemiş, geçiş hükmü düzenlenmemiştir.
Belirtmek gerekir ki 6100 sayılı HMK’nın geçici 1/1. maddesinde “Bu Kanunun yargı yolu ve göreve ilişkin hükümleri Kanunun yürürlüğe girmesinden önceki tarihte açılmış davalarda uygulanmaz.” düzenlemesi ile aynı Kanunun geçici 3/3. maddesinde yer alan, “Bu Kanunda bölge adliye mahkemelerine görev verilen hâllerde bu mahkemelerin göreve başlama tarihine kadar 1086 sayılı Kanunun bu Kanuna aykırı olmayan hükümleri uygulanır.” hükmü yer almakta ise de, bu maddeler 6100 sayılı Kanun ile yapılan düzenlemelere ilişkin olup, 6100 sayılı Kanun’da değişiklik yapan 7101 sayılı Kanun hükümlerini de kapsadığı kabul edilemez.
Görevle ilgili düzenlemeler kamu düzenine ilişkin olup, taraflar ileri sürmese dahi yargılamanın her aşamasında resen gözetilir. Görev konusunda taraflar için kazanılmış hak söz konusu olmaz. Bu nedenle yeni bir kanunla kabul edilen görev kuralları geçmişe de etkilidir. Yani davanın açıldığı andaki kurallara göre görevli olan mahkeme, yeni bir kanun ile görevsiz hâle gelmiş ise ( davanın açıldığı anda görevli olan fakat yeni kanuna göre görevsiz hâle gelen) mahkemece görevsizlik kararı verilmesi gerekir ( Kuru B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı, Cilt 1, İstanbul 2001, s.310).
Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde, yerel mahkemece verilen direnme kararından sonra yapılan kanun değişikliği dikkate alındığında açılmış olan iptal davasının bölge adliye mahkemesinde görülmesi gerekmektedir.
Hâl böyle olunca mahkemece, 6100 sayılı HMK’nın 439/1. maddesinde, 7101 sayılı Kanun’un 60. maddesi ile yapılan değişiklik sonrasında uyuşmazlığın çözümünde bölge adliye mahkemesinin görevli olduğu gözetilerek görevsizlik kararı verilmesi gerekmektedir.
Açıklanan bu değişik gerekçe ile direnme kararının bozulması gerekmiş; bozma nedenine göre davalı vekilinin diğer temyiz itirazları inceleme konusu yapılmamıştır.
SONUÇ: Direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma neden ve kapsamına göre davalı vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanun’un 440-III/4. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 27.09.2018 gününde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.