Etkili Bir Ceza Soruşturması Yürütülmemesi Nedeniyle Yaşam Hakkının Usul Boyutunun İhlal Edilmesi

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü 4/4/2019 tarihinde, Hacı Ahmet Yaşartürk ve Nurdane Yaşartürk (B. No: 2014/850) başvurusunda Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine ve başvuruculara tazminat ödenmesine karar vermiştir.

Olaylar

Başvurucular, olay tarihinde levazım subayı olarak görev yapan ve 28/1/2005 tarihinde şehit olan Teğmen G.Y.nin anne ve babasıdır.

Şırnak’ta Tugay Komutanlığında göreve başlayan Teğmen G.Y. 27/1/2005 tarihinde silahlı terör örgütü mensuplarına karşı yapılacak pusu icrası için zıpkın timlerinden birinin komutanı olarak görevlendirilmiştir. 28/1/2005 günü gece timindeki geçici köy korucularını (korucu) mevzilerinde denetlediği sırada korucu M.A.E. tarafından vurularak olay yerinde şehit düşmüştür. Olay sonrasında Tümen ve Tugay Komutanlıklarınca ayrı idari tahkikatlar yürütülmüş ve raporlar hazırlanmıştır. Bu süreçte timde görevli geçici köy korucuları ile sürece dâhil olan tüm askerî personelin beyanı alınmıştır.

Sulh Ceza Mahkemesinin 28/1/2005 tarihli kararıyla tutuklanan M.A.E. sorgusunda ve yargılama sürecinde verdiği ifadelerde, gece mevzideyken gelenlerin terörist olduğunu zannederek ateş ettiğini belirtmiştir. Sanık M.A.E. hakkında kamu davası açılmıştır. Askerî Mahkemedeki yargılamada görevsizlik kararı verilerek dosyanın Asliye Ceza Mahkemesine gönderilmesine ve tutuklu kaldığı süre ile delillerin toplanmış olduğu gözetilerek sanığın tahliyesine hükmedilmiştir. Askerî Yargıtay görevsizlik kararını onamış, yargılamaya Asliye Ceza Mahkemesinde devam edilmiş ve bu mahkemenin de görevsizlik kararıyla dosya Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmiştir.

Ağır Ceza Mahkemesi 27/3/2012 tarihli kararıyla sanığa taksirle adam öldürme suçunu işlediği kanaatiyle 3 yıl 5 ay 20 gün hapis cezası vermiştir. Başvurucular kararı temyiz etmiş, Yargıtay 25/9/2013 tarihli kararıyla zamanaşımının dolması nedeniyle düşme kararı vermiştir. Öte yandan askerî yetkililer hakkında yürütülen ceza soruşturmasında yargılananlar hakkında Askerî Mahkeme beraat kararı vermiştir. Başvurucunun temyiz istemi reddedilmiş, karar Askerî Yargıtay tarafından onanmış ve kesinleşmiştir.

İddialar

Başvurucular, askerlikle ilgili kriterlere aykırı görevlendirme sonucunda ölüme sebep olunması ve meydana gelen ölüm olayına ilişkin etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedenleriyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Mahkemenin Değerlendirmesi

Başvurucular, tam yargı davası yolunu usulüne uygun şekilde tükettiklerine ilişkin herhangi bir bilgi ve belgeyi Anayasa Mahkemesine sunmadıkları için yaşam hakkının maddi boyutunun ihlal edildiği iddiası başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez bulunmuştur. Başvurucular ceza davasından sonra bireysel başvuruda bulunmuş bu nedenle dosya yaşam hakkının usul boyutu yönünden incelenmiştir.

Devletin yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülüklerinin usule ilişkin boyutu, doğal olmayan her ölüm olayının sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilecek etkili bir soruşturma yürütmeyi gerektirir. Soruşturmada ölüm olayının nedenini veya sorumlu kişilerin belirlenmesi imkânını zayıflatan bir eksiklik, etkili soruşturma yükümlülüğüne aykırılık oluşturabilir.

Somut olayda ekspertiz raporlarında olay yerinden elde edilen on adet boş kovanın sanık ve diğer korucuların silahlarıyla ilişkili olmadığı tespit edilmiştir. Yapılan incelemede kovanlardan beşinin 2006 yılında yine aynı askerî birlikte bir piyade onbaşının kazaen vurularak öldürülmesi olayında da kullanılan tüfeğe ait olduğu belirlenmiştir. Yargılama sürecinde bu tüfeğin başvurucuların oğlunun şehit edildiği tarihte hangi askerî personelin zimmetinde olduğu tespit edilememiştir. Bu belirsizliklerin olayın gerçekleşme koşullarının tespiti açısından soruşturmanın etkililiğini zedelediği göze çarpmaktadır. Yine bu durumla bağlantılı olarak şehidin otopsi raporunda vücuda giren iki adet mermi çekirdeğinin vücuttan çıktığı yönünde tespite yer verildiği hâlde olay yerinden hiçbir mermi çekirdeği elde edilememiştir.

Ağır Ceza Mahkemesi gerekçeli kararında; olay sonrasında toplanan boş kovanlarla daha önceden bölgede bulunan boş kovanların karışmış olabileceği, bölgede bulunan kovanların sanığın silahından atılmadığı tespit edilmesine rağmen sanığın kullandığı kovanların sanık yakınları tarafından toplanmış olabileceği değerlendirmeleriyle söz konusu eksiklikleri gerekçelendirdiği görülmüştür. Bu durumun Ağır Ceza Mahkemesince sanığın silahından çıkan boş kovanların ve mermi çekirdeklerinin olay yerinden elde edilememesinin gerekçesi olarak kabul edilmesinin yaşam hakkının etkili soruşturma yükümlülüğünün gereği olan hassasiyetle bağdaştığını söylemek mümkün değildir.

Tüm bu noktalar birlikte gözetildiğinde teğmenin şehit edilmesinde kullanılan silahın ve bu silahın olay günü kimin kullanımında olduğunun açığa çıkarılmasının maddi gerçeğin ve olayın gerçekleşme şartlarının ortaya konması açısından zorunlu olduğu, tüm bu belirsizlikler giderilmeden olayın aydınlatılamayacağı değerlendirilmiştir.

Başvurucunun yargılamanın tüm aşamalarında ısrarlı ve ayrıntılı biçimde oğlunun kasten öldürüldüğüne yönelik iddiası ve itirazları olmuştur. Olay yeri incelemesine katılan askerî personelden olan bir tanık da olayda kasıt olduğunu düşündüğünü ifade etmiştir. Başvurucunun bu iddiaları ve taleplerine rağmen Ağır Ceza Mahkemesince olay yerinde ve saatinde uygulamalı keşif yapılmaması soruşturmanın etkililiği açısından önemli bir eksiklik olarak dikkat çekmiştir.

Soruşturmanın etkililiğini zedeleyen bir diğer eksiklik ise olay yerinde bulunan koruculardan birinin olayın gerçekleşmesinden önce cep telefonu ile konuştuğuna dair iddiaların tüm yönleriyle araştırılmamasıdır. Olayın gerçekleştiği gün ve ertesi gün olağan dışı sayıda görüşme yapan korucunun kimlerle görüştüğü araştırılmamıştır. Olayın bu yönüyle aydınlatılmaya çalışılmaması etkili soruşturma yürütülmesinin gerektirdiği titizlikle bağdaşmamakta, eksik araştırma nedeniyle suçun nitelendirilmesi değişmekte ve bu nitelendirme sonucunda daha hafif bir suça ilişkin zamanaşımı hükümleri olaya uygulanmaktadır.

Soruşturmanın etkililiği bakımından değerlendirilecek son husus ise soruşturmanın makul süratle tamamlanıp tamamlanmadığıdır. Meydana gelen olayın gerçekleşme şartlarının tespitinin bazı güçlükler arz etmesi nedeniyle yargılamanın uzun zaman alması anlaşılabilir bir durum olmakla birlikte soruşturmadaki hiçbir unsur yargılamanın bu denli uzamasını haklı kılmamaktadır. Olayla ilgili soruşturmanın 8 yıl 7 ayı aşkın bir sürede tamamlanması nedeniyle soruşturma yaşam hakkının gerektirdiği makul süratle yürütülmemiştir.

Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde soruşturmada delilerin toplanması ve muhafazası konusunda önemli bir kısım eksikliklerin var olduğu, soruşturma sonucunda elde edilen delillerin ise soruşturma makamlarının kararlarında kapsamlı ve nesnel bir analize tabi tutulmadığı değerlendirilmiştir. Olaya dair soruşturmanın makul bir sürede tamamlanmadığı gözetilerek olaya ilişkin etkili bir soruşturma yürütülemediği kanaatine varılmıştır.

Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle, Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine ve soruşturmanın makul sürede tamamlanmaması nedeniyle başvuruculara tazminat ödenmesine karar vermiştir.

Kamulaştırılan Taşınmazın Bedel Tespitinde Artışla İlgili İptal Kararı (AYM Kararı)

14 Mayıs 2019 SALI Resmî Gazete Sayı : 30774 

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI 

  1. f) Arazilerde, taşınmaz mal veya kaynağın (...) mevkii ve şartlarına göre ve olduğu gibi kullanılması halinde getireceği net gelirini, 
  2. g) Arsalarda, kamulaştırılma gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre satış değerini
  3. h) Yapılarda, (…) resmî birim fiyatları ve yapı maliyet hesaplarını ve yıpranma payını, 

1) (Değişik: 19/4/20187139/27 md.) Bu fikrada belirtilen unsurlara göre tespit edilen arazi bedelinin yarısını geçmemek ve her bir ölçünün etkisi açıklanmak kaydıyla bedelin tespitinde etkili olacak diğer objektif ölçüleri, 

Esas tutarak düzenleyecekleri raporda bütün bu unsurların cevaplarını ayrı ayrı belirtmek suretiyle ve ilgililerin beyanını da dikkate alarak Sermaye Piyasası Kurulu tarafından kabul edilen değerleme standartlarına uygun, gerekçeli bir değerlendirme raporuna dayalı olarak taşınmaz malın değerini tespit ederler. 

Taşınmaz malın değerinin tespitinde, kamulaştırmayı gerektiren imar ve hizmet teşebbüsünün sebep olacağı değer artışları ile ilerisi için düşünülen kullanma şekillerine göre getireceği kâr dikkate alınmaz. 

Kamulaştırma yoluyla irtifak hakkı tesisinde, bu kamulaştırma sebebiyle taşınmaz mal veya kaynakta meydana gelecek kıymet düşüklüğü gerekçeleriyle belirtilir. Bu kıymet düşüklüğü kamulaştırma bedelidir.” 

  1. İLK İNCELEME 
  2. E.2018/156 Sayılı Başvuru Yönünden 
  3. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü (İçtüzük) hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Recep KÖMÜRCÜ, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Hasan Tahsin GÖKÇAN, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ’in katılımlarıyla 27/12/2018 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle başvurunun yöntemine uygunluğu sorunu görüşülmüştür. 
  4. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Anayasaya aykırılığın mahkemelerce ileri sürülmesi” başlıklı 40. maddesinde Anayasa Mahkemesine itiraz yoluyla yapılacak başvurularda izlenecek yöntem düzenlenmiştir. Maddenin (1) numaralı fıkrasında, bir davaya bakmakta olan mahkemenin bu davada uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görmesi hâlinde veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varması durumunda bu fikrada sayılan belgeleri dizi listesine bağlayarak Anayasa Mahkemesine göndereceği belirtilmiş; anılan fikranın (a) bendinde de “İptali istenen kuralların Anayasanın hangi maddelerine aykırı olduklarını açıklayan gerekçeli başvuru kararının aslı” Mahkemeye gönderilecek belgeler arasında sayılmıştır. Anılan maddenin (4) numaralı fikrasında ise açık bir şekilde dayanaktan yoksun veya yöntemine uygun olmayan itiraz başvurularının Anayasa Mahkemesi tarafından esas incelemeye geçilmeksizin gerekçeleriyle reddedileceği hükme bağlanmıştır
  5. 3. İçtüzükün 46. maddesinin (1) numaralı fikrasının (a) bendinde de itiraz yoluna başvuran mahkemenin gerekçeli kararında Anayasa‘ya aykırılıkları ileri sürülen hükümlerin her birinin Anayasa‘nın hangi maddelerine, hangi nedenlerle aykırı olduğunun ayrı ayrı ve gerekçeleriyle birlikte açıkça gösterilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Yine İçtüzükün 49. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde Anayasa Mahkemesince yapılan ilk incelemede, başvuruda eksikliklerin bulunduğunun tespit edilmesi hâlinde itiraz yoluna ilişkin işlerde esas incelemeye geçilmeksizin başvurunun reddine karar verileceği; (2) numaralı fıkrasında ise anılan (b) bendi uyarınca verilen kararın itiraz yoluna başvuran mahkemenin eksiklikleri tamamlayarak yeniden başvurmasına engel olmadığı belirtilmiştir
  6. Başvuran Mahkeme 2942 sayılı Kanunun 4650 sayılı Kanunun 6. maddesiyle başlığıyla birlikte değiştirilen 11. maddesinin birinci fikrasının 7139 sayılı Kanunun 27. maddesiyle değiştirilen (1) bendinin iptalini talep etmiştir. Başvurunun incelenmesinden başvuru kararında belirtilen itiraz gerekçelerinin genel olarak diğer objektif ölçüler sebebiyle uygulanacak objektif değer artışına sınırlama getirilmesine ilişkin olduğu, 11. maddenin birinci fıkrasının 7139 sayılı Kanunun 27. maddesiyle değiştirilen itiraz konusu (1) bendinin Bu fikrada belirtilen unsurlara göre tespit edilen her bir ölçünün etkisi açıklanmak kaydıyla bedelin tespitinde etkili olacak diğer objektif ölçüleri,bölümünün Anayasanın hangi maddelerine hangi nedenlerle aykırı olduğunun ayrı ayrı ve gerekçeleriyle birlikte açıkça gösterilmediği anlaşılmıştır
  7. 5. Buna göre 6216 sayılı Kanunun 40. maddesinin (1) numaralı fikrasının (a) bendi ile İçtüzükün 46. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendine aykırı olduğu anlaşılan, 2942 sayılı Kanunun 4650 sayılı Kanunun 6. maddesiyle başlığıyla birlikte değiştirilen 11. maddesinin birinci fikrasının 7139 sayılı Kanunun maddesiyle değiştirilen (1) bendinin Bu fıkrada belirtilen unsurlara göre tespit edilen ... her bir ölçünün etkisi açıklanmak kaydıyla bedelin tespitinde etkili olacak diğer objektif ölçüleri,bölümüne yönelik başvurunun 6216 sayılı Kanun‘un 40. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince yöntemine uygun olmadığından esas incelemeye geçilmeksizin reddi gerekir
  8. 6. Açıklanan nedenlerle 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 6. maddesiyle başlığıyla birlikte değiştirilen maddesinin birinci fikrasının 19/4/2018 tarihli ve 7139 sayılı Kanun‘un 27. maddesiyle değiştirilen (1) bendinin
  9. A. Bu fikrada belirtilen unsurlara göre tespit edilen her bir ölçünün etkisi açıklanmak kaydıyla bedelin tespitinde etkili olacak diğer objektif ölçüleri,bölümünün iptaline karar verilmesi talebiyle yapılan itiraz başvurusunun, 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun‘un 40. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince yöntemine uygun olmadığından, esas incelemeye geçilmeksizin REDDİNE
  10. ...arazi bedelinin yarısını geçmemek ve….ibaresinin esasının incelenmesine, 

OYBÍRLİĞİYLE karar verilmiştir. 

  1. B. E.2018/157 Sayılı Başvuru Yönünden 
  2. 7. İçtüzük hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Recep KÖMÜRCÜ, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL ve Yusuf Şevki HAKYEMEZin katılımlarıyla 27/12/2018 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında 2942 sayılı Kanunun 4650 sayılı Kanunun 6. maddesiyle başlığıyla birlikte değiştirilen maddesinin birinci fıkrasının 7139 sayılı Kanunun 27. maddesiyle değiştirilen (1) bendinde yer alan ... arazi bedelinin yarısını geçmemek ve....” ibaresinin iptalinin talep edildiği başvuru dosyasında eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir. 
  3. C. E.2018/158 Sayılı Başvuru Yönünden 
  4. İçtüzük hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Recep KÖMÜRCÜ, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL ve Yusuf Şevki HAKYEMEZ’in katılımlarıyla 27/12/2018 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle başvurunun yöntemine uygunluğu sorunu görüşülmüştür
  5. 9. Başvuran Mahkeme 2942 sayılı Kanunun 4650 sayılı Kanunun 6. maddesiyle başlığıyla birlikte değiştirilen maddesinin birinci fikrasının 7139 sayılı Kanunun 27. maddesiyle değiştirilen (1) bendinin Bu fikrada belirtilen unsurlara göre tespit edilen arazi bedelinin yarısını geçmemek...bölümünün iptalini talep etmiştir. Başvurunun incelenmesinden başvuru kararında belirtilen itiraz gerekçelerinin genel olarak diğer objektif ölçüler sebebiyle uygulanacak objektif değer artışına sınırlama getirilmesine ilişkin olduğu, itiraz konusu kuralda yer alan Bu fikrada belirtilen unsurlara göre tespit edilen ....ibaresinin Anayasa‘nın hangi maddelerine hangi nedenlerle aykırı olduğunun ayrı ayrı ve gerekçeleriyle birlikte açıkça gösterilmediği anlaşılmıştır
  6. 10. Buna göre 6216 sayılı Kanunun 40. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi ile İçtüzük‘ün 46. maddesinin (1) numaralı fikrasının (a) bendine aykırı olduğu anlaşılan, 2942 sayılı Kanun‘un 4650 sayılı Kanunun 6. maddesiyle başlığıyla birlikte değiştirilen 11. maddesinin birinci fikrasının 7139 sayılı Kanunun 27. maddesiyle değiştirilen (1) bendinin Bu fikrada belirtilen unsurlara göre tespit edilen arazi bedelinin yarısını geçmemek ...bölümünde yer alan Bu fikrada belirtilen unsurlara göre tespit edilen ibaresine yönelik başvurunun 6216 sayılı Kanunun 40. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince yöntemine uygun olmadığından esas incelemeye geçilmeksizin reddi
  7. 40. maddnsurlara bizi bedelinin 
  8. 11. Açıklanan nedenlerle 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 6. maddesiyle başlığıyla birlikte değiştirilen maddesinin birinci fıkrasının 19/4/2018 tarihli ve 7139 sayılı Kanunun 27. maddesiyle değiştirilen (1) bendinin Bu fikrada belirtilen unsurlara göre tespit edilen arazi bedelinin yarısını geçmemek...bölümünde yer alan
  9. Bu fikrada belirtilen unsurlara göre tespit edilenibaresinin iptaline karar verilmesi talebiyle yapılan itiraz başvurusunun, 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa 

Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 40. maddesinin (4) numaralı fikrası gereğince yöntemine uygun olmadığından, esas incelemeye geçilmeksizin REDDİNE

  1. B. “arazi bedelinin yarısını geçmemek...ibaresinin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma talebinin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına

OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir

III. BİRLEŞTİRME KARARLAR

  1. 12. 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 6. maddesiyle başlığıyla birlikte değiştirilen 11. maddesinin birinci fikrasının 19/4/2018 tarihli ve 7139 sayılı Kanun’un 27. maddesiyle değiştirilen (1) bendinde yer alan “... arazi bedelinin yarısını geçmemek ve....” ibaresinin iptaline karar verilmesi talebiyle yapılan itiraz başvurusuna ilişkin E.2018/157 sayılı dava ile yine aynı bentte yer alan ... arazi bedelinin yarısını geçmemek ...ibaresinin iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi talebiyle yapılan itiraz başvurusuna ilişkin E.2018/158 sayılı davanın, aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle E.2018/156 sayılı dava ile birleştirilmelerine; esaslarının kapatılmasına, esas incelemenin E.2018/156 sayılı dosya üzerinden yürütülmesine 27/12/2018 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir
  2. IV. ESASIN İNCELENMESİ 
  3. Başvuru kararları ve ekleri, Raportör Fatma KARAMAN ODABAŞI tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü, dayanılan Anayasa kuralları ile bunların gerekçeleri ve diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü
  4. Anlam ve Kapsam 
  5. 14. 2942 sayılı Kanunda taşınmaz malların kamulaştırma usul ve esasları düzenlenmiştir. Kanun‘un 8. maddesinde idarelerin bu Kanuna göre tapuda kayıtlı olan taşınmaz mallar hakkında yapacağı kamulaştırmalarda satın alma usulünü öncelikle uygulamalarının esas olduğu belirtilmiştir. Kanunun 10. maddesinde ise kamulaştırmanın satın alma usulü ile yapılamaması hâlinde idarenin, taşınmaz malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesine müracaat ederek taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespiti ile bu bedelin ödenmesi karşılığında idare adına tesciline karar verilmesini isteyeceği ifade edilmiştir
  6. 15. Kanunun 11. maddesinde de kamulaştırma bedelinin tespiti esasları düzenlenmiştir. Kamulaştırma bedelinin tespitine ilişkin bu esaslar, Kanun‘un 8. maddesi kapsamında kamulaştırmayı yapacak idarece görevlendirilecek kıymet takdir komisyonları tarafından dikkate alınacağı gibi kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili talebiyle dava açılması hâlinde Kanunun 15. maddesi uyarınca mahkemece görevlendirilecek bilirkişi kurulu tarafından da gözetilerek kamulaştırma bedeli tespit edilecektir. Yine Kanunun geçici 6. maddesi uyarınca kamulaştırılmaksızın kamu hizmetlerine ayrılan taşınmazların bedel tespitinde de 11. madde dikkate alınacaktır. 
  7. 16. Anılan maddenin birinci fikrasının (1) bendinde, anılan fikrada belirtilen unsurlara göre tespit edilen arazi bedelinin yarısını geçmemek ve her bir ölçünün etkisi açıklanmak kaydıyla kamulaştırma bedelinin tespitinde etkili olacak diğer objektif ölçülerin esas alınacağı belirtilmiştir. Söz konusu bentte yer alan “...arazi bedelinin yarısını geçmemek ve ...” ibaresi, itiraz konusu kuralı oluşturmaktadır
  8. 17. Arazilerde kamulaştırma bedeli, 11. maddenin birinci fikrasının (f) bendi uyarınca taşınmaz mal veya kaynağın mevkiine ve şartlarına, olduğu gibi kullanılması hâlinde getireceği net gelir ile taşınmazın özelliklerine göre anılan fikrada belirtilen diğer esaslar dikkate alınarak belirlenmektedir. Arazinin net geliri, taşınmazda ağırlıklı olarak yetiştiriciliği yapılan ürünlerin ortalama verim miktarları ile değerlendirme yılındaki ortalama toptan satış fiyatları dikkate alınarak belirlenen gayrisafi gelirden toplam üretim giderlerinin çıkarılması suretiyle tespit edilmektedir. Kapitalizasyon faizi de arazi değerinin bilimsel olarak belirlenmesi bakımından gelirin kapitalizasyonu yöntemi uyarınca arazi bedelinin belirlenmesinde dikkate alınan bir unsur olup arazinin net geliri ile gerçek satış değeri arasındaki oranı ifade etmektedir. Benimsenen bilimsel verilere göre Türkiye genelinde kapitalizasyon faizinin %3 ile %15 oranları arasında uygulandığı ve bu oranın belirlenmesinde taşınmazın sulu veya kuru oluşu, toprak yapısı, verimi, yüzölçümü, meyil oranı, nüfus yoğunluğu, arazinin kıtlığı, yerleşim yerlerine uzaklığı, pazara yakınlığı, tarımsal amaçlı alt yapı olanakları gibi çok çeşitli unsurların dikkate alındığı anlaşılmaktadır. Arazinin m2 birim değeri ise arazinin yıllık net gelirinin kapitalizasyon faizine bölünmesi suretiyle tespit edilmektedir
  9. Söz konusu maddenin birinci fıkrasının (1) bendinde, bedel tespitinde etkili olacak diğer objektif ölçülerin de bazı şartlarla kamulaştırma bedelinin belirlenmesinde esas alinacağı hükme bağlanmıştır. Bu kapsamda kamulaştırmaya konu arazinin emsallerine göre pazarlama veya ulaşım kolaylıkları, ana yollara, il merkezlerine, yerleşim alanlarına yakınlık gibi değerini olumlu yönde etkileyecek birtakım özelliklerinin gözardı edilmemesi ve taşınmazın gerçek değerinin tespiti bakımından bilimsel yöntemle belirlenen bedelin anılan fikranın (1) bendi uyarınca belirli bir oranda artırılması mümkün olabilmektedir

kolaylıkları, ana yo birtakım özelliklerine belirlenen bedelin 

  1. 19. Bu itibarla bedelin tespitinde etkili olacak diğer objektif ölçüler bakımından her bir ölçünün değere etkisinin açıklanması gerektiği Kanunda ifade edildiği gibi bu ölçülerin somut, araziye getirdiği katkı ve değer yönünden açık, objektif, gerekçeli, makul, arazi bedelinin belirlenmesinde etkili olabilecek diğer bir unsur içinde gözetilmemiş olmasının da uygulamada yargı içtihatlarıyla kabul edildiği anlaşılmaktadır
  2. 20. İtiraz konusu kuralın yer aldığı madde gerekçesinde özellikle kamulaştırılan tarım arazilerinin değer takdirinde yöntemine göre hesap edilen bedeli anlamsız kılacak objektif değer artışlarının yapıldığı, objektif ölçüler gerekçe gösterilerek çoğu kez %50-200, hatta %300 oranında artış uygulandığı ifade edilmiştir. Bu kapsamda kural arazilerde diğer objektif ölçülerin uygulanması bakımından oransal bir sınırlama öngörmektedir
  3. 21. Kuralla diğer objektif ölçüler sebebiyle uygulanacak olan artış oranı Kanunun maddesinin birinci fıkrasında belirtilen unsurlara göre tespit edilen arazi bedelinin %50si ile sınırlandırılmış olup bu oranın taşınmazın özelliklerine göre %50 ve daha az oranda uygulanması mümkün iken %50nin üzerinde uygulaması mümkün olmayacaktır
  4. İtirazların Gerekçeleri 
  5. 22. Başvuru kararlarında özetle; kamulaştırma sebebiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerde taşınmazın gerçek bedelinin ödenmesi gerektiği, bedel tespitinde taşınmazın özelliklerine göre değişen objektif değer artışı oranının %50 ile sınırlandırılmasının taşınmazın gerçek değerinin belirlenmesi imkânını ortadan kaldırdığı, kamulaştırmada gerçek bedelin ödenmemesinin mülkiyet hakkının özünü zedelediği, objektif değer artış oranına sınırlama getiren kuralın yürürlüğe girmesinden önce açılan davalar ile sonra açılan davalarda tespit edilen taşınmaz bedelleri arasında ciddi farklar oluşturacağı, bu durumun eşitlik ilkesini ihlal ettiği ve hukuk güvenliği ilkesini zedelediği belirtilerek kuralın Anayasanın 2., 10., 13., 35. ve 46. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür
  6. Anayasaya Aykırılık Sorunu 
  7. 23. Anayasanın 35. maddesinde Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir./ Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.denilmektedir. Anayasanın anılan maddesiyle güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, ekonomik değer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her türlü mal varlığı hakkını kapsamaktadır. Kamulaştırmanın konusunu oluşturan taşınmaz malların mülkiyet hakkının kapsamına dâhil olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır
  8. 24. Mülkiyet hakkı, kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve kanunların öngördüğü sınırlamalara uymak koşuluyla sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve tasarruf etme imkânı veren bir haktır. Bu bağlamda malikin mülkünü kullanma, onun semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması veya mülkünden yoksun bırakılması mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder. Hak sahibinin taşınmazının kamulaştırılması suretiyle mülkünden yoksun bırakılması da mülkiyet hakkına müdahale niteliğindedir
  9. 25. Anayasanın 35. maddesinde mülkiyet hakkının kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurken temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasanın 13. maddesinin de göz önünde bulundurulması gerekmektedir
  10. 26. Anayasanın 13. maddesinde Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
  11. 27. Anayasanın anılan maddesi uyarınca mülkiyet hakkı, Anayasada öngörülen nedenlere bağlı olarak demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmaksızın ancak kanunla sınırlanabilir. Bu bakımdan mülkiyet hakkına getirilen sınırlamalar hakkın özüne dokunamayacağı gibi Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz
  12. 28. Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen sınırlamanın ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye 

elverişli olmasını, gereklilik ulaşılmak istenen amaç bakımından sınırlamanın zorunlu olmasını, orantılılık ise sınırlama ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin bulunması zorunluluğunu ifade etmektedir

  1. 29. Anayasanın kamulaştırmayı düzenleyen 46. maddesinin birinci fikrasında Devlet ve kamu tüzelkişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idarî irtifaklar kurmaya yetkilidirdenilmektedir. Devlet ve kamu tüzel kişileri tarafından yapılabilmesi, kamu yararının bulunması, kamulaştırma kararına ilişkin kanunda gösterilen esas ve usullere uyulması, gerçek karşılığın kural olarak peşin ve nakden ödenmesi kamulaştırmanın anayasal ögeleridir
  2. Anayasanın anılan maddesinde öngörülen kamulaştırma, Anayasanın 35. maddesinde güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkına getirilmiş anayasal bir sınırlamadır. Bu itibarla Anayasanın 46. maddesinde belirtilen kamulaştırmanın anayasal ögelerine uygun bir düzenleme, Anayasanın 35. maddesine aykırılık oluşturmayacaktır
  3. 31. Kamulaştırmanın anayasal ögelerinden biri “gerçek karşılıkolduğundan kamulaştırılan taşınmazın bedeline dair yasal düzenlemelerin Anayasada öngörülen gerçek karşılıkölçütüne uygun olması gerekmektedir. Buna göre kamulaştırılan taşınmazın gerçek bedelinin malike ödenmesi, Anayasanın 35. ve 13. maddeleri kapsamında mülkiyet hakkının ve ölçülülük ilkesinin de bir gereğidir
  4. 32. Kamulaştırma suretiyle taşınmazın bedelsiz olarak veya değerinin altındaki bir bedelle kişinin mal varlığından çıkarılmasının mümkün bulunmaması, kamulaştırmaya konu taşınmazın kamulaştırma bedelinin tespitini etkileyebilecek nitelik ve özellikleri ile bunların kamulaştırma bedeline katkısının gözetilmesini zorunlu kılmaktadır
  5. 33. Arazilerde kamulaştırma bedeli, Kanunun maddesinin birinci fikrasının (f) bendi uyarınca ve anılan fıkrada belirtilen bedel tespitine ilişkin diğer unsurlar da esas alınmak suretiyle belirlenmektedir. Bu kapsamda taşınmaz mal veya kaynağın mevkiine ve şartlarına göre ve olduğu gibi kullanılması hâlinde getireceği net gelir üzerinden bilimsel yöntemle hesaplama yapılmakta; bu aşamaya kadar değerlendirmeye alınmamış, arazinin değerini olumlu veya olumsuz yönde etkileyebilecek somut ve objektif birtakım özelliklerin bulunması hâlinde ise özellikle anılan fikranın (1) bendi kapsamında bunlar da dikkate alınarak kamulaştırma bedeli tespit edilmektedir
  6. 34. İtiraz konusu kural, kamulaştırmaya konu arazinin değeri üzerinde olumlu etkileri bulunan birtakım ölçüler sebebiyle uygulanacak objektif değer artırıcı unsur oranını Kanun‘un 11. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen unsurlara göre tespit edilen arazi bedelinin %50si ile sınırlandırmaktadır. Bu kapsamda kural doğrudan kamulaştırma bedelinin tespiti ile ilgili olup kuralla getirilen sınırlama tespit edilecek kamulaştırma bedelinin tutarını doğrudan etkileyecek niteliktedir
  7. 35. Anayasanın 35. maddesi uyarınca mülkiyet hakkı ancak kamu yararı amacıyla sınırlanabilir. Kamu yararı kavramı, devlet organlarının takdir yetkisini de beraberinde getiren bir kavram olup objektif bir tanıma elverişli olmayan bu ölçütün her somut olay temelinde 

ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Arazilerde kamulaştırma bedelinin tespitinde diğer objektif ölçüler sebebiyle uygulanacak olan objektif değer artırıcı unsur oranını %50 ile sınırlandıran kuralın kamu yararı amacıyla gerçekleştirilen projelerde kamulaştırma maliyetlerinin azaltılması, yatırım bedellerinin düşürülmesi ve bu suretle idarenin kaynaklarının korunması amacıyla düzenlendi ve kamu yararı amacına dönük olduğu anlaşılmaktadır

  1. Arazilerde kamulaştırma bedelinin tespitinde asli değer biçme yönteminin taşınmaz mal veya kaynın mevkiine ve şartlarına göre ve oldu gibi kullanılması hâlinde getireci net gelir üzerinden bilimsel olarak hesaplama yapılması olduğu gözetildiğinde bu şekilde belirlenecek bedel üzerinden diğer objektif ölçüler sebebiyle uygulanacak artış oranının makul, belirli ve öngörülebilir bir seviyede tutulabilmesi ile kamulaştırma maliyetlerinin azaltılması bakımından diğer objektif ölçüler sebebiyle uygulanacak artırım 

oranına oransal bir üst sınır getirilmesinin itiraz konusu kuralın amacını gerçekleştirmeye elverişli olmadığı söylenemez

  1. 37. Öte yandan itiraz konusu kuralla mülkiyet hakkına yalan müdahalenin ölçülülük ilkesi kapsamında gerekli ve orantılı olup olmadığı da incelenmelidir. Kural, kamulaştırılan arazilerde değer artırıcı unsurlar sebebiyle uygulanacak objektif değer artırıcı unsur oranına bir üst sınır getirmek suretiyle bu oranı %50 ile sınırlamaktadır. 7139 sayılı Kanun’un genel gerekçesinde ve itiraz konusu kuralın yer aldığı madde gerekçesinde ifade edildiği üzere objektif değer artışı uygulamasıyla taşınmazın değerinde %100, %200 ve hatta %300lere varan oranlarda artış yapılmasını gerektiren durumlara uygulamada sıklıkla rastlandığı görülmektedir. Bu durumda uygulanacak objektif değer artırıcı unsur oranının %50 ile sınırlandırılması kamulaştırmaya konu taşınmazın somut olarak sahip olduğu, daha önce arazi bedelinin belirlenmesinde etkili olabilecek diğer bir unsur içinde veya kapitalizasyon faiz oranının belirlenmesi sırasında değerlendirilmemiş, taşınmaza olumlu yönde katkı ve değer sağlayan unsurların olması gerektiği oranda ve ölçüde kamulaştırma bedelinin tespitinde dikkate alınmaması sonucunu doğuracaktır. Kamulaştırmada gerçek karşılığın malike ödenmesi gerekliliği karşısında araziyi emsallerine göre daha değerli kılan olumlu özelliklerinin önemli ölçüde bedele yansıtılmasını engelleyebilecek şekilde oransal sınırlama öngörülmesinin gerekli olduğu söylenemeyeceği gibi öngörülen sınırlama olağan koşullarda %50nin üzerinde objektif değer artışı uygulanması gereken taşınmazlar yönünden kamulaştırmada gerçek bedelin tam olarak tespitini ve malike ödenmesini engelleyeceğinden kamu yararı ile malikin mülkiyet hakkı arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi malik aleyhine bozmaktadır. Bu yönüyle kural ölçülülük ilkesine aykırıdır
  2. 38. Anayasanın 46. maddesinde öngörülen anayasal ögelerden birinin bulunmaması kamulaştırma işlemini Anayasaya aykırı hâle getireceği gibi Anayasanın 35. maddesi ile korunan ve sınırları belirtilen mülkiyet hakkına da aykırılık oluşturur. Bu çerçevede kamulaştırma bedelinin tespitinde kamulaştırmanın anayasal ögelerinden biri olan gerçek karşılığa ulaşılmasını engelleyen, mülkiyet hakkının ölçüsüz biçimde sınırlandırılmasına neden olan kural Anayasanın 13., 35. ve 46. maddelerine aykırıdır
  3. 39. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa‘nın 13., 35. ve 46. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir

Kural, Anayasanın 13., 35. ve 46. maddelerine aykırı görülerek iptal edildiğinden ayrıca Anayasanın 2. ve 10. maddeleri yönünden incelenmesine gerek görülmemiştir

  1. İPTALİN DİĞER KURALLARA ETKİSİ 
  2. 40. 6216 sayılı Kanunun 43. maddesinin (4) numaralı fikrasında başvurunun; kanunun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü‘nün sadece belirli madde veya hükümleri aleyhine yapılmış olup da bu madde veya hükümlerin iptalinin kanunun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün diğer bazı hükümlerinin veya tamamının uygulanamaması sonucunu doğurması hâlinde keyfiyeti gerekçesinde belirtilmek şartıyla Anayasa Mahkemesince, uygulama olanağı kalmayan kanunun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün söz konusu öteki hükümlerinin veya tümünün iptaline karar verilebileceği öngörülmektedir
  3. 41. 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 6. maddesiyle başlığıyla birlikte değiştirilen 11. maddesinin birinci fikrasının 19/4/2018 tarihli ve 7139 sayılı Kanunun 27. maddesiyle değiştirilen (1) bendinde yer alan ... arazi bedelinin yarısını geçmemek ..” ibaresinin iptali nedeniyle uygulanma olanağı kalmayan, aynı bentte yer alan Bu fikrada belirtilen unsurlara göre tespit edilen...ibaresinin de 6216 sayılı Kanunun 43. maddesinin (4) numaralı fikrası gereğince iptali gerekir
  4. YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI TALEBİ 
  5. 42. Başvuru kararında özetle; iptali talep edilen kanun hükmünün uygulanmasının sonradan giderilmesi güç ve imkânsız durumların veya zararların ortaya çıkmasına neden olacağı ileri sürülerek iptali talep edilen hükmün yürürlüğünün durdurulması talep edilmiştir

4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 6. maddesiyle başlığıyla birlikte değiştirilen 11. maddesinin birinci fıkrasının 19/4/2018 tarihli ve 7139 sayılı Kanunun 27. maddesiyle değiştirilen (1) bendinde yer alan “… arazi bedelinin yarısını geçmemek...ibaresine yönelik yürürlüğün durdurulması talebinin, koşulları oluşmadığından REDDİNE 10/4/2019 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir

VII. HÜKÜM 

4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 24/4/2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanunun 6. maddesiyle başlığıyla birlikte değiştirilen 11. maddesinin birinci fıkrasının 19/4/2018 tarihli ve 7139 sayılı Kanunun 27. maddesiyle değiştirilen (1) bendinde yer alan

  1. A. ...arazi bedelinin yarısını geçmemek ve....” ibaresinin Anayasaya aykırı olduğuna ve İPTALİNE
  2. B. ...arazi bedelinin yarısını geçmemek ve...ibaresinin iptali nedeniyle uygulanma olanağı kalmayan, aynı bentte yer alan Bu fikrada belirtilen unsurlara göre tespit edilen...ibaresinin de 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 43. maddesinin (4) numaralı fikrası gereğince İPTALİNE, 

10/4/2019 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi. 

EŞİNİN ANNESİNE ” GAVUR” DİYEREK HAKARET EDİLMESİ BOŞANMA SEBEBİDİR

YARGITAY 2.HUKUK DAİRESİ
ESAS NO:2016/7917
KARAR NO:2017/9746
KARAR TARİHİ:20.09.2017
MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı kadın tarafından boşanma davasının reddine yönelik temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Yapılan yargılama ve toplanan delillerden, davalı erkeğin davacı kadının annesine “gavur” diyerek hakaret ettiği anlaşılmaktadır. Bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, boşanmaya (TMK m. 166/1) karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile davacı kadının boşanma davasının reddi doğru bulunmamıştır.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oy birliğiyle karar verildi. 20.09.2017

Muaccel olmayan akdi avukatlık ücretinin tahsili için müvekkili aleyhine icra takibi başlatan avukatın azli

 

“…azil tarihinden evvel yapılan takibin davalıların güvenini zedeleyip zedelemediği hususu ile azil tarihi itibariyle ücret istenen dosyanın kesinleşip kesinleşmediği hususu değerlendirilmediği gibi, asıl ve birleşen dosyadan oluşan davada birinin kesinleşmemesinin ücret isteme yönünden diğerine sirayet edip etmeyeceği hususları hiç tartışılmamıştır. Ayrıca mahkemece, benimsenen raporda akdi ücretin tahsiline yönelik yapılan takibin güven zedelemeyeceği belirtilse de muaccel olmayan bir ücretin istenmesinin taraflar arasındaki güveni zedeleyeceği açıktır.”

13. Hukuk Dairesi
2017/1621 E.
2020/4347 K

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalılar avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.
KARAR
Davacı, avukat olduğunu, davalıların vekili sıfatıyla hareket ettiği Silivri 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2010/56 esas sayılı dosyasının Silivri 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2010/73 esas sayılı dosyası ile birleştiğini, birleşen bu dosyalardan Silivri 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2010/56 esas sayılı asıl dosyanın feragat nedeniyle kesinleştiğini ve ilgili dosyada karşıyan vekalet ücretini haksız azledildiği için tahsil edemediğini ve alacağın tahsili amacıyla başlattığı takibe haksız itiraz edildiğini ileri sürerek, itirazın iptali ile takibin devamına ve borçluların %20’den az olmamak üzere icra inkar tazminatına mahkum edilmesini istemiştir.
Davalılar, davacının bu takipten evvel defalarca haklarında icra takibi yaptığını, haklı olarak azlettiklerini, haklı azil halinde ücretin ödenmeyeceğini, kaldı ki, ilgili dosya kesinleşmediğinden ücret isteme zamanının muaccel olmadığını savunarak, davanın reddini dilemişlerdir.
Mahkemece, davanın kabulü ile takibin kaldığı yerden devamına, icra inkar tazminat talebinin ise reddine karar verilmiş; hüküm, davalılar tarafından temyiz edilmiştir.
1-Dosyanın incelenmesinde; kararın 12.07.2016 tarihinde verildiği, davalılar vekiline tebliğin 18.08.2016 tarihinde yapıldığı ancak, yapılan tebligatın komşusu olduğundan bahisle muhtara bildirilerek ve telefonla haber verilmek suretiyle yapıldığı, oysa ki, muhtar ile davalılar vekilin aynı binada olmadığı ve telefonla haber vermenin tebligat kanuna uygun olmadığı nazara alındığında yapılan tebligatın geçersiz olduğu anlaşılmıştır. Davalılar vekili de tebliğden adli tatil dönüşü itibariyle haberdar olduğunu iddia ederek 06.09.2016 tarihinde kararı temyiz etmiştir. Davalılar vekilinin öğrenme tarihine ilişkin beyanının aksi ispatlanamadığına göre temyiz isteminin süresinde olduğunun kabulü gerekir. O halde, mahkemece verilen 09.11.2016 tarihli ek kararın usul ve yasaya aykırı olması nedeniyle anılan ek kararın kaldırılarak davalılar vekilin temyiz isteminin incelenmesi gerekmiştir.
2-Davacı, davalılarnın vekili olarak takip ettiği asıl dosyanın kesinleştiğini ve haksız azledilmesi nedeniyle ilgili dosyada hükmedilen karşı yan vekalet ücretini tahsil edemediğini ileri sürerek takibe yapılan itirazın iptalini istemiştir. Davalılar ise azlin haklı olduğunu, haklı azil halinde davacının ücret isteme hakkının olmadığını, kaldı ücret istenen dosyanın kesinleşmediğinden alacağında muaccel olmadığını savunmşlardır. Mahkemece, alınan raporda benimsenmek suretiyle işin yapılması ile ilgili davacı avukatın herhangi bir kusur ve ihmalinin olduğunun davalılarca ispatlanamaması nedeniyle azlin haksız olduğu ve ilgili dosyanın davalılarca kesinleştirilmediği gerekçesi ile avukatın ücrete hak kazandığı kabul edilerek davanın kabulüne karar verilmiştir.
Avukatlık Kanununun, 174. maddesinde, “Avukatın azli halinde ücretin tamamı verilir. Şu kadar ki, avukat kusur veya ihmalinden dolayı azledilmiş ise ücretin ödenmesi gerekmez.” hükmü mevcut olup, bu hükme göre azil işleminin haklı nedene dayandığının kanıtlanması halinde müvekkil Avukata vekalet ücreti ödemekle yükümlü değildir. Dairemizin kökleşmiş içtihatlarına göre haklı azil halinde ancak azil tarihi itibariyle sonuçlanıp, kesinleşen işlerden dolayı vekalet ücreti talep edilebilir. Buna karşılık haksız azil halinde ise avukat, hangi aşamada olursa olsun, üstlendiği işin tüm vekalet ücretini talep etme hakkına sahiptir.
Avukatlık Kanununun 171/1 maddesinde düzenlenen “Avukat üzerine aldığı işi kanun hükümlerine göre ve yazılı sözleşme olmasa bile sonuna kadar takip eder.” ve “Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi”nin 2. maddesinde düzenlenen “…avukatlık ücreti, kesin hüküm elde edilinceye kadar olan dava, iş ve işlemler ücreti karşılığıdır.” hükümleri gereğince de avukat, aksine sözleşme yoksa, işi sonuna kadar takip edip sonuçlandırmadan ücretini talep edemez. (Bkz. Aynı doğrultuda HGK. 23.3.1983 4/562-156; HGK. 3.7.1987 3/92-599; 13. HD. 2005/15433 E. 2008/3694 K.; 13. HD.2008/6280 E. 2008/11580 K.) Ancak haksız azil halinde avukatın işe devam etme olanağı mevcut olmadığından, avukat, azil tarihi itibariyle muaccel olan akdi ve karşı yan vekalet ücreti alacağının ödetilmesini talep edebilir. Öte yandan vekalet ilişkisi bir bütün olup, vekaletten azil taraflar arasındaki tüm dava ve takiplere sirayet eder. Zira, azil yapılmış olmakla vekalet akdinin en önemli unsurlarından olan “güven ilişkisi” de sona ermektedir.
Bu açıklamalardan sonra dava konusu olaya bakacak olursak; eldeki dava ve icra takibinden evvel davacı avukatın ilk olarak davalılar aleyhine Silivri 2. İcra Müdürlüğü’nün 2011/2570 esas sayılı dosyası ile aynı davaya ilişkin olarak 24.03.2010 tarihli ücret sözleşmesinden kaynaklı akdi ücreti için icra takibinde bulunduğu,takip tarihinin 17.05.2011 olup bu takipten haberdar olan davalıların görülen luzum üzerine davacı avukatı 16.06.2011 tarihinde azlettikleri, daha sonra ilgili dosyada yalnızca sözleşme ücretinin ödenmesinin 22.11.2011 tarihinde harici sulh ile çözüme kavuşturulduğu, bu çözüm sonrası ise avukatın karşıyan ücretinin ödenmesi ile ilgili birden fazla takibe geçtiği anlaşılmaktadır. Her ne kadar mahkemece, davacı avukatın kusur ve ihmalinin kanıtlanamaması ve ücret istenen dosyanın davalılarca kesinleştirilmemesi sebebi ile davanın kabulüne karar verilmiş ise de; ilgili kararda azil tarihinden evvel yapılan takibin davalıların güvenini zedelip zedelemediği hususu ile azil tarihi itibariyle ücret istenen dosyanın kesinleşip kesinleşmediği hususu değerlendirilmediği gibi, asıl ve birleşen dosyadan oluşan davada birinin kesinleşmemesinin ücret isteme yönünden diğerine sirayet edip etmeyeceği hususları hiç tartışılmamıştır. Ayrıca mahkemece, benimsenen raporda akdi ücretin tahsiline yönelik yapılan takibin güven zedelemeyeceği belirtilse de muaccel olmayan bir ücretin istenmesinin taraflar arasındaki güveni zedeleyeceği açıktır. Ne var ki, ilgili raporda bilirkişilerce akdi ücretin muaccel olup olmadığı da hiç tartışılmamıştır. Bu durumda, alınan rapor hüküm kurmaya elverişsizdir. O halde mahkemece, avukatlık ücreti konusunda uzman 3 kişilik bilirkişi kurulundan yeni bir rapor alınmalı ve özellikle Silivri 2. İcra Müdürlüğü’nün 2011/2570 esas sayılı dosyasında akdi ücretin muaccel olup olmadığı 24.03.2010 tarihli avukatlık ücret sözleşmesinde hüküm bulunuyorsa bu hükme göre, bulunmuyorsa AAÜT 171/1 maddesi gereği işin bitiminde ücretin istenebileceği nazara alınarak işin bitip bitmediğini belirlenmeli, yapılacak bu belirlemeye göre azil haklı bulunursa ve azil tarihinde ücret talep edilen dosya kesinleşmedi ise davacının ücrete hak kazanamayacağı kabul edilmeli, akdi ücretin muaccel olması halinde azil haksız olacağından dosya hangi aşamada olursa olsun haksız azil halinde kesinleşmemiş işlerden de karşıyan ücreti istenebileceği yönündeki kökleşmiş içtihatlarımız da dikkate alınarak, bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
SONUÇ: Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle, temyiz talebinin reddine ilişkin 09.11.2016 tarihli ek kararın kaldırılmasına, ikinci bentte açıklanan nedenlerle temyiz edilen hükmün davalılar yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde davalılara iadesine, HUMK’nun 440/I maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 08/06/2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.

EŞ HAKKINDA ASILSIZ ŞİKAYETTE BULUNMA BOŞANMA SEBEBİDİR

YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO:2016/25629
KARAR NO:2017/4166
KARAR TARİHİ:11.04.2017
MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davalı-karşı davacı erkek tarafından temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma
için belirlenen 11.10.2016 günü temyiz eden davalı-karşı davacı … geldi. Vekilleri gelmedi. Karşı taraf davacı-karşı davalı … ve vekili gelmedi. Gelenin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Yapılan yargılama ve toplanan delillerden, davacı- karşı davalı kadının eşi hakkında asılsız şikayette bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davalı-karşı davacı erkek dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, davalı-karşı davacı erkeğin boşanma davasının kabulü ile
boşanmaya karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile erkeğin davasının reddi doğru bulunmamıştır.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre, yeniden hüküm kurulması gerekli hale gelen davacı-karşı davalının boşanma davası ve fer’lilerine yönelik temyiz itirazları ile sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oy birliğiyle karar verildi. 11.04.2017

KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİNDEN KAYNAKLANAN TAZMİNAT İSTEMİ

Özet: Mahkemece bilirkişilerden alınacak ek rapor ile davacılara ait her bir bağımsız bölüm ile ilgili teslim tutanaklarına göre tutanak içeriği ve tarihlerinin araştırılıp, eksiksiz ve kusursuz teslim aldığına dair beyan varsa davacılara ait bağımsız bölümler yönünden eksik iş bedeli ve açık ayıp giderim bedelinin istenemeyeceğinin gözetilmesi, ortak alanlar ile ilgili arsa payları oranında eksik işler ve gizli ayıp giderim bedelinin hesaplattırılması, incelenecek tutanaklara göre eksiklerle ilgili talepler saklı tutulup dava açılabilecek ise değerlendirme tarihinin teslimden itibaren dava açılması için gereken makul süre, gizli ayıplarla ilgili ise ortaya çıktığı tarihten itibaren dava açılması için gereken makul süreye göre belirlenmesi, gizli ayıplarla ilgili davacılara ait dairelerdeki gizli ayıpların giderim bedelinin değerlendirme tarihi olarak gizli ayıpların ortaya çıktığı tarihten itibaren dava açılması için gereken makul süredeki rayiç bedellere göre hesaplattırılması gerekirken eksik inceleme ile karar verilmesi doğru olmamış, hükmün bozulması gerekmiştir. 
Yargıtay 15. Hukuk Dairesi
E: 2018/1263 
K: 2018/4162
K.T.: 31.10.2018
Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün duruşmalı olarak temyizen tetkiki davalılar vekili tarafından istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen günde taraf vekilleri yapılan tebligata rağmen gelmediklerinden incelemenin evrak üzerinden yapılmasına karar verildikten ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan sonra dosyadaki kağıtlar okundu işin gereği konuşulup düşünüldü:
– K A R A R –
Dava, kat karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanan tazminat talebine ilişkin olup mahkemece davanın kabulüne dair verilen karar davalılar tarafından temyiz edilmiştir.
1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.
2- Davacılar davalarında, arsa sahibi olan murisleri ile davalı … İnşaat arasında kat karşılığı inşaat sözleşmesi düzenlendiğini, inşaatın tamamlanmasından önce davalı … İnşaat’ın da, … İnşaat ile birlikte müteahhit olarak projeye katıldığını, sözleşmeden kaynaklanan müteahhidin sorumluluklarını diğer davalı …’in de müşterek ve müteselsilen kefil olarak paylaşmayı taahhüt ettiğini, tamamlanarak teslim edilen dairelerin tamamında ve ortak alanlarda eksiklikler ve ayıplı imalâtlar bulunduğunu, bu nedenle kiracı bulmakta zorlandıklarını, kiraya verdikleri dairelerini de rayicin altında kiraya vermek zorunda kaldıklarını, giderilmesi zorunlu olan bazı eksiklikleri kendilerinin tamamladıklarını, müteahhidin sorumluluğundan kaynaklanan bu eksiklik ve ayıplar sebebiyle fazladan aidat ödemek zorunda kaldıklarını, sığınak olarak inşa edilmesi gereken bölümün tamamlanmaması sebebiyle belediyeye ceza ödemek zorunda kaldıklarını, bugüne kadar satmış oldukları tüm taşınmazlarını rayicin altında bir fiyatla satarak zarara uğradıklarını açıklayarak davalıların eksik, ağır kusurlu ve ayıplı olarak inşa ettikleri site sebebiyle ve fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, … adına 15.000,00 TL, … adına 15.000,00 TL ve … adına 15.000,00 TL olmak üzere toplamda 45.000,00 TL maddi tazminatın davalılardan tahsiline karar verilmesini istemişler, yargılama sırasında taleplerini ıslah ederek 312.148,00 TL’ye çıkarmışlardır.
Davalılar savunmalarında, davaya konu edilen ayıplı ve eksik olduğu iddia olunan işlerle ilgili site yönetimleri tarafından tespitler yapıldığını ve kendileri tarafından bu tespitlere husumet bakımından itiraz olunduğunu, davaya konu dairelerin tamamlandığını, 08.01.2007 tarihinde davacıların imzalarını taşıyan tutanaklarla teslim edildiğini, tutanakta ayıpsız ve kusursuz teslim alındığı konusunda açık ve net ifadenin mevcut olduğunu, o tarihten itibaren fiilen kullandıklarını ve yapı kullanma izin belgesinin de alındığını, eksik ve ayıp olduğu iddia olunan hususların bir çoğunluğunun olağan kullanım sonucu oluşan haller olduğunu, davaya konu hususlar bakımından gizli ayıba ilişkin hükümlerin uygulanma imkânı bulunmadığını, açık ayıp yani çıplak gözle bakıldığında anlaşılacak nitelikte olan ayıp hükümlerinin uygulanabileceğini, bu durumda da talep hakkının zamanaşımı nedeniyle sona erdiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini istemişlerdir.
Mahkemece alınan bilirkişi raporlarına göre davanın kabulüne karar verilmiştir.
Taraflar arasındaki akdî ilişki eser sözleşmelerinin bir türü olan kat karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanmakta olup sözleşme tarihi itibariyle yürürlükte olan 818 sayılı BK 355 ve devamı maddelerine göre yüklenici imal ettiği şeyi özenle ve sözleşmedeki amacına uygun ifa etmekle yükümlüdür.Yine 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 362/3. maddesi ”Yapılan şeydeki kusur, sonradan meydana çıkarsa iş sahibi, vakıf olur olmaz keyfiyeti müteahhide haber vermeye mecburdur. Aksi takdirde iş sahibi kabul etmiş sayılır.” hükmünü içermektedir. Yüklenicinin iş sahibine olan borçlarına aykırı olarak, imalini yüklendiği eserin ayıplı olması durumunda; iş sahibi, açık ayıplarda BK’nın 359, gizli ayıplarda ise 362. maddeleri hükümlerine uygun olarak ihbarda bulunduğu takdirde, aynı Kanun’un 360. maddesinde tanınan hakları kullanabilir. Eksik iş, sözleşme ve eklerine göre yapılması kararlaştırıldığı halde tam yapılmayan iştir. Ayıplı eser sözleşmede kararlaştırılan vasıfları veya olmasından vazgeçilmez bazı vasıfları taşımayan eserdir. Diğer anlatımla ayıp, bir malda ya da eserde sözleşme ya da yasa hükümlerine göre normal olarak bulunması gereken niteliklerin bulunmaması ya da bulunmaması gereken bozuklukların bulunmasıdır. Ancak, kasten sakladığı bozukluklarla, usulüne uygun yapılan gözden geçirmede fark edilemeyecek ayıplar için yüklenicinin sorumluluğu devam eder. Eğer, meydana getirilen eserin, teslim alındığı sırada usulüne uygun yapılan gözden geçirme ile var olan bozukluğu görülmemişse, ortada gizli bir ayıbın olduğu kabul edilir. Açık ayıplar, eserin tesliminden sonra, işlerin olağan akışına göre imkân bulunur bulunmaz bizzat yapılan veya uzmanına yaptırılan gözden geçirme sonucu saptanınca, uygun sürede (BK m.359); gizli ayıplar da ortaya çıkar çıkmaz, gecikmeksizin yükleniciye bildirilmelidir (BK m. 362/III ). Ayıp bildirimi süresinde yapılmadığı takdirde iş sahibi bu ayıbı örtülü olarak kabul etmiş sayılır. Eksik işler bedeli ise ihbar koşuluna ve ihbar süresine bağlı olmaksızın teslim tarihinden itibaren kural olarak beş yıllık zamanaşımı süresinde (BK m. 126/son ) talep edilebilir. Ancak eksikler için bedel hesabında teslimden itibaren geçecek makul süre dikkate alınarak değerlendirme yapılması gerekir. Eğer eser iş sahibinin beklediği amacı karşılamıyorsa kural olarak ayıplı yapıldığı kabul edilir. Ayıp ihbarının yazılı olarak yapılması zorunlu olmayıp süresinde ayıp ihbarının yapıldığı her türlü delille ve tanık beyanıyla dahi kanıtlanabilir. Yine ayıp bedelinin de ayıbın ortaya çıktığından itibaren geçecek makul süre dikkate alınarak hesaplanması gerekir.
Somut olayda davalı taraf davacılara ait tüm bağımsız bölümleri değişik tarihli tutanaklarla teslim ettiğini, bu tutanaklara göre davacıların dairelerini eksiksiz ve kusursuz olarak teslim aldıklarını ve bu tutanaklara göre zamanaşımının dolduğunu ileri sürmüş ise de mahkemece bu tutanaklar incelenip içerikleri tartışılmamış, zamanaşımı defi yönünden de bir değerlendirmede bulunulmamıştır. Yukarıda açıklanan genel kural ve ilkelere göre mahkemece bilirkişilerden alınacak ek rapor ile davacılara ait her bir bağımsız bölüm ile ilgili teslim tutanaklarına göre tutanak içeriği ve tarihlerinin araştırılıp, eksiksiz ve kusursuz teslim aldığına dair beyan varsa davacılara ait bağımsız bölümler yönünden eksik iş bedeli ve açık ayıp giderim bedelinin istenemeyeceğinin gözetilmesi, ortak alanlar ile ilgili arsa payları oranında eksik işler ve gizli ayıp giderim bedelinin hesaplattırılması, incelenecek tutanaklara göre eksiklerle ilgili talepler saklı tutulup dava açılabilecek ise değerlendirme tarihinin teslimden itibaren dava açılması için gereken makul süre, gizli ayıplarla ilgili ise ortaya çıktığı tarihten itibaren dava açılması için gereken makul süreye göre belirlenmesi, gizli ayıplarla ilgili davacılara ait dairelerdeki gizli ayıpların giderim bedelinin değerlendirme tarihi olarak gizli ayıpların ortaya çıktığı tarihten itibaren dava açılması için gereken makul süredeki rayiç bedellere göre hesaplattırılması, zamanaşımı defi ile ilgili olarak eksik işler ve açık ayıplarda teslimden tarihten itibaren 5 yıl, yüklenicinin kasıt yada ağır kusuruyla ayıplı imalât yapması ile ilgili 10 yıllık zamanaşımı sürelerini gözeterek bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile karar verilmesi doğru olmamış, bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davalıların diğer temyiz itirazlarının reddine, 2. bentte açıklanan nedenlerle kararın temyiz eden davalılar yararına BOZULMASINA, Yargıtay duruşmasında vekille temsil edilmediğinden davalılar yararına vekâlet ücreti takdirine yer olmadığına, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalılara geri verilmesine, karara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteminde bulunulabileceğine 31.10.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Cumhurbaşkanına hakaret beraat

YARGITAY 16. Ceza Dairesi

2019/11074 E.

2020/2040 K.

….
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde: Sanığın sübutu kabul edilen facebook adlı sosyal paylaşım sitesinde 16/07/2016 tarihinde, “bir de sokaklara dökülün diyor reis; bu kez sokağa çıkma yasağına uyuyorum. Şimdi git eline beline silah dolayıp üzerimize saldığın askerlerin korusun seni. Militarizm senin taktiğindi. Tabi senaryoda olur mu olur…Darbeye izin vermedik çünkü biz güçlüyüz bizi seçin kafası bu halka cazip gelir” şeklindeki paylaşımlarının, rahatsız edici olduğu görülse de siyasi içeriği itibariyle, iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici nitelik taşımaması nedeniyle demokratik toplumda siyasi kişiliklerden beklenen hoşgörü kapsamında değerlendirilmesi gereken ağır eleştiri olarak kabul edilmesinde hukuki isabetsizlik bulunmadığından kanun yararına bozma isteminin 1 numaralı talep yönünden reddine,

Ancak hüküm, iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir.(TCK Madde 225/1) Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir.(TCK Madde 225/2) Yargılama neticesinde sübutu kabul edilen eylemin, iddianamede unsurları gösterilen suçu değil ve fakat bir başka suçu oluşturduğu kanaatine varılmış ise eylemin vasfen ikiye bölünerek bir vasfı yönünden beraat, diğer vasfı yönünden de bir başka karar verilemeyeceği gözetilmeden Cumhurbaşkanına hakaret suçundan sanığın beraatine karar verilip ayrıca aynı eylemin Türk Ceza Kanununun 301.maddesi kapsamında kaldığı gerekçesi ile ikinci kez yargılama sonucunu doğuracak biçimde suç duyurusunda bulunulmasında hukuki isabet bulunmamakla, kanun yararına bozma isteminin 2 numaralı talep yönünden kabulüne karar verilmiştir.
V-SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle;
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma isteminin;
1 numaralı bozma istemi yönünden REDDİNE;
2 numaralı bozma istemi yönünden kabulü ile Düzce 3. Asliye Ceza Mahkemesinin 08.05.2018 tarihli ve 2017/529 esas, 2018/343 sayılı kararının 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309/4-c. maddesi uyarınca aleyhe tesir etmemek ve yeniden yargılanmamak üzere KANUN YARARINA BOZULMASINA, dosyanın gereği için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 13.03.2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

KİRA SÖZLEŞMESİNDE KİRAYA VERENİN BİRDEN FAZLA OLMASI HALİNDE

Özet: Mahkemece, sözleşmede kiraya verenlerin iki kişi olduğu, bunlardan sadece biri tarafından davanın açıldığı, davacının payı oranında kira bedelinin tespitini isteyebileceği hususu da gözetilerek 01.12.2014 tarihinde başlayan dönem için davacı kiraya verenin hissesine düşen miktarda kira bedelinin endeks uygulanması suretiyle artırılarak tespitine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru değildir.
T.C.
Yargıtay
3. Hukuk Dairesi
E: 2017/4006 K: 2018/10295 K.T.: 18.10.2018
Taraflar arasındaki kira bedelinin tespiti davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı; davalı kiracının son dönemde aylık 3.000 TL kira bedeli ödediğini, emsallere göre kira bedelinin düşük kaldığını ileri sürerek, 01.12.2014 tarihinden itibaren aylık kira bedelinin 15.000 TL olarak tespitini istemiştir.
Davalı; davacının tek başına dava açamayacağını, davanın süresinde açılmadığını savunarak, davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece; sözleşmede artış şartının belli olmadığı, 1.12.2014 dönemi için açılan davanın süresinde olmadığı, 1.12.2015 dönemi için ise dava tarihi itibarı ile endeks uygulama imkanı olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Türk Borçlar Kanun’unun 345. maddesi gereğince, kira bedelinin belirlenmesine ilişkin dava her zaman açılabilir. Ancak, bu dava, yeni dönemin başlangıcından en geç otuz gün önceki bir tarihte açıldığı ya da kiraya veren tarafından bu süre içinde kira bedelinin artırılacağına ilişkin olarak kiracıya yazılı bildirimde bulunulmuş olması koşuluyla, izleyen yeni kira dönemi sonuna kadar açıldığı takdirde, mahkemece belirlenecek kira bedeli, bu yeni kira döneminin başlangıcından itibaren kiracıyı bağlar. Sözleşmede yeni kira döneminde kira bedelinin artırılacağına ilişkin bir hüküm varsa, yeni kira döneminin sonuna kadar açılacak davada mahkemece belirlenecek kira bedeli de, bu yeni dönemin başlangıcından itibaren geçerli olur.
Taraflar arasında imzalanan 01.12.2012 başlangıç tarihli ve 1 yıl süreli kira sözleşmesinin varlığı konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Sözleşmeyi kiraya veren olarak davacı ile dava dışı …… imzalamışlardır. Sözleşmenin özel şartlar 7. maddesinde; yıllık kira artışının % … oranında olacağı kararlaştırılmış ve oran belirtilmemiştir. Sözleşmede yıllık yapılacak artış oranı belli değil ise de, kirabedelinin artırılacağı hususunda tarafların iradesinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Sözleşmede yeni kiradöneminde kira bedelinin artırılacağına ilişkin hüküm olması nedeniyle davacının 21.11.2014 tarihinde açtığı dava ile 01.12.2014 tarihinden itibaren kira bedelinin tespitini istemesinde bir usülsüzlük bulunmamaktadır. Mahkemece, sözleşmede kiraya verenlerin iki kişi olduğu, bunlardan sadece biri tarafından davanın açıldığı, davacının payı oranında kira bedelinin tespitini isteyebileceği hususu da gözetilerek 01.12.2014 tarihinde başlayan dönem için davacı kiraya verenin hissesine düşen miktarda kira bedelinin endeks uygulanması suretiyle artırılarak tespitine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru değildir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, davacının temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 18.10.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

MURİS MUVAZAASINA DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİL

Özet: Uyuşmazlıkta; mirasbırakanın dava konusu taşınmazları dışında başka taşınmazlarının da bulunduğu, bu taşınmazları mirasçılarına bıraktığı, hatta tüm mirasçıların katılımı ile anılan taşınmazların … 1. Noterliği’nin 11.03.1976 tarihli miras taksim sözleşmesine konu edildiği. Temlik ve murisin ölüm tarihi üzerinden çok uzun süre geçmesinin eldeki davada olduğu gibi ispat hukuku açısından sorunlar doğurduğu, akitte gösterilen bedel ile keşfen saptanan gerçek değer arasındaki farkın da tek başına temlikin muvazaalı olduğunu göstermeyeceği bir bütün halinde değerlendirildiğinde mirasbırakan tarafından yapılan temlikin mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur. Tenkis yönünden de; mirasbırakanın ölüm tarihine göre Eski Medeni Kanun mirasbırakanın saklı pay kurallarını etkisiz kılma amacının aranması gerektiği ve yukarıda yer verilen açıklamalar uyarınca böyle bir amacın da kanıtlanamadığı anlaşılmıştır. 
T.C.
Yargıtay
1. Hukuk Dairesi
E: 2015/14427 K: 2018/14084 K.T.: 06.11.2018
MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
DAVA TÜRÜ : TAPU İPTALİ – TESCİL- TENKİS
Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil, tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 06.11.2018 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı vekili Avukat … ile temyiz edilen davacılar vekili Avukat … geldiler duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
-KARAR-
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, mümkün olmazsa tenkis isteğine ilişkindir.
Davacılar, mirasbırakanları ….’ın dava konusu 312 ada 41 ve 42 parsel sayılı taşınmazların geldisi olan 12 sayılı parseli 27.12.1972 tarihinde davalı oğlu …’e satış yoluyla temlik ettiğini, mirasbırakanın mal satma ihtiyacı olmadığı gibi temlik tarihinde 18 yaşında olan davalının alım gücünün de bulunmadığını, terekeden satış bedeli çıkmadığını, yapılan temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, çekişmeli taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tescilini, mümkün olmazsa tenkisini istemişlerdir.
Davalı, taşınmazı bedeli karşılığında temlik aldığını, 42 yıl geçtikten sonra dava açılmasının kötüniyetli olduğunu, ayrıca murisin ölümünden sonra tüm mirasçılar arasında tanzim edilen miras taksim sözleşmesi ile davacıların miras haklarını aldığını belirterek, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunun kanıtlandığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan …’ın maliki olduğu 312 ada 12 parsel sayılı taşınmazını ( 551 m2’lik Bahçeli Kargir Ev ) 27.12.1972 tarihinde davalı oğlu …’a satış suretiyle devrettiği, 12 sayılı parselin 07.05.2013 tarihinde ifraz edilerek 236,65 m2’lik bahçeli kargir ev niteliğinde 312 ada 41 sayılı parsel ile 300,45 m2’lik arsa niteliğinde 312 ada 42 sayılı parselin oluştuğu, 312 ada 42 sayılı parsel üzerinde 21.01.2014 tarihinde kat irtifakı tesis edilerek 3 ve 4 no’lu bağımsız bölümlerin payına karşılık davalı adına tescil edildiği, 1912 doğumlu mirasbırakanın 1973 yılında ölümü ile geriye mirasçı olarak davacı kızları…’u, …’yı, davalı oğlu Halil İbrahim’i, dava dışı kızları …’yi, ….’yi, …’ü ve kendisinden sonra ölen kızları … ile …’dan olma dava dışı torunlarını bıraktığı kayden sabittir.
Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.
Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.
Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.
Somut olaya gelince; mirasbırakanın dava konusu taşınmazları dışında başka taşınmazlarının da bulunduğu, bu taşınmazların incelenmesinde, 428 parsel sayılı 9400 m2’lik tarlanın tamamını, 384 parsel sayılı 19.000 m2’lik tarlanın tamamını, 371 parsel sayılı 38.150 m2’lik tarlanın tamamını, 356 parsel sayılı 10.550 m2’lik tarlanın tamamını, 354 parsel sayılı 9.350 m2’lik tarlanın tamamını, 440 parsel sayılı 5.450 m2’lik tarlanın tamamını ve 442 parsel sayılı 1.332 m2’lik zeytinliğin tamamını mirasçılarına bıraktığı, hatta tüm mirasçıların katılımı ile anılan taşınmazların … 1. Noterliği’nin 11.03.1976 tarihli miras
taksim sözleşmesine konu edildiği, mirasbırakanın geriye bıraktığı taşınmazların azımsanmayacak miktarda olduğu, mirasbırakanın mal kaçırma amacı ile hareket etmesi halinde mal kaçırmak istediği mirasçılarına herhangi bir şey bırakmama ya da daha az mal bırakma amacına uygun hareket etmeye çalışacağı, ne var ki eldeki davada mirasbırakanın bu şekilde hareket etmediği, dinlenen tanık beyanlarından mirasbırakan ile kızları arasında herhangi bir husumetin ortaya konulamadığı, mirasbırakanın bir çocuğunu diğer çocuğuna tercih etmesi için bir nedeninin bulunmadığı, ayrıca 6100 sayılı HMK’nın 190. ve 4721 sayılı TMK’nın 6. maddeleri uyarınca herkesin iddiasını ispatla mükellef olduğu gözetildiğinde davacı tarafın muvazaa iddiasını kanıtlayamadığı, muris muvazaası nedenine dayalı iptal-tescil davalarında herhangi bir hak düşürücü süre ya da zamanaşımı süresinin olmadığında kuşku yok ise de; temlik ve murisin ölüm tarihi üzerinden çok uzun süre geçmesinin eldeki davada olduğu gibi ispat hukuku açısından sorunlar doğurduğu, akitte gösterilen bedel ile keşfen saptanan gerçek değer arasındaki farkın da tek başına temlikin muvazaalı olduğunu göstermeyeceği bir bütün halinde değerlendirildiğinde mirasbırakan tarafından yapılan temlikin mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur. Tenkis yönünden de; mirasbırakanın ölüm tarihine göre Eski Medeni Kanun’un 507/4. maddesi ( 4721 sayılı TMK’nın 565/4. maddesi ) uyarınca mirasbırakanın saklı pay kurallarını etkisiz kılma amacının aranması gerektiği ve yukarıda yer verilen açıklamalar uyarınca böyle bir amacın da kanıtlanamadığı anlaşılmıştır.
Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekir iken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.
Davalı vekilinin yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 30.12.2017 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 1.630.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 06.11.2018 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
(Muhalif)
-KARŞI OY-
Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye ve özellikle; davalının mirasbırakanın tek erkek evladı olması, annenin de baskısıyla temlikin yapıldığı, temlik tarihinde davalının 19 yaşında olduğu, olayların en yakın tanığı tarafların kardeşi …’nin beyanına göre; davalının temlik tarihinde askere gitmediği, herhangi bir gelirinin olmadığı taşınmazı alabilecek imkanının bulunmadığı, mirasbırakana akciğer kanseri teşhisi konulduktan ve tedavi imkanı olmadığının tespitinden hemen sonra muvazaalı olarak temlikin yapıldığı gibi dosyada davacı tanıklarının olmamışı olmuş gibi ifade ettiklerini kabule yeterli delil ve olgunun da bulunmadığı gözetilerek temlikin mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmesi doğru olduğundan hükmün onanması gerekir. Çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.

Anlaşmalı boşanma davası olarak açılmış davadan feragat edilmesi dava tarihinden önceki olayların tümünün affedildiği sonucunu doğurmaz.

ESAS NO: 2020/176
KARAR NO: 2020/722
TARİH: 4.2.2020

ÖZET: Taraflar arasında daha önce görülen dava anlaşmalı boşanma talebine ilişkin olup, münhasıran anlaşmalı boşanma davası olarak açılmış davadan feragat edilmesi dava tarihinden önceki olayların tümünün affedildiği sonucunu doğurmaz. Taraflar, anlaşmalı boşanma davasının dava tarihinden önceki vakıalara dayanabilir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı kadın tarafından kusur belirlemesi ve tazminat taleplerinin reddi yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR :
1- ) Dava, kadın tarafından açılan Türk Medeni Kanunu’nun 166/1 maddesinde düzenlenen evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuki nedenine dayalı boşanma davası olup, ilk derece mahkemesince yapılan yargılama sonucunda “Eşi, çocuğu ve evine gereken ilgi ve alakayı göstermeyip yeterli zaman ayırmayan, zaman zaman eşine karşı fiziksel ve sözel şiddette bulunan ve evlilik birliği içerisinde oluşan borçları ödemek amacıyla kadının çektiği kredi borçlarının ödenmesine katkıda bulunmayan” erkeğin tam kusurlu olduğu belirtilerek davanın kabulüyle tarafların boşanmalarına ve boşanmanın fer’ilerine ilişkin karar verilmiştir. İlk derece mahkemesi hükmü davacı kadın tarafından kusur belirlemesi, nafaka ve tazminat miktarları, davalı erkek tarafından ise; kusur belirlemesi, kadın lehine hükmolunan tazminatlar, velayet, kişisel ilişki ve vekalet ücretleri yönünden istinaf edilmiştir. İstinaf incelemesini yapan bölge adliye mahkemesince dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda; kadının tedbir ve iştirak nafakalarına yönelik talebi, erkeğin ise kusur belirlemesi, tazminatlar ve kişisel ilişkiye yönelik istinaf istemleri kabul edilmiş, tarafların sair istemleri hakkında esastan red kararı verilmiştir. Bölge adliye mahkemesi hukuk dairesi gerekçesinde; tarafların daha önce müştereken verdikleri dava dilekçesiyle Gümüşhane Asliye ( Aile ) Mahkemesi’nin 2015-944 E sayılı dosyasında görülen Türk Medeni Kanununun 166/3 maddesine dayalı anlaşmalı boşanma davası açtıkları, ancak tarafların yine müştereken verdikleri 19.11.2015 tarihli dilekçeyle davadan feragat etmeleri nedeniyle bu davanın reddedildiği, ilk davadan feragat ederek, tarafların feragat tarihinden önceki olayları affetmiş, en azından hoşgörü ile karşılamış sayılacakları, feragat tarihinden önceki olaylara dayalı olarak taraflara bir kusur yüklenemeyeceği feragat tarihinden dava tarihine kadar taraflardan kaynaklanan ve onlara kusur olarak yüklenebilecek yeni bir maddi olayın varlığının da iddia ve ispat edilemediği belirtilerek, ilgili bentler kaldırılarak kadının tazminat taleplerinin reddine karar verilmiştir. Taraflar arasında daha önce görülen dava anlaşmalı boşanma ( TMK166/3 ) talebine ilişkin olup, münhasıran anlaşmalı boşanma davası olarak açılmış davadan feragat edilmesi dava tarihinden önceki olayların tümünün affedildiği sonucunu doğurmaz. Taraflar, anlaşmalı boşanma davasının dava tarihinden önceki vakıalara dayanabilir. Yapılan yargılama ve toplanan delillerden; davalı erkeğin eşine yönelik fiziksel şiddeti ve hakaretinin olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına neden olan olaylarda davalı erkek tam kusurludur. Bu husus gözetilmeden yanılgılı değerlendirme sonucu davalı erkeğin kusursuz olduğunun kabulü doğru olmamıştır.

2- ) Yukarıda 1. bentte açıklandığı üzere boşanmaya neden olaylarda davalı erkeğin tam kusurlu olduğu anlaşılmış olup, kişilik hakları zarar gören, mevcut ve beklenen menfaatleri zedelenen davacı kadın yararına Türk Medeni Kanunu’nun 174. maddesinin ( 1. ) ve ( 2. ) fıkrası gereğince uygun miktarda maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken yazılı şekilde bu isteklerin reddi doğru olmamış ve bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen bölge adliye mahkemesi hükmünün yukarıda 1. ve 2. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi. 04.02.2020 ( Salı )