Sanık hakkında suç duyurusunda bulunan hakimin, yargılama hakimi olarak da karar vermesi mümkün müdür ?

Yargıtay 9. Ceza Dairesi

Esas No:2013/16131
Karar No:2014/7183
Tebliğname No : 10 – 2013/263508

Mahkemesi : Diyarbakır 2. Çocuk Mahkemesi
Tarihi : 13.06.2013
Numarası : 2013/218 – 2013/387
Suç : Başkalarına ait kimlik veya kimlik bilgilerini kullanma

Dosya incelenerek gereği düşünüldü:
Yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine, ancak;
Sanığın gerçek kimliğinin ne şekilde ortaya çıktığı dosya kapsamından anlaşılamadığından, Diyarbakır 2. Çocuk Mahkemesinin 2012/24 numaralı tedbir ve koruma dosyasının getirtilip incelenerek sonucuna göre TCK’nın 269. maddesindeki etkin pişmanlık hükümlerinin sanık hakkında uygulanıp uygulanamayacağının tartışılması gerektiğinin gözetilmemesi,
Kanuna aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebepten dolayı BOZULMASINA, 10.06.2014 tarihinde bozmada oybirliği, bozma gerekçesinde ise oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY:
UYUŞMAZLIK KONUSU:
Sayın çoğunluk ile aramızdaki uyuşmazlık, öncelikli olarak hakimin davaya bakıp bakamayacağı noktasında bozmanın gerekip gerekmeyeceğidir.Sayın çoğunlukça hakimin davaya bakmasında bozmayı gerektirecek bir neden görülmemiş ise de, tarafımızca bu hususun bozmayı gerektirdiği düşünülmekle; hakimin dosyaya bakıp bakamayacağı sorununun ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir.
İncelenen dosya içeriğinden;
I. OLAY VE OLGULAR
1- Diyarbakır C.Başsavcılığının 2012/10724 sayılı soruşturma dosyasında, 11-04-2012 günü D. ili B. mah. S. cad. A.petrol yanı 3G raf ismli işyeri önünde meydana gelen olaydan dolayı diğer bir şüpheli ile kendini R.A. olarak tanıtan suça sürüklenen şüpheli çocuk hakkında hırsızlığa teşebbüs, kamu malına zarar verme, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçlarından soruşturma yürütülmektedir.
2- C.Başsavcılığınca soruşturma dosyası kapsamında, 11.04.2012 tarihinde şüpheli R. A. hakkında Diyarbakır 2. Çocuk Mahkemesinden 5395 sayılı kanunun 15/3-5. maddeleri uyarınca sağlık – danışmanlık ve eğitim tedbirlerine karar verilmesi talep olunmuştur.
3- Diyarbakır 2. Çocuk Mahkemesinin 30/4/2012 tarih ve 2012/24 Tedbir Talep sayılı dosyasında talebin kabulüne karar verilmekle birlikte, kararın 3. bendinde ”Çocuğun C.Başsavcılığında ismini R. A.olarak beyan ettiği tedbir talebinin de bu şekilde istendiği anlaşılmakla kardeşinin ismini veren H.. A.. hakkında C.Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmasına” karar verilmiştir.
4- Diyarbakır 2. Çocuk Mahkemesinin 30.04.2012 tarih ve 2012/24 dosya no ile “Çocuk H.. A.. hakkında verilen tedbir kararı gereğince çocuğun ismini C.Başsavcılığında kardeşi R. A. olarak beyan ettiği yapılan araştırmalar sonucunda asıl isminin H.. A.. olduğu anlaşıldığından H.. A.. hakkında suç duyurusunda bulunulmasına karar verilmiş olup, karar yasal gereğinin takdir ve ifası için ilişikte gönderilmiştir.Gereği rica olunur.” şeklinde yazı ile Mahkeme hakimi tarafından Diyarbakır C.Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmuştur.
5- Suç duyurusu Diyarbakır C.Başsavcılığınca 2012/13070 sayılı soruşturma no ile kayda alınmıştır.
6- C.Başsavcılığınca 2012/13070 sayılı soruşturmada 09.05.2012 tarih ve 2012/555 Birleştirme no ile 2012/10724 sayılı soruşturma ile birleştirilmesine ve soruşturmanın 2012/10724 sayılı soruşturma üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.
7-C.Başsavcılığınca 19/02/2013 tarihinde şüpheliler H.. A.., R. A. ve diğer şüpheli hakkında Hırsızlığa teşebbüs, kamu malına zara verme suçlarından Kovuşturma Yapılmasına Yer Olmadığına karar verilmiştir.
8- Yürütülen soruşturma sonucunda C.Başsavcılığınca 01/03/2013 tarih ve 2013/393 iddianame no ile şüpheli H.. A.. hakkında kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma ve başkalarına ait kimlik veya kimlik bilgilerini kullanma suçlarından Diyarbakır 2. Çocuk Mahkemesine kamu davası açılmıştır.
9- Diyarbakır 2. Çocuk Mahkemesinin 14/03/2013 tarih ve 2013/117 sayılı dosya no ile iddianamenin kabulüne karar verilmiştir.
10- İddianame Diyarbakır 2. Çocuk Mahkemesinin 2013/218 esasına kaydolmuştur.
11- Yapılan yargılama sonucunda Diyarbakır 2. Çocuk Mahkemesinin 2013/218 esas, 2013/387 karar no ile suça sürüklenen çocuk sanık Hakan Akkurak’ın başkalarına ait kimlik veya kimlik bilgilerini kullanma suçundan cezalandırılmasına karar verilmiştir.
12- Sanık H.. A.. müdafii 13.06.2013 tarihinde dosyayı temyiz etmiştir.
II. KONUYLA İLGİLİ İÇ HUKUK, ULUSLARARASI KAMU HUKUKU DÜZENLEMELERİ
A. İç hukuk hükümleri
1.Anayasa
Madde 36 – Herkes, meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.
Madde 138/1 – Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.
2. 5271 sy.Ceza Muhakemesi Kanunu
“Hakimin davaya bakamayacağı haller”
Madde 22 – (1)“Hâkim;
a) Suçtan kendisi zarar görmüşse,
b) Sonradan kalksa bile şüpheli, sanık veya mağdur ile aralarında evlilik, vesayet veya kayyımlık ilişkisi bulunmuşsa,
c) Şüpheli, sanık veya mağdurun kan veya kayın hısımlığından üstsoy veya altsoyundan biri ise,
d) Şüpheli, sanık veya mağdur ile aralarında evlât edinme bağlantısı varsa,
e) Şüpheli, sanık veya mağdur ile aralarında üçüncü derece dahil kan hısımlığı varsa,
f) Evlilik sona ermiş olsa bile, şüpheli, sanık veya mağdur ile aralarında ikinci derece dahil kayın hısımlığı varsa,
g) Aynı davada Cumhuriyet savcılığı, adlî kolluk görevi, şüpheli veya sanık müdafiliği veya mağdur vekilliği yapmışsa,
h) Aynı davada tanık veya bilirkişi sıfatıyla dinlenmişse,
Hâkimlik görevini yapamaz”
”Hakimin reddi sebepleri ve red isteminde bulunabilecekler”
Madde 24 – (1) Hâkimin davaya bakamayacağı hâllerde reddi istenebileceği gibi, tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebeplerden dolayı da reddi istenebilir.
”Hakimin çekinmesi ve inceleme mercii”
Madde 30 – (1) Hâkim, yasaklılığını gerektiren sebeplere dayanarak çekindiğinde; merci, bir başka hâkimi veya mahkemeyi davaya bakmakla görevlendirir.
(2) Hâkim, tarafsızlığını şüpheye düşürecek sebepler ileri sürerek çekindiğinde, merci çekinmenin uygun olup olmadığına karar verir. Çekinmenin uygun bulunması halinde, davaya bakmakla bir başka hâkim veya mahkeme görevlendirilir.
B. Uluslararası hukuk hükümleri;
1-İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi
Madde 10 – Herkes, haklarının, vecibelerinin veya kendisine karşı cezai mahiyette herhangi bir isnadın tespitinde, tam bir eşitlikte, dâvasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından nasafetle açık olarak görülmesi hakkına sahiptir.
2-Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme
Madde 14 – Adil yargılanma hakkı
1- Herkes mahkemeler ve yargı yerleri önünde eşittir. Herkes, hakkındaki bir suç isnadının veya hak ve yükümlülükleri ilgili bir hukuki uyuşmazlığın karara bağlanmasında, hukuken kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkına sahiptir.
3- Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
Madde 6 – Adil yargılanma hakkı
1- Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.
III. HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Olay ve olgularda belirtildiği üzere, hakkında bir suç soruşturması yürütülen sanık hakkında, soruşturma kapsamında tedbir kararı veren mahkeme hakimince, sanık hakkında başkalarına ait kimlik veya kimlik bilgilerini kullanma suçundan dolayı suç duyurusunda bulunulduğu, suç duyurusuna istinaden C.Başsavcılığınca soruşturmaya başlanıldığı ve kamu davası açıldığı, davayla ilgili yargılamayı yapıp karar veren mahkeme hakiminin de suç duyurusunda bulunan hakim olduğu anlaşılmaktadır.
Yargılama dosyasında hakim hem suç isnad eden, hem de isnad edilen suç hakkında karar veren hakim olarak hareket etmektedir. Suç duyurusunda yer alan “..çocuğun ismini C.Başsavcılığında kardeşi R.A.olarak beyan ettiği yapılan araştırmalar sonucunda asıl isminin H.. A.. olduğu anlaşıldığından….” ibareleriyle hakim kanaatini de belirtmiştir. Bu yargılamada sanığın, hakimin tarafsızlığını sağlamak için yeterli güvencelerin mevcut olmadığı konusunda endişelenmesi yerindedir.
Dosyaya konu uyuşmazlığın çözümünde sağlıklı bir hukuki sonuca ulaşabilmesi bakımından, konuya ilişkin kanuni düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır.
Anayasada yargı bağımsızlığından söz edilmekle beraber, tarafsızlığı konusuna açık biçimde yer verilmemiştir. Ancak “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler” düzenlemesi ile bağımsızlığa açıkça yer verilmesi nedeniyle, tarafsızlık konusunda açık bir düzenleme olmasa da, tarafsızlığın varlığının kabul edilmesi gerekir.
Anayasanın 36. maddesinde adil yargılanma hakkından bahsedilmekle, bunun mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığını da içerdiği hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır.
Anayasanın 139. ve 140. maddelerinin gerekçesinde de hakimlerin tarafsız olma yükümlülüğünden bahsedilmektedir.
5271 sy. Ceza Muhakemesi Kanununun 22. maddesinde Hakimin davayı bakamayacağı haller kazuistik (sayma) metodla belirtilmiştir.Bu maddede, uyuşmazlığımıza konu olduğu üzere hakimin yaptığı suç duyurusu ile ilgili olarak açılan davada yargılama hakimi olamayacağına dair açık bir hüküm bulunmamaktadır.Ancak madde kazuistik metodla düzenlenmiş olduğu için hakimin yargılamadaki tüm rollerinin maddede yer alması zaten düşünülemezdi.Bu nedenle uyuşmazlığın çözümü için bu madde tek başına yeterli olamayacaktır.
CMK 24. maddede ise, hakimin tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebeplerden dolayı hakimin reddinin istenebileceği belirtilmekte, yine 30/2. maddede hakimin tarafsızlığını şüpheye düşürecek sebepler ileri sürerek çekinmesi hali düzenlenmektedir.Bu iki maddede görüleceği üzere “hakimin tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebepler” den bahsedilerek CMK.’nın 22. maddesinde düzenlenen “Hakimin davayı bakamayacağı haller”’in dışında kalan tüm haller anlatılmak istenmektedir.Bu haller tek tek sayılabilir olarak belirtilmememiş olup, hakimin tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebepler somut olaylara göre belirlenecektir.
Sorunun çözümü için uluslararası hukuk hükümlerinin de incelenmesi gerekecektir.Bu kapsamda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi düzenlemelerine baktığımızda “Adil yargılanma hakkı” ve bunun içeriği olarak da” tarafsız mahkeme” ilkesinin açıkça düzenlendiği anlaşılmaktadır.
“Tarafsız mahkeme” uygulamaları ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında sıkça görülmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesi uyarınca “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarda kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” düzenlemesi birlikte değerlendirildiğinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin iç hukukumuzun uyulması zorunlu bir parçası olduğu anlaşılmaktadır.
Konunun ayrıca Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca bir iç hukuk normu haline gelen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde yer alan “adil yargılanma hakkı” bağlamında da değerlendirilmesinin soruna ışık tutacağı açıktır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesine göre; “Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.”
Dosyadaki uyuşmazlığın çözümü için incelenmesi gereken ilke, “tarafsız bir mahkeme” ilkesidir. Bu ilkeyle ceza yargılamasında, dosyanın esasıyla ilgili nihai kararı veren hakimin yargılamanın başından sonuna kadar davaya ilişkin başka roller üstlenip üstlenmediği hususu önem kazanmakta olup, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince, hakimin davadaki farklı rolleri nedeniyle verilen bir kısım kararlarda “tarafsız mahkeme” ilkesinin ihlal edildiğine karar verilmektedir.
AİHM “tarafsız mahkeme” ilkesiyle ilgili birçok dosyada bu ilkeden ne anlaşılması gerektiğine yönelik bir takım değerlendirmelerde bulunmuştur.Bu değerlendirmelere baktığımızda;
“Tarafsızlık, yapılan bir yargılamada yargıcın “önyargılı”olmaması, taraflara karşı objektif olması demektir.”
“Tüm yargı makamları, yargıçların tarafsızlığını korumak amacıyla görmekte oldukları davalara azami ihtiyat göstermelidirler.”
AİHM adil yargılanmanın önemine değinirken,”adil yargılanma hakkı demokratik bir toplumda öyle bir yer teşkil eder ki Sözleşmenin 6. maddesinin dar bir yoruma tutulması için hiçbir gerekçe meşru kabul edilemez”.(Perez/Fransa) olduğunu belirtmiştir.
Bağımsızlık ile tarafsızlık kavramları yakın anlamlı kavramlardır. AİHM bu iki kavramın yakınlığına çeşitli kararlarında yer vermiştir.(Langborger/İsveç; Debled/Belçika )
“Tarafsızlığı sağlamak için alınan önlemlerin, mahkemenin tarafsızlığı konusunda her türlü kuşkuyu, endişeyi, ortadan kaldıracak biçimde olması gerekir.”(Piersack/Belçika)
Tarafsız mahkeme kavramı, mahkemenin ortaya koyduğu görünümü de dikkate almayı gerektirmektedir. Görünümü ise tarafların davada mahkemeye karşı duyduğu güven hissiyle Değerlendirmek gerekir. (Gautrin ve diğerleri/Fransa).
AİHM, bu nedenle çoğu kararlarında, “adaletin yerine getirilmesi yetmez, aynı zamanda yerine getirildiğinin görülmesi de lazımdır”(Sramek/Avusturya) biçiminde değerlendirmelerde bulunmuştur.
AİHM’ne göre, “demokratik bir toplumun mahkemelerinin ceza davalarında sanıklardan başlayarak, davanın taraflarına güven verme zorunluluğu vardır.”(Fey/Avusturya)
“Yargıcın tarafsızlığı konusunda taraflarda kuşku varsa ve bu meşru nedenlere dayanıyorsa davaya bakılmaması gerekir.”(Piersack/Belçika)
Werner/Polonya davasında, bir iflas hakimi önce tasfiye memuru olan başvurucunun görevinden alınmasını talep etmiş; ardından da bu talebi değerlendiren mahkeme heyetinde yer almıştır.AİHM burada tarafsızlığın ihlal edildiğine kara vermiştir. (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku, D.J.Harris, M.O’Boyle, E.P.Bates, C.M.Buckley, Avrupa Konseyi, 2013, Türkçe 1. Baskı, sh.294)
AİHM Kyprianou/Kıbrıs davasında hakimin tarafsızlığı ve hakimin çeşitli rolleri değerlendirilmiştir.Bu davada, avukat olan başvurucu duruşma sırasında yargıç heyeti ile yaşadığı tartışmada kullandığı saldırgan ifadeleri ve diğer davranışları nedeniyle mahkemeye hakaret suçundan mahkum olmuştur.Esas davaya bakan mahkeme, kısa bir ara verdikten sonra başvurucuyu hakaretten mahkum etmiş ve beş günlük bir hapis cezasına çarptırmıştır.Tarafsızlık şartının ihlal edildiğine karar veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ‘şikayetçi, tanık, savcı ve yargıç rollerinin karışmasının, kişinin kendi davasının yargıcı olamamasi ilkesinin ihlal edilmesine; dolayısıyla heyetin tarafsızlığına dair nesnel meşru endişelerin doğmasına neden olacagını’ belirtmiştir.Mahkemenin yapması gereken, konuyu savcılık makamına havale etmek ve suç isnadının başka bir heyetle karara bağlanmasını sağlamaktır. (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku, D.J.Harris, M.O’Boyle, E.P.Bates, C.M.Buckley, Avrupa Konseyi, 2013, Türkçe 1. Baskı, sh.296-297)
Belirtilen kararlarda AİHM, hakimin dosyadaki farklı rollerini değerlendirerek “tarafsız mahkeme” ilkesinin zedelendiğini tespitle adil yargılanma hakkının ihlaline karar vermiştir.
Suç duyurusunda bulunan hakimin, yargılama hakimi olarak da karar vermesi hali, hakimin tarafsızlığını şüpheye düşürecek sebeplerden biri olarak anlaşılmalıdır.AİHM ilkeleri, AİHM kararları ve özellikle Kyprianou/Kıbrıs davasında görüldüğü üzere kişinin kendi davasının yargıcı olamayacağı ve hakimin yargılamada bulunduğu roller dikkate alındığında, hakimin tarafsızlığının şüpheye düştüğü anlaşılmakla, hakimin davadan çekinmesi gerekirken çekinmemesi halinin adil yargılanma hakkının ihlali olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
SONUÇ;
Yukarıda belirtilen açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Sanık hakkında suç duyurusunda bulunan hakimin, yargılama hakimi olarak da karar vermesi, Anayasanın 90. maddesi uyarınca bir iç hukuk normu haline gelen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/1. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının ihlali niteliğinde olacağında şüphe bulunmamaktadır.
Bu itibarla; sanık hakkında suç duyurusunda bulunan hakim tarafından yargılama sonunda karar verilmiş olması karşısında, hakimin tarafsızlığından şüphe edilmekle, davadan çekinmesi gerekirken aynı hakim tarafından yargılama yapılıp hüküm kurulmasının hakimin tarafsızlığına gölge düşüreceği gözetilmeyerek, Anayasanın 90. maddesi uyarınca bir iç hukuk normu haline gelen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/1. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının ihlal edilmesi öncelikli nedeninden dolayı bozulmasına karar verilmesi yerine sayın çoğunlukça belirtilen nedenden dolayı bozmaya karar verilmesi düşüncesine katılmıyorum.10.06.2014

KAMU GÖREVLİSİNE GÖREVİNDEN DOLAYI HAKARET SUÇU

Sanığın Bilirkişi Raporu Örneği İstediği Ancak Mahkeme Mübaşirinin İzinli ve Diğer Mahkeme Mübaşirinin de Duruşmada Görevli Olması Nedeniyle Kendisinden Öğleden Sonra Gelmesinin İstendiği Yeniden Kaleme Gelen Sanığın Katılandan Dosyasını Çıkartmasını İstediği Katılanın Sanıktan Beklemesini İstediği Tartışma Çıktığı Yazı İşleri Müdürünün Araya Girdiği Sanığın Dışarıya Çıkarken Katılanı Kastederek İşini Yapmıyor Karaktersiz Herif Dediği – Mahkûmiyet Kararı Verilmesinin Hatalı Olduğu


T.C.

YARGITAY
CEZA GENEL KURULU
E. 2018/18-462
K. 2020/143
T. 27.2.2020

KAMU GÖREVLİSİNE GÖREVİNDEN DOLAYI HAKARET SUÇU ( Sanığın Bilirkişi Raporu Örneği İstediği Ancak Mahkeme Mübaşirinin İzinli ve Diğer Mahkeme Mübaşirinin de Duruşmada Görevli Olması Nedeniyle Kendisinden Öğleden Sonra Gelmesinin İstendiği Yeniden Kaleme Gelen Sanığın Katılandan Dosyasını Çıkartmasını İstediği Katılanın Sanıktan Beklemesini İstediği Tartışma Çıktığı Yazı İşleri Müdürünün Araya Girdiği Sanığın Dışarıya Çıkarken Katılanı Kastederek İşini Yapmıyor Karaktersiz Herif Dediği – Mahkûmiyet Kararı Verilmesinin Hatalı Olduğu )

SUÇUN UNSURLARININ OLUŞMASI ( Sanığın Evrak Fotokopisi Almak İçin Aynı Gün Öğleden Önce ve Sonra Olmak Üzere İki Kez İlgili Mahkemenin Kalemine Geldiği Ancak Önce Mübaşir Olmadığından Bahisle Öğleden Sonra Gelmesinin İstendiği Öğleden Sonra Geldiğinde Yine Beklemesinin İstendiği – Sanığın Duyduğu Rahatsızlık Sonucu Kullandığı ve Muhataba Yönelik Değer Yargısından İbaret Sözlerinin Katılanın Onur Şeref ve Saygınlığını Rencide Edici Boyutta Olmayıp Kaba Söz Kapsamında Kaldığı/Hakaret Suçunun Unsurlarıyla Oluşmadığının Kabulü Gerektiği )

KABA SÖZ ( Sanığın Evrak Fotokopisi Almak İçin Aynı Gün Öğleden Önce ve Sonra Olmak Üzere İki Kez İlgili Mahkemenin Kalemine Geldiği Ancak Önce Mübaşir Olmadığından Bahisle Öğleden Sonra Gelmesinin İstendiği Öğleden Sonra Geldiğinde Yine Beklemesinin İstendiği – Sanığın Dışarıya Çıkarken Katılanı Kastederek İşini Yapmıyor Karaktersiz Herif Dediği/Sanığın Kamu Görevlisine Karşı Görevinden Dolayı Hakaret Suçundan Beraati Yerine Mahkûmiyet Kararı Verilmesinin Hatalı Olduğu )

5237/m.125

ÖZET : Dava, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçuna ilişkindir.

Dosyada taraf olan sanığın, bilirkişi raporundan örnek almak için Mahkeme’nin kalemine gelerek dosyadan bilirkişi raporu örneği istediği, ancak Mahkeme mübaşirinin izinli ve diğer mahkeme mübaşirinin de duruşmada görevli olması nedeniyle kendisinden öğleden sonra gelmesinin istendiği, bunun üzerine saat 16.00 sıralarında yeniden kaleme gelen sanığın zabıt kâtibi olarak çalışmakta olan katılandan dosyasını çıkartmasını istediği, katılanın sanıktan beklemesini istediği, sanığın ise bekleyemeyeceğini söylediği ve sanık ile katılan arasında tartışma çıktığı, sanığın Mahkeme kaleminden çıkmak üzere kapıya doğru yöneldiği ve dışarıya çıkarken katılanı kastederek “İşini yapmıyor karaktersiz herif” dediğinin anlaşıldığı olayda sanığın, yapılmayan işten ve olayın gelişiminden kaynaklanan bu davranışlardan duyduğu rahatsızlık sonucu kullandığı ve muhataba yönelik değer yargısından ibaret olan sözlerinin bir bütün hâlinde katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, kaba söz kapsamında kaldığından hakaret suçunun unsurlarıyla oluşmadığı kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün, sanığın kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

DAVA : Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan sanık … (E.) T.’ın TCK’nın 125/3-a, 125/4, 62, 53 ve 58. maddeleri uyarınca 11 ay 20 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin Karamürsel (Kapatılan) Sulh Ceza Mahkemesince 28.03.2014 tarih ve 82-297 sayı ile verilen hükmün sanık ve müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 18. Ceza Dairesince 11.10.2017 tarih ve 40646-10756 sayı ile;

”Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Bu şekilde kişilere yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövme fiilini oluşturması gerekmektedir.

Olay günü sanığın, katılana söylediği kabul edilen ‘işini yapmıyor, karaktersiz herif’ şeklinde ve kaba hitap tarzı niteliğindeki sözlerinde hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden, mahkûmiyet kararı verilmesi,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Karamürsel Asliye Ceza Mahkemesi ise 07.02.2018 tarih ve 666-78 sayı ile;

“Sanık savunması, müşteki ve tanık ifadeleri, sanığa ait nüfus kayıt örneği ile adli sicil kaydı ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; her ne kadar Karamürsel Kapatılan Sulh Ceza Mahkemesi’nin yukarıda belirtilen mahkûmiyet hükmü sanığın sabit görülen eyleminin hakaret suçunu oluşturmayacağından bahisle bozulmuş ise de sanığın sabit görülen Karamürsel Adliyesinde zabıt katibi olan katılana üstlendiği kamu görevi ile ilgili olarak ‘karaktersiz herif’ demek eylemi katılanın onur, şeref ve saygınlığını zedeler düzeyde mahkememizce değerlendirilmiştir. Sanığın bu sözleri eleştiri sınırını aşar mahiyettedir” gerekçesiyle bozma kararına direnerek sanığın önceden olduğu gibi cezalandırılmasına karar vermiştir.

Direnme kararına konu bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 14.05.2018 tarihli ve 25928 Sayılı “Bozma” istekli tebliğnamesi ile dosya 6763 Sayılı Kanun’un 36. maddesiyle değişik 5271 Sayılı CMK’nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen Daire’ye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 18. Ceza Dairesince 20.09.2018 tarih ve 3676-11498 sayı ile; direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

KARAR : Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

26.12.2013 tarihli tutanağa göre; Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2013/60 değişik iş numaralı dosyasında taraf olan sanık …’a adresinde bulunamaması nedeniyle bilirkişi raporunun tebliğ edilemediği, 25.12.2013 tarihinde dosyada taraf olmayan ve şirketin yetkilisi olduğunu söyleyen bir şahsın dosyadan bilirkişi raporunu istediği, kâtip olarak görev yapan katılan …’nin bu şahsa sanığın bizzat gelmesinin gerektiğini söylediği, 26.12.2013 tarihinde sanığın kaleme gelerek tanık kâtip …’dan bilirkişi raporunu istediği, ancak bilirkişi raporunun on beş sayfa olması nedeniyle mübaşir refakatiyle rapordan alabileceğinin söylendiği, kalem personeli olan mübaşirin izinli olması ve ceza mahkemesi mübaşirinin de duruşmada olması sebebiyle fotokopi için ceza mahkemesi mübaşiriyle birlikte dosyadan bilirkişi raporunun alınması gerektiği bilgisinin verildiği, bunun üzerine sanığın kalemden ayrıldığı, aynı gün saat 15:00 sıralarında yeniden kaleme gelen sanığın katılana hitaben “Benim dosyamı çıkart.” dediği, o sırada bir talimat evrakının UYAP iş listesinden silinmesi için “Haberci” isimli program üzerinden UYAP sorumlusu … ile görüşen katılanın “Şu anda bir görüşmem var beş dakika beklerseniz dosyanıza bakacağım” dediği, sanığın “Seni bekleyemem arkadaşım dosyama bak bende iş yapıyorum” diyerek sert bir şekilde kalem içerisinde konuşmalarına devam ettiği, katılanın “Ecevit bey işleminizi yapacağım sadece beş dakika bekleyin” demesi üzerine sanık “Bekleyemem kardeşim dosyamı çıkart seni mi bekleyeceğimi şimdi kaymakamın yanına gidiyorum, seni şikayet edeceğim” şeklinde yüksek sesle konuşmaya başlayınca yazı işleri müdürü tanık … tarafından yüksek sesle konuşulmaması, bir sorun varsa kendisine söylemesi gerektiğinin söylediği, sanığın “Ben buraya üç defa gelmek zorunda değilim, herkes işini yapacak, ben buradayım işte ne var?” diyerek bağırmaya devam ettiği, bu esnada kalemde “Ne oluyor?” diye çıkışmalar olunca sanığın katılana hitaben “İşini yapmıyor karaktersiz herif.” diyerek kapıyı kapatarak gittiği,

Katılan … aşamalarda; Karamürsel Adliyesi Asliye Hukuk Mahkemesinde zabıt kâtibi olarak çalıştığını, 26.12.2013 tarihinde saat 15.00 sıralarında, Asliye Hukuk Mahkemesi kaleminde görevini ifa etmekteyken, sanık Ecevit’in kaleme geldiğini, bu sırada UYAP görevlisi ile görüşmekte olduğunu, sanığın kendisine “Benim burada bir dosyam var çıkartır mısın?” şeklinde talepte bulunduğunu, kendisinin de “Beş dakika bekleyebilir misiniz? İşim hâlledeyim çıkartacağım.” dediğini, ancak sanığın “Ben bekleyemem kardeşim işim acele.” diye cevap verdiğini, kendisin ise “Ben sizin kardeşiniz değilim.” diye karşılık verdiğini, bu sırada kalemde bulunan müdürün sanığa sakin olmasını söylediğini, bunun üzerine sanığın kendisine hitaben “Ben sizi kaymakamlığa şikâyet edeceğim.” dediğini, kendisin de “Şikayet hakkınız vardır tabi edebilirsiniz.” diye cevap verdiğini, bu arada kalemde bulunan hâkime hanım Sema Atay Birinci’nin sanığa agresifliğinin nedenini sorduğunu, sanığın hâkime hanıma hitaben “Biz de işlerimizi yapıyoruz bizim de işlerimiz var.” dedikten sonra kapıyı vurarak çekip gittiğini, giderken de “İşini yapmıyor, karaktersiz herif.” diye söylendiğini, bir müddet sonra sanığın tekrar kaleme geldiğini, yine agresif tavırlarına devam ettiğini, kendilerine hitaben işlerini yapmakla yükümlü olduklarını hoş olmayan kaba bir tavırla ifade ettiğini, sonra tanık Şükrü’nün sanığa istemiş olduğu raporu verdiğini,

Tanık … aşamalarda; Karamürsel Hukuk Mahkemeleri Yazı İşleri Müdürü olarak görev yaptığını, katılanın mahkeme kaleminde kâtip olarak çalıştığını, olay günü sanığın kaleme gelerek katılandan mahkemelerinde bulunan dosyasını çıkartmasını istediğini, katılanın sanığa beş dakika beklemesi gerektiğini, işlerini hâlledince ve mübaşir gelince dosyasını çıkartacağını söylediğini, sanığın buna rağmen sabırsız ve agresif tavırlarla tekrar tekrar aynı talepte bulunduğunu, kendilerini kaymakamlığa şikayet edeceğini söylediğini, bunun üzerine kendisinin sanıkla muhatap olarak kaymakamlığın mahkemelerle ilgili bir yetkisi olmadığını, eğer kâtiple ilgili bir şikâyeti varsa kendisine anlatabileceğini, kalemin amirinin kendisinin olduğunu açıkladığını, ardından sanığın daha da agresifleştiğini, kapıya doğru yöneldiğini, dışarıya çıkarken katılana hitaben “İşini yapmıyor karaktersiz herif” dediğini ve kapıyı çarparak kalemden çıktığını,

Tanık … aşamalarda; Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinde zabıt kâtibi olarak görev yaptığını, olay günü sanığın kaleme geldiğini ve katılandan dosyasını çıkartmasını istediğini, katılanın sakin bir tavırla sanıktan beş dakika beklemesi gerektiğini, işleri bitince dosyayı kendisinin çıkartacağını söylediğini, buna rağmen sanığın agresif ve sabırsız tavırlarıyla aynı taleplerini yinelediğini, katılana doğru yürüdüğünü, el kol hareketleri yaptığını, katılanı kaymakama şikâyet edeceğini söylediğini, bunun üzerine tanık İzzet’in sanığa müdahale ederek bir sorun varsa kendisine söylemesi gerektiğini açıkladığını, ardından sanığın kalemden çıkarken katılana hitaben “İşini yapmıyor karaktersiz herif.” dediğini, katılanın bu olay sırasında soğukkanlılığını koruduğunu,

Tanık … aşamalarda; Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinde zabıt kâtibi olarak görev yaptığını, 25.12.2013 tarihinde mahkeme kalemine ismini bilmediği erkek bir şahsın gelerek 2013/60 değişik iş sayılı dosyada karşı taraf olan sanık adına dosyadaki bilirkişi raporunun bir örneğini katılan …’dan istediğini, bu şahsın sanığın vekili veya kanuni temsilcisi olmaması nedeniyle kendisine örnek veremeyeceklerini söylediklerini, ertesi gün saat 09.30 sıralarında sanığın bir önceki gün kaleme göndermiş olduğu çalışanıyla birlikte kaleme geldiğini, kendisinden 2013/62 değişik iş numaralı dosyadaki bilirkişi raporunu istediğini, dosyayı kontrol ettiğinde sanığın isminin dosyayla bir alakasının olmadığını tespit ederek örnek veremeyeceğini söylediğini, sanığın “Dün vardı da bugün nasıl olmaz?” diyerek agresif tavırlarla cevap verdiğini, sanığın kimlik numarası ile sorgulama yaptığında dosya numarasını yanlış söylemiş olduğunu, aslında 2013/60 numaralı dosyadan örnek istediğini anladığını, dosyayı kontrol ettiğinde bilirkişi raporunun en az on beş sayfa olduğunu gördüğünü ve bu yüzden mübaşir ile fotokopi çektirmeleri gerektiğini söylediğini, mübaşir izinde olduğu için ve Asliye Ceza Mahkemesi mübaşiri de duruşmada olduğu için sanığa öğleden sonra gelmesinin söylendiğini, öğleden sonra saat 15.00-16.00 sıralarında sanığın kaleme geldiğini, o sırada herkes bir işle meşgul olduğu için doğrudan katılan ile konuşmaya başladığını, sanığın katılana “Dosyamı çıkartsana” dediğini, katılan da o sırada bir işle uğraştığı için “Beş dakika beklerseniz işimi bitirip sizinle ilgileneceğim.” dediğini, bunun üzerine sanığın agresif tavırlarla ve bağırarak “Ben her gün buraya mı geleceğim, bizimde işimiz var, sizi gidip kaymakama mı şikayet etmek gerekiyor?” dediğini, sanığı sakinleştirmeye çalışsalar da agresif tavırlarına devam ettiğini, bu sırada yazı işleri müdürünün araya girerek sanığa “Bir şikayetin varsa bana söyle, buranın yetkilisi benim.” dediğini, kendisinin de açıklamalar yapmaya çalıştığını, dosyada sanığa bilirkişi raporunun tebligat ile gönderildiğini ancak adresinde bulunamadığı için eline ulaşmadığını, bu hususta üzerlerine düşeni yaptıklarını, buna rağmen neden böyle agresif davrandığını söylediğini, ardından sanığın herkesin içinde katılana hitaben “Karaktersiz herifsin.” dediğini, Beyan etmişlerdir.

Sanık … (E.) T. aşamalarda; tarafı olduğu bir davanın bilirkişi raporunu almak için dört gün üst üste Asliye Hukuk Mahkemesi kalemine gittiğini, mübaşirin dışarıda olduğunu ve geleceğini söyleyen kalem personelinin bu süreç içerisinde bilirkişi raporunu kendisine vermediğini, dördüncü günün sonunda tekrar kaleme gittiğinde katılanın kendisine hitaben “Çık dışarı bekle.” dediğini, kendisinin dört gündür geldiğini söyleyerek durumu anlattığını, katılanla tartıştıklarını, katılanın konuşmalarından ve davranışlarından rahatsız olduğunu, kendisine “Sizi Kaymakam’a şikayet edeceğim.” dediğini, bunun üzerine tanık yazı işleri müdürünün kendisini ezerek “Bir şikâyetin varsa bana ilet, ben buranın müdürü ve amiriyim.” dediğini, kalemde bulunan hâkime hanımın olaya müdahil olarak işini hâllettiğini, ardından da kalemden ayrıldığını, herhangi bir şekilde hakaret etmediğini,Savunmuştur.

Doğal haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Öğretide değişik tanımlara rastlanmakla birlikte, genel bir kabulle ifade/düşünce hürriyeti, insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikir ve kanaatlerinden dolayı kınanmama, bunları meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve özgürlüğüdür. Demokrasinin “olmazsa olmaz şartı” olan ifade hürriyeti, birçok hak ve özgürlüğün temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin de kaynağıdır. İşte bu özelliğinden dolayı ifade hürriyeti, temel hak ve hürriyetler kapsamında değerlendirilerek, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur.

Bu bağlamda;

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinde;

“Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malûmat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını gerektirir.”,

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 10. maddesinin birinci fıkrasında;

“Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.” hükümlerine yer verilmiştir

Anayasamıza bakıldığında;

25. maddesinde “Düşünce ve kanaat hürriyeti” başlığı altında;

“Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.”

26. maddesinde, AİHS’nin 10. maddesinin birinci fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde;

“Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.” hükümleri yer almıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi konuya ilişkin olarak; “İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen ‘haber’ ve ‘düşünceler’ için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her ‘formalite’, ‘koşul’, ‘yasak’ ve ‘ceza’, izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır.” şeklinde görüş belirtmiştir (Handyside/ Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 07.12.1976). Görüldüğü gibi, Sözleşme’nin 10. maddesinin birinci fıkrası ile Anayasa’nın 25 ve 26. maddelerinde ifade (düşünce) hürriyeti en geniş anlamıyla güvence altına alınmıştır.

Günümüz özgürlükçü demokrasilerinde, istisnalar dışında, geniş bir yelpazeyle düşünceyi açıklama korunmakta ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmek suretiyle özgürlüğün sağladığı haklardan en geniş şekilde yararlandırılmaktadır.

Ne var ki; iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik bulunan ifadeler ise düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmemekte, suç sayılmak suretiyle cezai yaptırımlara bağlanmaktadır.

Bu bağlamda 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Hakaret” başlıklı 125. maddesi;

“(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir.

(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

(3) Hakaret suçunun;

a-) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı,

b-) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı,

c-) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle,

İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz

(4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır.

(5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bu düzenleme ile 765 Sayılı TCK’dan farklı olarak hakaret ve sövme ayrımı kaldırılmış, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek hakaret suçunu oluşturan seçimlik hareketler olarak belirlenmiştir (M. Koca- İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s. 430).

Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir.

Eleştiri ise herhangi bir kişiyi, eseri, olayı veya konuyu enine, boyuna, derinlemesine her yönüyle incelemek, belli kriterlere göre ölçmek, değerlendirmek, doğru ve yanlış yanlarını sergilemek amacıyla ortaya konulan görüş ve düşüncelerdir. Genelde beğenmemek, kusur bulmak olarak kabul görmekte ise de eleştirinin bir amacının da konuyu anlaşılır kılmak, sonuç çıkarmak ve toplumu yönlendirmek olduğunda kuşku yoktur.

Her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir.

Kamu görevlilerinin, görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmaları zorunlu olmakla birlikte, demokratik bir hukuk devletinde, kamu görevini üstlenenleri denetlemek, faaliyetlerini değerlendirmek ve eleştirmek de kaynağını Anayasadan alan düşünceyi açıklama özgürlüğünün sonucudur. Eleştirinin sert bir üslupla yapılması, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgu ise de eleştiri yapılırken görüş açıklama niteliğinde bulunmayan, küçültücü, aşağılayıcı ifadeler kullanılmamalı, düşünceyi açıklama sınırları içinde kalınmalıdır.

AİHM’e göre, öncelikle ifadelerin bir olgu isnadı mı yoksa değer yargısı mı olduğu belirlenmelidir. Zira olgu isnadı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanmasının istenmesi dahi ifade özgürlüğüne müdahale sayılabilecektir. Yargılamaya konu olan ifadeler eğer bir değer yargısı içermekte ve somut bir olgu isnadından bahsedilemeyecekse, değer yargılarını destekleyecek “yeterli bir altyapı”nın mevcut olup olmadığı AİHM tarafından göz önünde bulundurulmaktadır. Zira değer yargılarının dahi belli düzeyde olgusal temel içermesi gerektiği kabul edilmektedir. Öte yandan, hiçbir veriye dayanmayan ve hiçbir altyapısı bulunmayan bir değer yargısı AİHM tarafından da ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kabul görmemektedir.

Olgu isnadı içeren ifadeler konusunda ise, en azından ilk bakışta güvenilir görünen delil sunulması gerektiği kabul edilmektedir. Elbette ki, bu deliller sunulamadığı takdirde, AİHM, iddiaların gerçekliğinin kanıtlanmasını beklemektedir.

Öte yandan Türk Dil Kurumu Sözlüğüne göre “karakter” sözcüğünün; “Ayırt edici nitelik, bir bireyin kendine özgü yapısı, onu başkalarından ayıran temel belirti ve bireyin davranış biçimlerini belirleyen, üstün ana özellik, öz yapı, ıra, seciye.” gibi anlamlarının yanı sıra “Bireyin kendi kendine egemen olmasını, kendi kendisiyle uyum içinde bulunmasını, düşünüş ve hareketlerinde tutarlı, sağlam kalabilmesini sağlayan özellikler bütünü.” şeklinde anlamları bulunmaktadır.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesi’nin bir dosyasında taraf olan sanığın, dosyada bulunan bilirkişi raporundan örnek aldırmak için olay tarihinden bir gün önce başka bir şahsı Asliye Hukuk Mahkemesi kalemine gönderdiği, ancak bu kişinin, sanığın vekili ya da temsilcisi olmadığından bahisle kendisine ilgili evrakın verilmediği, olay günü sabah saatlerinde ise sanığın bizzat anılan Mahkeme’nin kalemine gelerek dosyadan bilirkişi raporu örneği istediği, ancak Mahkeme mübaşirinin izinli ve diğer mahkeme mübaşirinin de duruşmada görevli olması nedeniyle kendisinden öğleden sonra gelmesinin istendiği, bunun üzerine saat 16.00 sıralarında yeniden kaleme gelen sanığın zabıt kâtibi olarak çalışmakta olan katılandan dosyasını çıkartmasını istediği, katılanın ise o sırada “Haberci” isimli bilgisayar programı vasıtasıyla UYAP sorumlusu olan bir görevliyle yazışması nedeniyle sanıktan beklemesini istediği, sanığın ise bekleyemeyeceğini söylediği ve sanık ile katılan arasında tartışma çıktığı, sanığın katılanı kaymakamlığa şikâyet edeceğini belirtmesi üzerine yazı işleri müdürü olan tanık İzzet’in araya girerek sorun nedeniyle sanıktan kendisiyle muhatap olmasını istediği, ardından sanığın Mahkeme kaleminden çıkmak üzere kapıya doğru yöneldiği ve dışarıya çıkarken katılanı kastederek “İşini yapmıyor karaktersiz herif” dediğinin anlaşıldığı olayda;

Sanığın tarafı olduğu bir dava dosyasından sadece bir evrak fotokopisi alabilmek için aynı gün öğleden önce ve sonra olmak üzere iki kez ilgili mahkemenin kalemine geldiği, ancak önce mübaşir olmadığından bahisle öğleden sonra gelmesinin istendiği, öğleden sonra geldiğinde ise katılan zabıt kâtibinin başka bir iş nedeniyle yine beklemesini istediği, sanığın, yapılmayan işten ve olayın gelişiminden kaynaklanan bu davranışlardan duyduğu rahatsızlık sonucu kullandığı ve muhataba yönelik değer yargısından ibaret olan sözlerinin bir bütün hâlinde katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, kaba söz kapsamında kaldığından hakaret suçunun unsurlarıyla oluşmadığı kabul edilmelidir.

Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün, sanığın kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1-) Karamürsel Asliye Ceza Mahkemesi’nin 07.02.2018 tarihli ve 666-78 Sayılı direnme kararına konu hükmünün, sanığın kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden, BOZULMASINA,

2-) Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 27.02.2020 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

Tespit edilen gelirden daha fazla nafakaya hükmedilmesi kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlalidir.

 

T.C. ANAYASA MAHKEMESİNİN 2016/3140 SAYILI KARARI (BİREYSEL BAŞVURU)

(2709 S. K. m 5, 17) (4721 S. K. m. 175, 176, 182, 330) (6216 S. K. m. 50) (Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü m. 79) (ANY. MAH. 18.09.2013 T. 2012/969 E.) (ANY. MAH. 19.12.2013 T. 2013/2187 E.) (ANY. MAH. 17.09.2013 T. 2012/752 E.) (ANY. MAH. 02.07.2015 T. 2013/5126 E.) (ANY. MAH. 13.10.2016 T. 2014/17751 E.) (ANY. MAH. 11.10.2018 T. 2015/97 E.) (ANY. MAH. 01.02.2017 T. 2014/19081 E.) (ANY. MAH. 07.06.2018 T. 2014/8875 E.)

RGT: 17.12.2019

RG NO: 30981

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

İBRAHİM ACAR BAŞVURUSU

Başvuru Numarası: 2016/3140

Karar Tarihi: 7/11/2019

Başkan: Hasan Tahsin GÖKCAN

Üyeler:

Burhan ÜSTÜN

Hicabi DURSUN

Yusuf Şevki HAKYEMEZ

Selahaddin MENTEŞ

Raportör: Şermin BİRTANE

Başvurucu: İbrahim ACAR

Vekili: Av. Yahya ÖZÜDOĞRU

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, nafaka artırım davası sonucunda elde ettiği gelirden daha yüksek miktarda nafaka ödemeye karar verilmesi nedeniyle kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 15/2/2016 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

6. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:

7. Başvurucu 16/9/1994 tarihinde K.G. ile evlenmiş, Konya 3. Aile Mahkemesinin 7/1/2011 tarihli kararı uyarınca evlilik birliğinin temelden sarsılması nedeniyle boşanmalarına hükmedilmiştir. Tarafların dört çocuğu bulunmaktadır. Kararda başvurucunun boşandığı eşine ayda 100 TL, her bir müşterek çocuk için de ayrı ayrı 75 TL nafaka ödemesine karar verilmiştir. Söz konusu karar Yargıtay denetiminden geçerek kesinleşmiştir.

8. Başvurucunun boşandığı eşi K.G. 19/12/2014 tarihinde kendisi ve çocukları yönünden hükmedilen nafaka miktarının artırılması talebiyle Konya 4. Aile Mahkemesinde (Mahkeme) dava açmıştır. Dava dilekçesinde G.K. velayetleri kendisinde bulunan çocukların dördünün de öğrenci olduğunu, birinin üniversitede okuduğunu, kendisinin ev hanımı olup herhangi bir işi ve gelirinin olmadığını belirtmiştir.

9. Mahkemece tarafların ekonomik durumları araştırılmıştır. Kolluk tarafından yapılan araştırma sonucunda başvurucunun Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde memur olarak çalıştığı, aylık geliri hakkında bilgi sahibi olunmadığı, ikinci kez evlenmiş olduğu, eşinin öğretmen olduğu, ikinci evliliğinden çocuğunun bulunmadığı, babasına ait evde kira vermeden oturduğu bildirilmiştir. Başvurucunun boşandığı eşi K.G.nin ise ilkokul mezunu olup ev hanımı olduğu, aylık 200 TL nafaka aldığı, ayrıca Belediyeden 200 TL yardım parası aldığı, babasına ait evde oturduğu, velayeti kendisinde olan dört çocuğunun bulunduğu, çocukların ikisinin il dışında öğrenci olduğu, diğer ikisinin ilköğretim çağında öğrenci olup K.G. ile birlikte kaldıkları tespit edilmiştir.

10. Başvurucu 9/1/2015 tarihli cevap dilekçesinde; Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde şirket elemanı olarak asgari ücretle çalıştığını, nafaka artırımını karşılayacak maddi gücünün olmadığını belirtmiştir.

11. Mahkeme 26/5/2015 tarihinde davanın kısmen kabulüne karar vermiştir. Kararda K.G. lehine aylık 250 TL, üniversite öğrencisi çocuk lehine aylık 300 TL, diğer üç çocuk için ayrı ayrı aylık 150 TL nafaka ödenmesine hükmedilmiştir.

12. Başvurucu temyiz talebinde bulunmuştur. Temyiz dilekçesinde başvurucu; Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde şirket elemanı olarak asgari ücretle çalıştığını, aylık 950 TL maaş aldığını, buna karşılık Mahkemece toplamda 1.000 TL nafakaya hükmedilmesinin haksız ve fahiş olduğunu belirtmiştir. Karar Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 30/11/2015 tarihli kararıyla onanmıştır.

13. Bu karar başvurucuya 14/1/2016 tarihinde tebliğ edilmiştir.

14. Başvurucu 15/2/2016 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK

15. 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Yoksulluk nafakası” kenar başlıklı 175. maddesi şöyledir: “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.”

16. 4721 sayılı Kanun’un “Tazminat ve nafakanın ödenme biçimi” kenar başlıklı 176. maddesinin ilgili kısımları şöyledir: “… yoksulluk nafakasının toptan veya durumun gereklerine göre irat biçiminde ödenmesine karar verilebilir. İrat biçiminde ödenmesine karar verilen … nafaka, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin ölümü halinde kendiliğinden kalkar; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi halinde mahkeme kararıyla kaldırılır. Tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde iradın artırılması veya azaltılmasına karar verilebilir. Hakim, istem halinde, irat biçiminde ödenmesine karar verilen … nafakanın gelecek yıllarda tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre ne miktarda ödeneceğini karara bağlayabilir.”

17. 4721 sayılı Kanun’un “Hakimin takdir yetkisi” kenar başlıklı 182. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları şöyledir: “Velayetin kullanılması kendisine verilmeyen eşin çocuk ile kişisel ilişkisinin düzenlenmesinde, çocuğun özellikle sağlık, eğitim ve ahlak bakımından yararları esas tutulur. Bu eş, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine gücü oranında katılmak zorundadır. Hakim, istem halinde irat biçiminde ödenmesine karar verilen bu giderlerin gelecek yıllarda tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre ne miktarda ödeneceğini karara bağlayabilir.”

18. 4721 sayılı Kanun’un “Nafaka miktarının takdiri” kenar başlıklı 330. maddesi şöyledir: “Nafaka miktarı, çocuğun ihtiyaçları ile ana ve babanın hayat koşullan ve ödeme güçleri dikkate alınarak belirlenir. Nafaka miktarının belirlenmesinde çocuğun gelirleri de göz önünde bulundurulur. Nafaka her ay peşin olarak ödenir. Hakim istem halinde, irat biçiminde ödenmesine karar verilen nafakanın gelecek yıllarda tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre ne miktarda ödeneceğini karara bağlayabilir.”

V. İNCELEME VE GEREKÇE

19. Mahkemenin 7/11/2019 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

20. Başvurucu; Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde şirket elemanı olarak asgari ücretle çalıştığını, aylık 950 TL maaş aldığını, buna karşılık Mahkemece toplamda 1.000 TL nafakaya hükmedilmesinin haksız olduğunu iddia etmiştir. Kendisinin geçimi için para kalmadığını, yaşamını idame ettirmesinin mümkün olmadığını, bu nedenlerle eşitlik ilkesi, yaşama, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvurucu ayrıca yeniden evlendiğini ve bu evlilikten bir çocuğunun olduğunu, nafaka belirlenirken Mahkemenin yeni eş ve çocuğunu dikkate almadığını belirterek aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

B. Değerlendirme

21. Anayasa’nın iddianın değerlendirilmesinde dayanak alınacak “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” kenar başlıklı 17. maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”

22. Anayasa’nın 5. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: “Devletin temel amaç ve görevleri, (…) kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

23. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16).

24. Başvurucunun iddiaları, hükmedilen nafaka miktarının elde ettiği gelirin de üzerinde olduğu, bu nedenle geçimini sağlayamayacağına ilişkindir. Başvurucu eşitlik ilkesinin de ihlal edildiğini ileri sürmüş ise de başvurucunun bahse konu ihlal iddialarını münhasıran Aile Mahkemesi tarafından verilen kararın sonucuna dayandırdığı görülmektedir. Söz konusu iddianın başvurucunun ekonomik geleceği üzerinde önemli bir etki oluşturduğu dikkate alınarak başvurucunun tüm şikayetleri Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı kapsamında incelenmiştir. Öte yandan başvurucu yeniden evlendiğini ve bu evlilikten bir çocuğunun olduğunu, nafaka belirlenirken Mahkemenin yeni eş ve çocuğunu dikkate almadığını belirterek aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ise de ikinci evliliğinden olan çocuğunun derece mahkemesindeki yargılama sona erdikten sonra 16/10/2015 tarihinde dünyaya gelmiş olduğu, başvurucunun yargılama sürecinde ve temyiz aşamasında söz konusu iddialarını derece mahkemelerine sunmamış olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bireysel başvurunun ikincilliği ilkesi gereği söz konusu iddiaların somut başvuruda incelenmesi mümkün bulunmamaktadır.

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

25. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

a. Genel İlkeler

26. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtilmekte olup bu düzenlemede yer verilen maddi ve manevi varlığı koruma ve geliştirme hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 8. maddesi çerçevesinde özel yaşama saygı hakkı kapsamında güvence altına alınan fiziksel ve zihinsel bütünlük hakkı ile bireyin kendisini gerçekleştirme ve kendisine ilişkin kararlar alabilme hakkına karşılık gelmektedir (Sevim Akat Eşki, B. No: 2013/2187, 19/12/2013, § 30).

27. Kişinin maddi ve manevi varlığının korunması hakkı, Anayasa’nın 5. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde devlete pozitif ve negatif ödevler yükler (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, B. No: 2012/752, 17/9/2013, §§ 50, 51). Söz konusu pozitif yükümlülükler, bireyler arası ilişkiler alanında olsa da belirtilen haklara saygıyı sağlamaya yönelik tedbirlerin alınmasını zorunlu kılar (Marcus Frank Cerny [GK], B. No: 2013/5126, 2/7/2015, §§36,40).

28. Devletin söz konusu pozitif yükümlülüğü etkili mekanizmalar kurmak, bu kapsamda gerekli usule ilişkin güvenceleri sunan yargısal prosedürleri sağlamak, bu suretle yargısal ve idari makamların bireylerin idare ve özel kişilerle olan uyuşmazlıklarında etkili ve adil bir karar vermelerini temin etmek sorumluluğunu da içermektedir (Semra Özel Üner, B. No: 2014/12009, 26/10/2016, § 36).

29. Bununla birlikte söz konusu yükümlülükler, belirtilen düzenlemelerin hayata geçirilmesi ile tamamlanacağından yargı makamlarınca temel hak ve özgürlüklerin özel hukuk kişileri arasındaki uyuşmazlıklar incelenirken de gözönünde bulundurulması, gerekli usule ilişkin güvenceleri haiz olan bir yargılama yapılması gerekmektedir (Melahat Karkin, [GK], B. No: 2014/17751, 13/10/2016, § 60).

30. Bu bağlamda usule ilişkin güvencelerin somut olayda yerine getirildiğinden söz edilebilmesi için derece mahkemelerinin kararlarında konu ile ilgili ve yeterli gerekçe bulunmalıdır. Ayrıca belirtmek gerekir ki bu zorunluluk davacının bütün iddialarına cevap verilmesi anlamına gelmemekle birlikte kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkını ilgilendiren davanın sonucuna etkili esasa ilişkin temel iddia ve itirazların yargı makamlarınca özenli bir şekilde değerlendirilerek karşılanması gerekmektedir (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Fındık Kılıçaslan, B. No: 2015/97, 11/10/2018, § 53).

31. Bunun yanı sıra derece mahkemelerinin özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklarda takdir yetkilerini kullanırken tarafların çatışan menfaatleri arasında adil bir denge sağlayıp sağlamadıklarının belirlenmesi gerekmektedir. Her iki tarafın menfaatlerinin mümkün olduğunca dengelenmesi ve sürecin taraflardan biri aleyhine ölçüsüz bir sonuca yol açmaması gerekir. Menfaatler dengesinin kurulmasında taraflardan biri aleyhine bireysel olarak aşırı ve olağan dışı bir külfetin yüklenmesi, pozitif yükümlülüklerin ihlali sonucunu doğurabilir. Olayın bütün koşulları ve taraflara tanınan tüm imkanlar ile tarafların tutum ve davranışları gözönünde bulundurularak menfaatlerin adil bir şekilde dengelenip dengelenmediği değerlendirilmelidir. Bu adil dengenin sağlanıp sağlanmadığının denetiminde derece mahkemelerinin ortaya koyduğu gerekçeler büyük önem taşımaktadır (Marcus Frank Cerny, § 73; T.A.A., B. No:2014/19081,1/2/2017, § 99). b. İlkelerin Olaya Uygulanması

32. Somut olayda Mahkeme tarafından başvurucunun boşandığı eşi ve dört çocuğu için toplamda aylık 1.000 TL nafaka ödemesine hükmedilmiştir. Mahkemece tarafların ekonomik durumlarının araştırılması sırasında sadece kolluk tarafından verilen bilgilerin esas alındığı görülmektedir. Mahkemece başvurucunun Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde memur olarak çalıştığı, aylık geliri hakkında bilgi sahibi olunmadığı kabul edilmiştir. Ancak başvurucu; Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde memur olarak değil şirket elemanı olarak asgari ücretle çalıştığını, 950 TL aylık aldığını iddia etmektedir.

Başvurucunun aylık gelirinin gerçekten de 950 TL olması durumunda aleyhine hükmedilen aylık toplam 1.000 TL nafaka miktarının ölçülü olduğundan söz edilemez. Olayda taraflardan biri aleyhine bireysel olarak aşırı ve olağan dışı bir külfetin yüklenip yüklenmediğinin anlaşılabilmesi için tarafların ekonomik durumlarının tam olarak ortaya konulabilmesi önem arz etmektedir.

33. Başvurucu; şirket elemanı olarak asgari ücretle çalıştığı, 950 TL aylık aldığı şeklindeki iddiasını derece mahkemesi önünde 9/1/2015 tarihli cevap dilekçesinde ve temyiz dilekçesinde dile getirmiştir. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) ve Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Bilgi Sistemi’ndeki kayıtta başvurucunun Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde temizlik ve yardımcı hizmetler sınıfında çalıştığı belirtilmektedir. Derece mahkemesinin başvurucunun çalıştığı kurumla iletişime geçerek başvurucunun görevinin ne olduğunu, ek gelir ve diğer ödemelerle birlikte aylık ne kadar gelir elde ettiğini araştırmak suretiyle konuyu aydınlatması mümkün iken bu konuda hiçbir araştırma ve değerlendirme yapmadığı, kararda bu iddiaya yönelik olarak bir gerekçe de ortaya koymadığı vurgulanmalıdır. Başvurucunun söz konusu iddialarını temyiz aşamasında da öne sürmüş olduğu ancak Yargıtay tarafından da bu konuda bir değerlendirme yapılmadığı anlaşılmaktadır.

34. Bu durumda derece mahkemelerinin kararlarının başvurucunun maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına ilişkin davanın sonucuna etkili olabilecek mahiyetteki iddia ve itirazlarına cevap verecek nitelikte yeterli bir gerekçe içermediği tespit edilmiştir. Bu sebeple kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının korunmasına yönelik usule ilişkin güvencelerin somut olayda yerine getirilmediği sonucuna varılmıştır. Dolayısıyla bireysel başvuruya konu olayda kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülüklerin kamu makamlarınca yerine getirilmediği sonucuna ulaşılmıştır.

35. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden

36. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı ve (2) numaralı fıkrası şöyledir: “(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi halinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir … (2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hallerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

37. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Doğan ([GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018) kararında, ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi hususunda genel ilkeler belirlenmiştir.

38. Mehmet Doğan kararında özetle uygun giderim yolunun belirlenebilmesi açısından öncelikle ihlalin kaynağının belirlenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Buna göre ihlalin mahkeme kararından kaynaklandığı durumlarda 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası ile Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 79. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca kural olarak ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin ilgili mahkemeye gönderilmesine hükmedilir (Mehmet Doğan, §§ 57, 58).

39. Anayasa Mahkemesinin tespit edilen ihlalin giderilmesi amacıyla yeniden yargılama yapılmasına hükmettiği hallerde ilgili usul kanunlarında düzenlenen yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak yargılamanın yenilenmesi sebebinin varlığının kabulü ve önceki kararın kaldırılması hususunda derece mahkemesinin herhangi bir takdir yetkisi bulunmamaktadır. Zira ihlal kararı verilen hallerde yargılamanın yenilenmesinin gerekliliği hususundaki takdir derece mahkemelerine değil ihlalin varlığını tespit eden Anayasa Mahkemesine bırakılmıştır. Derece mahkemesi, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirttiği doğrultuda ihlalin sonuçlarını gidermek üzere gereken işlemleri yapmakla yükümlüdür (Mehmet Doğan, § 59).

40. Bu bağlamda derece mahkemesinin öncelikle yapması gereken şey, bir temel hak veya özgürlüğü ihlal ettiği veya idari makamlar tarafından bir temel hak veya özgürlüğe yönelik olarak gerçekleştirilen ihlali gideremediği tespit edilen önceki kararını kaldırmaktır. Derece mahkemesi kararın kaldırılmasından sonraki aşamada ise Anayasa Mahkemesi kararında tespit edilen ihlalin sonuçlarını gidermek için gereken işlemleri yapmak durumundadır. Bu çerçevede ihlal, yargılama sırasında gerçekleştirilen usule ilişkin bir işlemden veya yerine getirilmeyen usule ilişkin bir eksiklikten kaynaklanıyorsa söz konusu usul işleminin hak ihlalini giderecek şekilde yeniden (veya daha önce hiç yapılmamışsa ilk defa) yapılması icap etmektedir. Buna karşılık ihlalin idari işlem veya eylemin kendisinden ya da (derece mahkemesince yapılan veya yapılmayan usul işlemlerinden değil de) derece mahkemesi kararının sonucundan kaynaklandığının Anayasa Mahkemesi tarafından tespit edildiği hallerde derece mahkemesinin usule dair herhangi bir işlem yapmadan doğrudan mümkün olduğunca dosya üzerinden önceki kararının aksi yönünde karar vererek ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırması gerekir (Mehmet Doğan, § 60).

41. İncelenen olayda Anayasa Mahkemesi, derece mahkemesi kararının başvurucunun davanın sonucuna etkili olabilecek mahiyetteki iddia ve itirazlarına cevap verecek nitelikte yeterli bir gerekçe içermemesi nedeniyle ihlal sonucuna ulaşmıştır. Dolayısıyla somut başvuruda ihlalin mahkeme kararlarından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

42. Bu durumda başvurucunun maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına yönelik ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır. Yapılacak yeniden yargılama ise usul hukukunda yer alan benzer kurumlardan farklı ve bireysel başvuruya özgü bir düzenleme içeren 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yöneliktir. Bu kapsamda yeniden yargılama sürecinde mahkemelerce yapılması gereken iş, öncelikle hak ihlaline yol açan mahkeme kararının ortadan kaldırılmasından ve Anayasa Mahkemesini ihlal sonucuna ulaştıran nedenleri gideren, ihlal kararında belirtilen ilkelere uygun yeni bir karar verilmesinden ibarettir. Bu sebeple kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere ilgili mahkemeye gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

43. Başvurucu, ihlalin tespitiyle birlikte yargılamanın yenilenmesine ve lehine uygun miktarda tazminata karar verilmesini talep etmiştir. Buna karşın, yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın ilgili yargı merciine gönderilmesine karar verilmesinin ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeterli bir giderim sağlayacağı anlaşıldığından tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.

44. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 239,50 TL harç ve 2.475 TL vekalet ücretinden oluşan toplam 2.714,50 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Konya 4. Aile Mahkemesine (Mahkemenin 26/5/2015 tarihli ve E.2014/1249, K.2015/600 sayılı kararına ait dosya ile ilgilidir.) GÖNDERİLMESİNE,

D. Başvurucunun tazminat taleplerinin REDDİNE,

E. 239,50 TL harç ve 2.475 TL vekalet ücretinden oluşan toplam 2.714,50 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

F. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması halinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 7/11/2019 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.