Tehdit, Hakaret, Mala zarar verme

Yargıtay 15. Ceza Dairesi

E. 2014/3941

K. 2014/6505

Dosya incelenerek gereği düşünüldü;

1-Sanık hakkında hakaret ve mala zarar verme suçlarından verilen hükümlere yönelik temyiz incelemesinde;

Sanık hakkında hakaret ve mala zarar verme suçlarından hükmolunan cezanın miktar ve türüne göre hükmün 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanuna, 6217 sayılı Kanunun 26. maddesiyle eklenen geçici 2. maddesi uyarınca, doğrudan verilen 3.000 TL ve altında kalan adli para cezalarının temyizinin mümkün olmaması karşısında, sanığın temyiz isteminin 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 317. maddesi gereğince REDDİNE,

2-Sanık hakkında tehdit suçundan verilen hükme yönelik temyiz incelemesinde;

Tehdit, bir kimsenin başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğini veya malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağını veya sair bir kötülük edeceğini bildirmesidir. Bu suçta fail, ağır ve haksız bir zarara uğratılacağını mağdura bildirmektedir. Gerçekleşmesi failin iradesine bağlı olan ve gelecekte vuku bulacak bir kötülüğün, gerçekleşecek gibi gösterilmesidir. Tehdit mağdurun karar verme ve serbest hareket etme özgürlüğünü kısıtlamalı iç huzurunu bozmalı ve onu endişeye düşürmelidir. Mağdura yapılan tehdidin, onun iç huzurunu bozmaya, onda korku ve endişe yaratmaya elverişli olması gerekir. Failin tehdit fiilini bilerek ve isteyerek işlemesi, verileceği söylenen zararın haksız olması yeterlidir. Fiilde korkutuculuk, ürkütücülük, ciddiyet yoksa tehdit kastının varlığından bahsedilemez. Mağdur haksız bir zarara uğrayacağı endişesine kapılmamışsa, korkutuculuk oluşmamıştır. Tehdit suçunun, bahsedilen yasal unsurlarının gerçekleşip gerçekleşmediği olaysal olarak değerlendirilmeli, fail ile mağdurun içinde bulundukları ortam, söylenen sözler, söylenme nedeni ve söylendiği koşullar nazara alınmalıdır.

Sanığın katılan …’e yönelik olarak “Beni Hüdaverdi’ye sorun beni iyi tanır. Ben adamın altından karısını alırım. Üç milyar ceza yedim sizin içinde mahkemeye ceza öderim.” dediği olayda, tehdit suçunun oluştuğuna yönelik kabulde bir isabetsizlik görülmemiştir.

Sanığın eyleminin TCK’nın 106/1-1. cümlesi kapsamında tehdit suçunu oluşturduğu gözetilmeden aynı kanunun 106/1-2. cümlesi kapsamında sair tehdit suçunu oluşturduğundan bahisle sanık hakkında eksik ceza tayini aleyhe temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.

Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanığın yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün ONANMASINA, 07/04/2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

BELEDİYEDEN İZİN ALINMADAN YAPILAN TİCARİ YOLCU TAŞIMACILIĞINDA SÜRÜCÜ ARAÇ SAHİBİ DEĞİLSE ARAÇ SAHİBİNE CEZA VERİLEMEZ

D A N I Ş T A Y
ONBEŞİNCİ DAİRE
Esas No : 2018/1792
Karar No : 2018/6415

Temyiz Eden (Davacı) :
Vekili :
Karşı Taraf (Davalı) :
İstemin Özeti :… İdare Mahkemesi’nin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararına ilişkin istinaf başvurusunun reddine dair … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesi’nin …. tarih ve E:…; K:… sayılı kararının hukuka uygun olmadığı ileri sürülerek temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
Savunmanın Özeti : Temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.
Düşüncesi : Temyiz isteminin kabulü ile Bölge İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Onbeşinci Dairesi’nce; dosyanın tekemmül ettiği anlaşılmakla yürütmenin durdurulması istemi hakkında ayrıca bir karar verilmeksizin tetkik hakiminin açıklamaları dinlenip, dosyadaki belgeler incelenerek gereği görüşüldü:
Dava; davacı şirket adına kayıtlı plakalı aracın, ilgili belediyeden izin veya ruhsat almaksızın belediye sınırları dahilinde ticari amaçlı yolcu taşıdığından bahisle 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun Ek/2-3. maddesi uyarınca altmış gün süreyle trafikten men edilmesine ilişkin 26.08.2016 tarih ve 58753 sayılı işlemin iptali istemiyle açılmıştır.
…. İdare Mahkemesince; belediyeden izin ve ruhsat almaksızın belediye sınırları içinde ticari amaçlı yolcu taşımacılığı yapıldığı tespit edilen aracın trafikten men edilmesine ilişkin işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddi yolunda verilen karara karşı yapılan istinaf başvurusunun, … Bölge İdare Mahkemesi … Bölge İdare Dava Dairesi’nin … tarih ve E:…; K:… sayılı kararı ile reddine karar verilmiştir.
Davacı tarafından Bölge İdare Mahkemesi kararının hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
Dava dosyasının incelenmesinden, görevli polis memurlarınca 26.08.2016 tarihinde yapılan denetimde davacı şirkete ait plakalı araçla ilgili belediyeden izin veya ruhsat alınmaksızın ticari amaçlı taşımacılık yapıldığının tutanakla tespit edildiği, bu tespit üzerine 2918 sayılı Kanun’un Ek 2/3. maddesi uyarınca aracın trafikten men işlemi tesis edildiği, bakılan davanın bu işlemin iptali istemiyle açıldığı anlaşılmaktadır.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun “Araçların tescil edildikleri amacın dışında kullanılması” başlıklı Ek 2. maddesinde; araçlarını motorlu araç tescil ve trafik belgesinde gösterilen maksadın dışında kullananlar ile sürülmesine izin veren araç sahiplerinin 14.400.000 lira para cezası ile cezalandırılacağı, ayrıca, aracın onbeş gün süre ile trafikten men edileceği, ilgili belediyeden izin veya ruhsat almaksızın, belediye sınırları dahilinde ticari amaçlı yolcu taşıyan kişiye, araç sahibine, bağlı bulunduğu durak, işyeri ve işletmelerin sorumlularına birinci fıkrada gösterilen idari para cezasının üç kat olarak, fiilin işlendiği tarihten itibaren bir yıl içinde tekerrürü halinde ise beş kat olarak uygulanacağı, ayrıca, aracın her defasında altmış gün süre ile trafikten men edileceği hükmüne yer verilmiştir.
Yukarıda metnine yer verilen 2918 sayılı Kanun’un Ek 2. maddesinin üçüncü fıkrasının iptali istemiyle yapılan başvuru üzerine, Anayasa Mahkemesinin 11.09.2014 tarih ve E:2014/52, K:2014/139 sayılı kararıyla; alınması gereken izin veya ruhsatı olmaksızın ticari amaçlı yolcu taşımacılığı yapılması ve sürücünün araç sahibi olmaması hâlinde tescil plakası sahiplerine sadece ruhsat sahibi olmaları nedeniyle yaptırım uygulanmasının cezaların şahsiliği ilkesine aykırılık oluşturduğu, Anayasa ve ceza hukukunun temel kuralları uyarınca, kişilere ceza verilebilmesi için aranan koşullardan birinin hukuka aykırı eylemin kanunda belirtilmiş olması, diğerinin ise bu eylemin o kişi tarafından gerçekleştirilmiş olduğunun kanıtlanmasını gerektirdiği, itiraz konusu kuralda araç sahiplerinin hangi eylemlerinin suç sayıldığı için başkasının eyleminden sorumlu tutulduğu açık bir şekilde gösterilmediği gibi araç sahibi olma ile suç arasındaki illiyet bağının da ne suretle oluştuğunun belirtilmediği, kuralın bu yönleriyle açık ve belirgin olmadığı, bu nedenlerle itiraz konusu kuralın birinci cümlesinde yer alan “araç sahibine” ibaresi ile ikinci cümlesindeki “araç sahibine” ibaresi yönünden cezaların şahsiliği ilkesine ve Anayasanın 38. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun ek 2. maddesine, 31.5.2012 tarihli ve 6321 sayılı Kanun’un 3. maddesiyle eklenen üçüncü fıkranın; birinci cümlesinde yer alan “araç sahibine” ibaresi ile ikinci cümlesinin “araç sahibine” yönünden Anayasa’ya aykırı olduklarına ve iptallerine karar verilmiştir.
Anayasa Mahkemesi tarafından, 2918 sayılı Kanunun Ek 2/3. maddesinin; idari para cezası verilmesini düzenleyen ilk cümlesinde yer alan “araç sahibine” ibaresi ile aracın trafikten men edilmesini düzenleyen ikinci cümlesi “araç sahibine” yönünden iptal edildiğinden; Kanun’un Ek 2/3. maddesinin anılan karar sonrasındaki haline göre, ilgili belediyeden izin veya ruhsat alınmaksızın belediye sınırları dahilinde ticari amaçlı olarak yapılan yolcu taşımalarında, araç sahibi ile sürücünün farklı kişiler olması halinde; araç sahibine idari para cezası verilemeyeceği ve aracın trafikten men edilemeyeceği sonucuna ulaşılmıştır.
Uyuşmazlıkta; tespit tutanağında araç sürücüsü olarak tespit edilen kişinin aracın sahibi olmadığı anlaşılmakta olup, dava konusu işlemin dayanağı Kanun hükmü iptal edildiğinden dava konusu işlemde hukuka uyarlık görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle, … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesi’nin … tarih ve E:…; K:… sayılı kararının BOZULMASINA, yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesi’ne gönderilmesine 20/09/2018 tarihinde karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere oyçokluğuyla karar verildi.

Site Yönetimlerine ilişkin 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu

Site Yönetimlerine ilişkin 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu çerçevesinde Kişisel Verileri Koruma Kurulu’nun 22.07.2020 tarihli ve 2020/560 sayılı Kararı’nda yer alan değerlendirmeler

Karar Tarihi : 22/07/2020
Karar No : 2020/560
Konu Özeti : Site Yönetimlerine ilişkin 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu çerçevesinde Kişisel Verileri Koruma Kurulu’nun 22.07.2020 tarihli ve 2020/560 sayılı Kararı’nda yer alan değerlendirmeler

 

Kişisel Verileri Koruma Kurulu’na (Kurul) iletilen bir şikâyet dilekçesi ile ilgili olarak iddialara konu Site Yönetimi hakkında başlatılan res’en inceleme neticesinde Kurul tarafından alınan 22.07.2020 tarih ve 2020/560 sayılı kararda şikayet ve resen inceleme konusu hususlara ilişkin yapılan değerlendirmelerin yanı sıra Site Yönetimlerinin 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (Kanun) karşısındaki durumuna ilişkin değerlendirmelere de yer verilmiş olup buna göre söz konusu kararda;

  • 6698 sayılı Kanun’nun “Tanımlar”ı düzenleyen 3’üncü maddesinde veri sorumlusunun, “kişisel verilerin işleme amaçlarını ve vasıtalarını belirleyen, veri kayıt sisteminin kurulmasından ve yönetilmesinden sorumlu olan gerçek veya tüzel kişi”yi ifade ettiği,
  • Öte yandan, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun; 27’nci maddesinin, “Ana gayrimenkul, kat malikleri kurulunca yönetilir ve yönetim tarzı, kanunların emredici hükümleri saklı kalmak şartıyla bu kurul tarafından kararlaştırılır.” hükmünü, 28’inci maddesinin birinci fıkrasının, “Yönetim planı yönetim tarzını, kullanma maksat ve şeklini yönetici ve denetçilerin alacakları ücreti ve yönetime ait diğer hususları düzenler. Yönetim planı, bütün kat maliklerini bağlayan bir sözleşme hükmündedir.” hükmünü, aynı maddenin dördüncü fıkrasının, “Yönetim planı ve bunda yapılan değişiklikler, bütün kat malikleriyle onların külli ve cüzi haleflerini ve yönetici ve denetçileri bağlar.” hükmünü, 32’nci maddesinin, “Ana gayrimenkul kat malikleri kurulu tarafından, sözleşme, yönetim planı ve kanun hükümleri uyarınca verilecek kararlara göre yönetilir. Bütün kat malikleriyle külli ve cüzi halefleri, yönetici ve denetçiler, kat malikleri kurulunun kararlarına uymakla yükümlüdürler. Ana gayrimenkulün kullanılmasından veya yönetiminden dolayı kat malikleri arasında veya bunlarla yönetici ve denetçiler arasında veya denetçilerle yöneticiler arasında çıkan anlaşmazlıklar, kat malikleri kurulunca çözülür ve karara bağlanır…” hükmünü, 34’üncü maddesinin birinci fıkrasının, “Kat malikleri, ana gayrimenkulün yönetimini kendi aralarından veya dışardan seçecekleri bir kimseye veya üç kişilik bir kurula verebilirler; bu kimseye (Yönetici), kurula da (Yönetim kurulu) denir.” hükmünü, aynı maddenin beşinci fıkrasının, “Yönetici her yıl kat malikleri kurulunun kanuni yıllık toplantısında yeniden atanır; eski yönetici tekrar atanabilir.” hükmünü amir olduğu,
  • Bu hükümlere göre; gayrimenkulün bütünü için söz sahibi olan birim kat malikleri kurulu olup kat malikleri kurulunun, yönetici de dâhil kat maliklerini bağlayan bir sözleşme hüviyetinde olan yönetim planının içeriği ve kapsamını belirleyen merci olduğu ve yöneticinin görevinin, kat malikleri kurulunun aldığı kararlar çerçevesinde, bu kararları uygulayıcı olarak faaliyet göstermekten ibaret bulunduğu,
  • Aynı şekilde, 634 sayılı Kanun’un 35’inci maddesi gereği, yöneticinin görevlerinin yönetim planında belirtildiği ve yönetim planında aksine hüküm olmadıkça yöneticiye tevdi edilen vazifelerden bir tanesinin de kat malikleri kurulunca verilen kararların yerine getirilmesi olduğu,
  • Aynı Kanun’un 38’inci maddesinin birinci fıkrasında yöneticinin kat maliklerine karşı aynen bir vekil gibi sorumlu olduğunun belirtilmiş olduğu ve bahse konu Kanun’un 40’ıncı maddesinin, yöneticinin kaide olarak vekilin haklarına sahip olduğu hükmünü haiz olduğu,
  • Öte yandan, bahse konu Kanun’un 41’inci maddesinde, kat malikleri kurulunun, yöneticinin bu görevdeki davranışlarını devamlı olarak denetleyeceği ve haklı bir sebebin ortaya çıkması hâlinde yöneticiyi her zaman değiştirebileceği düzenlemesine yer verildiği,
  • Yöneticinin devamlı olarak kat malikleri kurulunun denetimi altında olduğu, kat malikleri kuruluna hesap vermesinin ve haklı sebebin varlığı hâlinde her zaman değiştirilebilmesinin, ana gayrimenkul üzerindeki asıl söz sahibinin kat malikleri kurulu olduğunu gösterdiği,
  • Ayrıca, 634 sayılı Kanun’un 35’inci maddesinin birinci fıkrasında yöneticinin görevlerinin sayıldığı, aynı maddenin ikinci fıkrası uyarınca; yönetici ataması yapılmayan gayrimenkullerde birinci fıkrada sayılan işlerin yapılması noktasında kat maliklerinin müştereken sorumlu tutulduğu, müştereken sorumluluğun söz konusu olduğu hâllerde birden fazla kişinin; bir borcun ödenmesinde ve zararın giderilmesinde kendi payları oranında sorumluluğu paylaştığı,
  • Yine 634 sayılı Kanun’un 34’üncü maddesinin ikinci fıkrasının; “Ana gayrimenkulün sekiz veya daha fazla bağımsız bölümü varsa, yönetici atanması mecburidir.” hükmünü amir olduğu, kat mülkiyetine konu gayrimenkulün bağımsız bölüm sayısının sekizden az olması durumunda yönetici atama zorunluluğunun bulunmadığının görüldüğü, sekiz bağımsız bölümden az bağımsız bölüme sahip bir gayrimenkulde yöneticinin atanmaması ihtimalinin varlığından da anlaşılacağı üzere; yöneticinin yahut yönetim kurulunun her hal ve şartta karşımıza çıkan bir yapı olmadığı, buna karşın kat malikleri kurulunun, bu kurulu oluşturan şahıslardan bağımsız olarak tamamen gayrimenkulün bağımsız bölümlerinin varlığından kaynaklanan bir yapı görünümü arz ettiği, sekiz bağımsız bölümden fazla olsun ya da olmasın her gayrimenkulün bağımsız bölümleri üzerinde kurulan mülkiyet sonucu oluşan kat malikleri kurulunun, mülkiyet hakkından kaynaklanan bir topluluk olduğu,
  • 634 sayılı Kanun’un 20’nci maddesinin birinci fıkrası uyarınca, kat maliklerinin ortak giderlere kendi arsa payları oranında katılmakla yükümlü olduğu, aynı maddenin ikinci fıkrasında ise, gider ve avans payını ödemeyen kat maliki hakkında diğer kat maliklerinden her biri yahut yönetici tarafından dava açılabileceğinin ve icra takibi başlatılabileceğinin teminat altına alındığı,
  • Bununla birlikte, 634 sayılı Kanun’un 66’ncı maddesi uyarınca toplu yapının, “Bir veya birden çok imar parseli üzerinde, belli bir onaylı yerleşim plânına göre yapılmış veya yapılacak, alt yapı tesislerini, ortak kullanım yerlerini, sosyal tesis ve hizmetleri ile bunların yönetimi bakımından birbirleriyle bağlantılı birden çok yapıyı” ifade ettiği, bahse konu Kanun’un 69’uncu maddesinin, blok yapıların her birinin, o blokta bulunan bağımsız bölüm maliklerinden oluşan blok kat malikleri kurulunca yönetileceği hükmünü haiz olduğu,
  • Bu çerçevede, gerek veri sorumlusunun 6698 sayılı Kanun’da yer alan tanımının gerekse 634 sayılı Kanun’da yer alan düzenlemelerin bir arada değerlendirilmesinden; kat mülkiyetine konu olan gayrimenkulün bütünü için kararlar alan, işlerin nasıl yürütüleceğini belirleyen birimin kat malikleri kurulu olduğu, bununla birlikte; kat malikleri kurulunun tüzel kişiliği haiz olmaması dolayısıyla 6698 sayılı Kanun’un 3’üncü maddesindeki veri sorumlusu tanımının içerdiği kriterlerin tamamını taşımadığının görüldüğü, zira anılan tanımdan hareketle veri sorumlusu sıfatının bir gerçek yahut tüzel kişiye ait olabileceği sonucunun çıktığı, kat malikleri kurulunun tüzel kişiliğinin bulunmadığı hususunun çeşitli Yargıtay kararlarında da açıkça ifade edildiği (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi T. 29.03.2004, E. 2004/3091, K. 2004/3556: “Davada gerçek ve tüzel kişiler ya da bunların yasal temsilcileri taraf olma ehliyetine sahiptir. Apartman kat malikleri kurulunun (Yönetiminin) tüzel kişiliği ve bu nedenle taraf ehliyeti yoktur.” Yargıtay 1. Hukuk Dairesi E. 2007/10090, K. 2007/11914: “Davada gerçek ve tüzel kişiler ya da bunların yasal temsilcileri taraf olma ehliyetine sahiptir. Apartman kat malikleri kurulunun (Yönetimin) tüzel kişiliği bu nedenle taraf ehliyeti yoktur.”),
  • Ancak, durum böyle olsa bile 634 sayılı Kanun’un 35’inci maddesinde, yöneticinin, ana gayrimenkulün tamamını ilgilendiren tebligatı kabul etme yetkisi olduğunun belirtildiği ve kat malikleri kurulunun vekili olarak görev yapan yöneticinin bir gerçek kişi yahut bu konuda hizmet sunan şirketlerden profesyonel hizmet satın alınması durumunda ise tüzel kişi olabileceği,
  • Bununla birlikte, her ne kadar yönetici kat malikleri kurulunun verdiği kararlarla bağlı olup bu kararlara uygun hareket etmek zorunda olsa da, her somut olay bakımından yöneticinin yahut yönetim kurulunun kişisel verilerin işleme amaçlarını ve vasıtalarını belirleyen, veri kayıt sisteminin kurulmasından ve yönetilmesinden sorumlu olan bir rol üstlenmiş olması halinde ayrıksı durumların çıkabileceği, örneğin, bir site yönetiminin ayrı bir tüzel kişilik tarafından yürütülüyor olması durumunda, kişisel verilerin işlenmesi noktasında bu tüzel kişiliğin de veri sorumlusu olabileceği,
  • Tüm bu açıklamalar doğrultusunda; Kanun’un “veri sorumlusu”na ilişkin getirdiği tanımın, hayatın olağan akışına uygunluğunun sağlanması ve pratikte ortaya çıkan sorunların çözülebilmesi adına geniş yorumlanması gerektiği; bu kapsamda her ne kadar tüzel kişiliği haiz olmasa da kural olarak apartman, site ve benzeri yapılar bakımından veri sorumlusu olarak kat malikleri kurulunun kabul edilebileceği, kat malikleri kurulunun ise Kanun’un veri sorumlusuna yüklediği yükümlülüklerin yerine getirilmesi bakımından bir kişiyi görevlendirebileceği, görevlendirilen bu kişinin yönetici olmasının mümkün olduğu gibi başka bir kat malikinin yahut iradi temsilcinin de olabileceği değerlendirilmekle beraber, uygulamada istisnai durumların da ortaya çıkabileceği gözetilerek nihai olarak kişisel veri işleme faaliyetinde veri sorumlusu sıfatını haiz olanların belirlenmesi için; her somut hadise açısından kişisel veri işlenmesine ilişkin kararları alan, veri kayıt sistemlerini kuran, uhdesinde bulunduran ve yöneten birimlerin tespit edilmesinin gerektiği

değerlendirmelerine yer verilmiştir.

MALPRAKTİS İDDİALARINDA SADECE SİGORTA ŞİRKETİNE DAVA AÇILABİLİR

İSTANBUL BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ

13. HUKUK DAİRESİ

E. 2018/1320

K. 2019/1676

T. 27.11.2019

DAVA : İlk derece mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda verilen karara karşı istinaf kanun yoluna başvurulmuş olmakla dava dosyası incelendi:

TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMASININ ÖZETİ: Davacı vekili dava dilekçesi ile; davacı …’nın kadın doğum uzmanı doktor … tarafından hamileliğinin takip edildiğini doktorun genel olarak kötü uygulaması sonucunda down sendromunun hamilelikte teşhis edilmediğini, küçük … down sendromlu olarak doğduğunu; davalı sigorta şirketinin doğum uzmanını tıbbi kötü uygulamalarına ilişkin zorunlu mali sorumluluk sigorta poliçesi ile maddi ve manevi zarardan doğan sorumluluğunu üstlenmiş bulunduğunu sigortalının sorumluluğunu geriye dönük 10 yıllık süreyi kapsadığını davalı sigortalının tam kusurlu olarak müştereken ve müteselsilen talepte bulunulduğunu davalının sigortalısı doktorun tıbbi kötü uygulaması sonucunda bebeğin down sendromlu olduğunun saptandığını ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 10.000,00 TL işgöremezlik ve bakıcı ücreti, 60.000,00 TL çocuk için manevi tazminat davacı anne ve baba için ayrı ayrı 30.000,00 TL manevi tazminat olmak üzere toplam:130.000,00 TL’nin avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesi ile; davalı sigorta şirketinin poliçe sorumluluk limitinin 400.000.00 TL ile sınırlı olduğunu sorumluluklarının sigortalının kusuru ve poliçe limiti ile sınırlı olduğunu davacıların söz konusu kusuru ve zararı ispat etmesi gerektiğini ceza dosyasının sonucunun beklenmesi gerektiğini vekalet akdinin özen borcunu kapsamasına rağmen neticeyi garanti edemeyeceğini rahatsızlığın neden kaynaklandığının tespitinin gerektiğini manevi tazminatın fahiş olduğunu iş bölümü ve yetki itirazlarının kabulüyle davanın İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesine gönderilmesini savunarak davanın usul ve esastan reddine, karar verilmesini talep etmiştir.

İLK DERECE MAHKEMESİNİN KARARININ ÖZETİ: İlk Derece Mahkemesi 25/04/2018 tarih 2015/120 Esas 2018/471 Karar sayılı kararında; “Taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözümü amacıyla yapılan yargılama ve yargılama sırasında bilirkişilerden alınan denetime elverişli rapor içeriklerine göre; davacılardan .. hamileliği ile ilgili olarak gebelik takiplerinin davalının sigortalısı dava dışı Kadın Doğum Uzmanı Dr. … tarafından takip edildiği; davacı …’ün 13 haftalık gebelikte iken üçlü testin Opr. Dr. … tarafından istendiği; hasta kayıtlarında olmasına rağmen testin sonucu hakkında dökümanın dosyada mevcut olmadığı; 11-14 haftalar arasında ultra sonografi ile ense kalındığı ve kombine testin dosyada görülmediği; 16-20 haftalar arasında yapılması önerilen materyal serum AFB testine dosyada rastlanılmadığı; yapılması önerilen testlerde olumsuz sonuç olması halinde ve anne adayı yaşının 35 yaş ve üzerinde olması halinde amniyosentez önerisi gerektiği; davacı-anne ve/veya babanın gebelik esnasında yapılması istenen bu testlere itiraz ettiğine dair herhangi bir tutanağa da dosyada rastlanılmadığı; dolayısıyla, gebeliğin takibinde hekim ve hastane ihmalinin olduğunu dava dışı Op. Dr. …’ın davacının 15-22 haftaları arasında birden fazla muayene olduğu; ancak, yapılması önerilen down sendromu tarama testlerinin istendiğine dair herhangi bir kayda rastlanılmadığı; bu sürecin sonucunda; davacı … down sendromlu olarak doğduğu; 12/01/2013 doğumlu … down sendromuna bağlı olarak gelişen fonksiyon kısıtlıkları ve arazları kapsamında, meslekte kazanma gücündeki azalma oranını %100 olarak bulunduğu; davacı şahısta meydana gelen ve maluliyet oluşturan işitme kaybı, zeka geriliği, nistagmus gibi bulgular, maluliyet oranının %100 olduğu için hesaplamaya katılmadığı; şahsın yaşı ve maluliyet oranı göz önüne alındığında bakıcıya ihtiyacı olduğu; bu durumdan, davalının sigortalısı dava dışı Kadın Doğum Uzmanı Dr. … bilim ve teknolojinin getirdiği tüm imkanlar kapsamında kabul edilen tıbbi uygulamaların aksine davrandığı ve muhtemel ciddi riskler hakkında davacı-anne … yeterince bilgilendirilmemesinden dolayı [hasta ile doktorlar arasındaki ilişkinin vekalet ilişkisi olduğu, vekilin özen görevinin bulunduğu, hafif kusurundan dahi sorumlu olduğunu dikkate alınarak] tamamen ağır kusurlu bulunduğu; davacı küçük … “sürekli iş gücü kaybı tazminatı”nın, 800.572,50 TL ve yaşam boyu bakım giderinin de 1.189.975,78 TL olarak hesaplandığı; böylece, davacının, maddi tazminatlarının toplamı: 1.190.548,28 TL olarak belirlendiği; davalının, dava dışı sigortalısının kusuru ile oluşan maddi ve manevi zararların vekalet sözleşmesine dayalı olarak sorumluluğunu sigorta poliçesindeki şartlar dâhilinde teminatla sınırlı olarak yüklendiği ve davalı sigorta şirketinin sorumluluğunun toplam teminat tutarı olarak belirlenmiş 400.000,00 TL ile sınırlı bulunduğu dikkate alındığında; davacı … maddi zararlarının tazmini için işbu davayı açmakta haklı ve hukuki yararının bulunduğu görülmekle; davacı … tarafından, davalı aleyhine açılan maddi tazminat davasının sübut bulduğundan kabulüyle 280.000,00 TL maddi tazminatın 16/01/2015 dava tarihinden itibaren avans faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya ödenmesine; karar vermek gerekmiştir.Davacılar tarafından, davalı aleyhine açılan manevi tazminat davasında; davacı … down sendromlu olarak doğduğu ve maluliyet oranının %100 olduğu; şahsın yaşı ve maluliyet oranı göz önüne alındığında bakıcıya ihtiyacı bulunduğu; bu duruma bağlı olarak diğer davacı-anne ve babanın, down sendromlu davacı … ile birlikte bir ömür boyu birlikte zorluklara katlanmak zorunda kalacakları gibi tüm davacıların, manevi yönden sürekliliği bulunan ağır bir travmaya maruz bulundukları gibi devam eden sürecin manevi yönden ağır ve meşakkatli olduğu; bu durumun, davacılar üzerinde ağır manevi üzüntü yarattığının izahtan vareste bulunduğu; bu durumdan, davalının sigortalısı dava dışı Kadın Doğum Uzmanı Dr. …’ın yukarıdaki ayrıntı olgusal ve hukuksal açıklamalar kapsamında, ağır kusurlu bulunduğu; davalının, dava dışı sigortalısının kusuru ile oluşan maddi ve manevi zararların sorumluluğunu sigorta poliçesindeki şartlar dâhilinde teminatla sınırlı olarak yüklendiği ve davalı sigorta şirketinin sorumluluğunun toplam teminat tutarı olarak belirlenmiş 400.000,00 TL ile sınırlı bulunduğu dikkate alındığında; davacılar tarafından, davalı aleyhine açılan manevi tazminat davasının sübut bulduğundan kabulüyle davacı … için 60.000,00 TL, davacı … için 30.000,00 TL ve davacı … için 30.000,00 TL olmak üzere toplam 120.000,00 TL manevi tazminatın 16/01/2015 dava tarihinden itibaren avans faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya ödenmesine…” gerekçesi ile;1-Davacı … tarafından, davalı aleyhine açılan maddi tazminat davasının kabulü ile, 280.000,00 TL maddi tazminatın 16/01/2015 dava tarihinden itibaren avans faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya ödenmesine, 2-Davacılar tarafından, davalı aleyhine açılan manevi tazminat davasının kabulü ile, Davacı … için 60.000,00 TL, davacı … için 30.000,00 TL ve davacı … için 30.000,00 TL olmak üzere toplam 120.000,00 TL manevi tazminatın 16/01/2015 dava tarihinden itibaren avans faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya ödenmesine, karar verilmiş ve karara karşı davalı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur.

İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ: Davalı vekili istinaf dilekçesi ile;İlk derece mahkemesi kararının hukuk ve yerleşik içtihatlara aykırı olarak verildiğini, Eksik evraklar üzerinde yapılan araştırma nedeniyle hatalı rapor alındığını, dosya kapsamında yer alan kusur raporu ile gebeliğin takibinde hekimin ve hastanenin hatası olduğu belirtilmiş ise de işbu tespitin hatalı olduğunu, zira raporda da belirtildiği üzere 13 haftalık gebe iken üçlü testler sigorta doktor … tarafından istendiği, raporda testin sonucunun yer almadığı belirtilerek doktorun kusurlu olduğu şeklinde görüş bildirildiğini, oysaki yapıldığı sabit olan bu testlerin sonuçlarının araştırılması gerektiği belirtilerek eksik evrak üzerinden kusur testi yapılamayacağı yönünde rapor düzenlemesi gerektiğini, kaldı ki kusur raporu ile eksik evrakların olduğu sabit iken mahkeme tarafından da işbu raporun hükme esas alınmasının hatalı olduğunu, İkili ve üçlü testlerin yapılması gerektiği doktor tarafından belirtilmiş olup, gerekli yönlendirmeler yapıldığı, ilgili sonuçların tetkiki Buca Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesinde yapılamadığı için davacılar Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesine yönlendirildiklerini, nitekim davacı söz konusu kuruma başvuru yapmış olup, sonuçların da bu hastaneden istenmesi gerektiğini, Yapılan tetkikler ile down sendromu riski olduğu tespit edilmiş olup, işbu evrakların dosya kapsamında neden yer almadığının anlaşılamadığını, Doktor tarafından amniosentez de istemiş olup, yapılacak her türlü araştırma yapıldığını, doktor tarafından tüm testler istendiği ve risk tespit edildiği halde dosyada bu evraklar yer almadığını, bu husus eksik araştırma yapıldığını gösterdiğini, eksik inceleme üzerinden kusur atfedilmesi ve hüküm kurulmasının hatalı olduğunu, Kusur raporu ile de belirtildiği üzere davacının takibi tamamen doktor … tarafından yapılmadığını, tüm gerekli testlen istendiği ve risk tespiti sebebiyle detaylı araştırma da yapıldığı halde sigortalı tek kusurlu gibi gösterildiğini, doktorun kusuru olmadığı sabit olmakla birlikte, hastanın takibi yapan diğer hekimlerin kusurlu olup olmadığı dikkate alınmadığını, alınan özensi kusur raporu üzerinden yalnızca sigortalıya kusur atfedilmesinin hatalı olduğunu, Dosyaya celbedilen hastane evraklarının da yetersiz olduğunu, doktor hakkında bir ceza soruşturması açılıp açılmadığı ve Sağlık Bakanlığı tarafından idari tahkikat yapılıp yapılmadığının araştırılmadığını, Davacı tarafın cezai ve idari başvuru yoluna gidip gitmediği araştırılmadığı, hekime karış ayrı bir dava açılıp açılmadığının da sorgulanmadığını, İleri sürerek istinaf başvurusunun kabulü ile, ilk derece mahkemesi kararının istinaf incelemesi sonucunda kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir.

DELİLLER : İstanbul Anadolu 6. Asliye Ticaret Mahkemesi 2015/120 Esas 2018/471 Karar sayılı dosyası kapsamı.

DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ: HMK’nın 355. maddesine göre istinaf incelemesi; istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak ve kamu düzenine aykırılık görüldüğü takdirde ise resen gözetilmek suretiyle yapılmıştır. Dava, tıbbi kötü uygulama nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararın sigortacıdan tahsili davasıdır.Davacı vekili, davalı tarafça Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigota Poliçesi ile sigortalanan dava dışı doktorun müvekkili … hamileliğini takip ettiğini, dava dışı doktorun genel olarak tıbbi kötü uygulaması sonucu müvekkili … down sendromlu olduğunun hamilelik sırasında teşhis edilemediğini ve … down sendromlu olarak doğmasına neden olduğunu, bu nedenle müvekkillerinin maddi ve manevi zarara uğradığını belirterek sigorta poliçesi kapsamında zararlarının tazminini talep etmiş, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, karara karşı davalı istinaf başvurusunda bulunmuştur.Dava, davacılar ile dava dışı sigortalı doktor arasında bulunan tedavi hizmetine dair vekalet ilişkisinden kaynaklanan maddi ve manevi zararın sigorta poliçesi kapsamında teminat altına alındığından bahisle gerçekleşen riziko nedeniyle tazminatın sigortacıdan tahsili istemine ilişkindir. Davacılar sigorta sözleşmesinin tarafı olmadığı gibi taraflar arasında sigorta sözleşmesinden kaynaklı bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, rizikonun sigorta poliçesi kapsamında olup olmadığı ile tazminattan davalı sigorta şirketinin sorumluluğu olup olmadığı noktasında çıkmaktadır. Uyuşmazlığın çözümünde TTK’nın 6. kitabında yer alan sigorta hukukuna ilişkin hükümler uygulanacaktır. Bu nedenle dava TTK. 4 maddesi gereğince mutlak ticari dava olup 5. maddesi gereğince Ticaret mahkemesi görevlidir. HMK’nın 357/1 maddesinde “Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinde … bölge adliye mahkemesince resen göz önünde tutulacaklar dışında, ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmalar dinlenemez, yeni delillere dayanılamaz. ” hükmü getirilmiştir.Buna göre, istinaf aşamasında ilk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmalar dinlenilmeyeceği gibi ilk derece mahkemesine usulüne uygun olarak bildirilmeyen delillere de dayanılamayacaktır.HMK’nın 150/2 maddesine göre geçerli bir özrü olmaksızın duruşmaya gelmeyen taraf, yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemez.Dosyanın incelenmesinde, dava dilekçesinin 23/02/2015 tarihinde davalıya tebliğ edildiği, davalının süresinde cevap dilekçesi verdiği, cevap dilekçesinde sorumluluk sınırlarının sigorta poliçesi ile sınırlı olduğunu, rizikonun poliçe düzenlenmeden gerçekleşmiş olması halinde dava dışı sigortalının objektif olarak rizikonun gerçekleştiğini poliçe düzenlenirken bilip bilmediğinin araştırılması gerektiğini, bilmekte ise rizikonun poliçe kapsamında olmadığını, hasarın hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde iddia edildiği gibi meydana geldiğinin ispatı gerektiğini, davacının öncelikle sigortalının kusurunu ve zararı ispat etmesi gerektiğini, sigortalı ile davacılar arasındaki ilişkinin vekalet akdine dayandığını, davacıların sigortalının özen borcunu yerine getirmediğini ispatlaması gerektiğini ve manevi tazminatın yüksek olduğunu savunmuş, delil olarak poliçeye ve bilirkişi incelemesine dayanmıştır.Davalı vekili istinaf dilekçesinde belirttiği itirazları cevap dilekçesinde belirtmemiş ve istinaf dilekçesi ekinde sunduğu delillere cevap dilekçesinde dayanmamıştır.Davalı taraf mazeret beyan etmeksizin hiç bir duruşmaya katılmamış, alınan bilirkişi raporları davalı vekiline tebliğ edilmiş olmasına rağmen bilirkişi raporlarına karşı itirazda bulunmamıştır. Ayrıca ıslah dilekçesi tebliğ edilmiş, yasal süresi içinde ıslah dilekçesine karşı cevap da vermemiştir.HMK’nın 357/1 maddesine göre istinaf aşamasında yeni delillere dayanamayacağı gibi, cevap dilekçesinde belirtmediği savunma sebeplerini de ileri süremeyecektir. Bu nedenle davalı vekilinin istinaf dilekçesinde belirttiği deliller incelenmemiştir.Dosyada, davacı … davaya konu olay nedeniyle tutulmuş olan hasta dosyası ilgili sağlık kuruluşundan getirtilmiş, gelen hasta dosyası üzerinden bilirkişi incelemesi yaptırılarak rapor alınmıştır. Alınan bilirkişi raporuna göre hasta dosyası içinde, davacının gebelik takibinin farklı doktorlarca yapıldığı, 31/08/2012 tarihinden itibaren davalının sigortalısı doktor tarafından takibinin yapıldığı, 13 haftalık gebelikte down sendromunun teşhisi için yapılması gereken üçlü testin bu doktor tarafından istendiği, ancak test sonuçlarına ilişkin dökümanın dosyada olmadığı, 11-14 haftalar arası ultrasonografi ile ense saydamlığı ve kombine test uygulandığına ilişkin kayıt bulunmadığı, bu testlerin olumsuz çıkması üzerine önerilmesi gereken amniyosentez yaptırılmasına ilişkin işlemin hastaya önerildiğine ilişkin kaydın ve bu testin yapıldığına ilişkin belgenin bulunmadığı, dava dışı sigortalı doktorun hamileliğin 15 ile 22. haftaları arasında davacıyı birden fazla muayene ettiği ancak yapılması önerilen down sendromu tarama testlerinin istendiğine ilişkin her hangi bir kaydın hasta dosyasında bulunmadığı, buna göre gebeliğin takibinde hekim ve hastanenin ihmalinin olduğu belirtilmiştir.Buna göre dava dışı sigortalı doktorun hamileliğin takibinde down sendromunun teşhisi için gerekli olan tarama testlerinin yapılmasını talep ettiğine ilişkin hasta dosyasında kayıt bulunmadığından, bunların yapılmasının, yapılmaması halinde oluşacak risklerin hastaya bildirildiğini, bu hususların takibinin yapıldığını ispatlayamadığından kusurlu olduğu, sigorta poliçesi kapsamında rizikonun gerçekleştiği anlaşılmakla davalı vekilinin istinaf itirazları yerinde değilir.Ayrıca dava dışı sigortalı doktor hakkında idari veya cezai soruşturma açılmadığı ve bu doktor hakkında ayrı bir dava açılmadığı anlaşıldığından bu yöne ilişkin istinaf sebepleri de yerinde değildir.Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına, davalının istinaf başvurusunda ileri sürdüğü itiraz ve delillerinin HMK 357/1 maddesine göre istinaf aşamasında dikkate alınamayacak olmasına ve kamu düzenine aykırı bir husus da bulunmamasına göre mahkeme kararı usul ve yasaya uygun olduğundan davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerektiği kanaatine varılarak aşağıdaki hüküm kurulmuştur.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle; 1-Davalının istinaf başvurusunun 6100 Sayılı HMK’ nun 353/1-b1. maddesi gereğince ESASTAN REDDİNE, 2-Harçlar Kanunu gereğince istinaf eden davalı tasfiye memuru tarafından yatırılan 98,10 TL istinaf kanun yoluna başvurma harcının hazineye gelir kaydına, 3-Karar tarihi itibariyle Harçlar Kanunu gereğince alınması gereken 27.324,00.TL istinaf karar harcından istinaf eden davalı tarafından peşin olarak yatırılan 6.831,00.TL harcın mahsubu ile bakiye 20.493,00.TL harcın davalıdan tahsili ile hazineye gelir kaydına, 4-İstinaf yargılama giderlerinin istinaf eden üzerinde bırakılmasına, 5-Karar kesinleştiğinde artan gider avansı varsa avansı yatıran tarafa iadesine, Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda HMK’ nın 361/1. maddesi gereğince kararın taraflara tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içerisinde Yargıtay’ da temyiz yolu açık olmak üzere 27/11/2019 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Kişisel Verileri Koruma Kurulu’nun Yeni Yayınlanan Karar Özetleri

 

ALDATILDIĞINI DİNLEYİCİ YERLEŞTİREREK TESPİT EDEN EŞİN DİĞER EŞE HAKARET ETMESİ CEZASIZLIK HALİDİR

YARGITAY 12. Ceza Dairesi

2018/8131 E.

2019/4463 K.

Mahkemesi :Asliye Ceza Mahkemesi
Suç : Hakaret, haberleşmenin gizliliğini ihlal
Hüküm : 1-Hakaret suçundan ceza verilmesine yer olmadığına dair
2-Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçundan beraat

Hakaret suçundan ceza verilmesine yer olmadığına, haberleşmenin gizliliğini ihlal suçundan sanığın beraatine ilişkin hükümler, sanık müdafii ve katılan vekili tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:
Sanık müdafiinin temyiz dilekçesinin içeriğinden temyiz itirazının, vekalet ücretine hükmedilmemesine yönelik olduğu kabul edilerek yapılan incelemede:
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 19.02.2013 gün ve 2011/5-137 Esas, 2013/58 sayılı kararında da belirtildiği üzere, aynı davada yargılandığı hakaret suçundan ceza verilmesine yer olmadığına, haberleşmenin gizliliğini ihlal suçundan beraate, kasten yaralama suçundan ise hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen sanık hakkında müdafii tarafından sunulan avukatlık hizmetinin bölünmesi mümkün olmadığından beraat edilen suç nedeniyle avukatlık ücretine hükmedilmemesinde bir isabetsizlik görülmemiştir.
Dosya kapsamına göre; sanığın, eve yerleştirdiği ses kayıt cihazı ile kendisi aldattığından şüphelendiği eşi katılanın telefon konuşmasını kaydettiği ve katılanı konuştuğu kişi olan tanıkla yüzleştirdiği sırada katılanın kendisini aldatmasından duyduğu öfke ile katılana hakaret ettiği iddia edilen olayda;
Katılanın tarafı olduğu haberleşme içeriklerini üçüncü kişi ya da kişilerle paylaştığı ve/veya çoğaltarak dağıttığına ilişkin hakkında bir iddia ileri sürülmeyen sanığın, katılan aleyhine açtığı boşanma davasındaki iddialarını ispatlama amacını taşıyan eyleminde, hukuka aykırı hareket etme bilinciyle davranmadığı ve katılanın kendisini aldatmasına tepki olarak atılı hakaret suçunu işlediği gözetildiğinde yerel mahkemenin beraate ve ceza verilmesine yer olmadığına ilişkin kabul ve uygulamasında bir isabetsizlik görülmemiştir.
Yapılan yargılama sonunda, yüklenen fiilin kanunda suç olarak tanımlanmamış olduğu ve eylemin haksız bir fiile tepki olarak işlenildiği gerekçeleri gösterilerek mahkemece kabul ve takdir kılınmış olduğundan, sanık müdafiinin vekalet ücreti ödenmesi gerektiğine ilişkin, katılan vekilinin sanığın cezalandırılması gerektiğine ilişkin temyiz itirazlarının reddine, ancak;
Hükmün esasını teşkil eden kısa kararda ve gerekçeli kararın hüküm fıkrasında, sanık hakkında ceza verilmesine yer olmadığına ve beraat hükmü kurulurken, uygulanan Kanun ve maddelerinin gösterilmemesi suretiyle CMK’nın 232/6. maddesine aykırı hareket edilmesi,
Kanuna aykırı olup, sanık müdafiinin ve katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, ancak, yeniden yargılama gerektirmeyen bu hususun aynı Kanunun 322. maddesine göre düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hüküm fıkrasının 1 numaralı bendinde yer alan “BERAATİNE,” ibaresinden önce gelmek üzere, hüküm fıkrasına “CMK’nın 223/2-a maddesi gereğince” hüküm fıkrasının 2 numaralı bendinde yer alan “CEZA TERTİBİNE YER OLMADIĞINA” ibaresinden önce “CMK’nın 223/4-d maddesi gereğince” ibarelerinin yazılması ve hükümdeki diğer hususların aynen bırakılması suretiyle, sair yönleri usul ve kanuna uygun bulunan hükümlerin DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 03.04.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Ticari nitelikteki araçlarda ayıp nedeniyle açılacak tazminat davalarında görevli yargı yeri

Yargıtay 19. Hukuk Dairesi

15/02/2018 tarih

E:2016/15771

K:2018/685
Ticari nitelikteki araçlarda ayıp nedeniyle açılacak tazminat davalarında görevli yargı yerinin asliye ticaret mahkemeleri olduğuna hükmedilmiştir:

“…Dava ticari nitelikteki aracın üretim hatası olması nedeniyle iadesi ile bedelinin tahsili istemine ilişkin olup, araç ticari nitelikte oldugundan UYUSMAZLIGIN TİCARET MAHKEMESİNDE GÖRÜLMESİ GEREKİRKEN, tüketici mahkemesi olarak davanın görülüp sonuçlandırılması, görev kamu düzenine ilişkin olduğundan dogru görülmemiştir…”

NİŞAN YÜZÜĞÜ DIŞINDA KALAN TÜM ALTIN, TAKI, ZİYNET EŞYALARI MUTAD DIŞI HEDİYE SAYILIR VE GERİ İSTENEBİLİR

YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ

2016/21682 E.

2018/9357 K.

Taraflar arasındaki asıl dava nişan bozmadan kaynaklanan maddi ve manevi tazminat ile, karşı dava nişan bozmadan kaynaklanan manevi tazminat davalarının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, asıl ve karşı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı-karşı davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Y A R G I T A Y K A R A R I

Davacı, davalı ile 23/11/2013 tarihinde sözlenip 22/03/2014 tarihinde nişanlandıklarını, davalının ailesinin ev alınması talebini davacının ailesi yerine getiremeyeceğini bildirince davalı ve ailesinin 27/07/2014 tarihinde nişanı bozduklarını, bu sebeple söz ve nişanda takılan 1 adet 22 ayar bilezik,1 adet 8 ayar gerdanlık seti, 1 adet alyans, 1adet 39,63 gr .22 ayar bilezik, 1 adet 32 gr 14 ayar gerdanlık seti, 13 adet çeyrek altın ve 1 adet saatin aynen, olmadığı takdirde bedeli 11.500,00-TL’nin davalılardan tahsili ile, bu olaylar nedeniyle psikolojisi bozulan davacı lehine 2.000,00-TL manevi tazminata hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı, nişanın davacı tarafın kusurlu davranışları nedeniyle son bulduğunu, davacının bizzat kendisinin takmadığı takıları isteyemeyeceğini, davacı tarafından bizzat takılmayan takılar yönünden davanın reddinin gerektiğini, taraf yakınlarınca takılan 13 adet çeyrek altının nişandan sonra bozdurulup eşit şekilde paylaşılmak üzere bankada açılan ortak hesaba yatırıldığını, daha sonra davacının kendi payına düşen kısmı bankadan çektiğini, nişan yüzüğünün mutad hediye olup istenemeyeceğini, kaldı ki nişanın atılmasından sonra davacının yakınlarının davalının evine gelip hediyelerin karşılıklı alınıp verildiğini, nişan salonunun ücreti olan 1.600,00-TL’nin kendisi tarafından ödendiğini belirterek davanın reddi ile manevi tazminata ilişkin karşı davanın kabulüyle 3.000,00-TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davacıdan tahsilini istemiştir.

…….
Mahkemece yapılan yargılama neticesinde; davalı tanıklarının 3 bilezik ve 2 gerdanlık setinin bohçalar iade edilirken davacı tarafa geri verildiği, 13 adet çeyrek altının ise nişandan sonra bozdurularak taraflar adına açılan ortak banka hesabına yatırıldığı ve daha sonra taraflarca bankadan çekilip taraflar arasında paylaşıldığı bu durumda davacının 13 çeyrek altına ilişkin talebini ispatlayamadığı kanaatine varıldığı, davacının 2 adet bilezik ile 2 adet gerdanlık setine yönelik talebinin ise; davalının bu ziynetlerin geri verildiği yönündeki beyanları karşısında davacının söz konusu ziynet eşyalarının geri alınmadığını dosya kapsamı itibariyle ispatlayamayıp davalıya yemin teklifinde de bulunmadığından, söz konusu ziynet eşyaları yönünden de davanın ispatlanamadığı, dava konusu 1 adet saat yönünden de davanın ispatlanamadığı, yerleşik Yargıtay içtihatları doğrultunda nişanda takılan alyansın talep edilemeyeceği, tarafların manevi tazminat taleplerine yönelik davaların ise manevi tazminata hükmetmenin şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle reddine karar verilmiş; hüküm süresi içinde davacı-karşı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, sair temyiz itirazlarının reddine,
2- Asıl dava;nişan bozulması nedeniyle, nişanda takıldığı iddia olunan ziynetlerin davalı-karşı davacı taraftan aynen, bunun mümkün olmaması halinde nakden tahsili ile nişan bozulması nedeniyle manevi tazminat istemine, karşı dava ise; nişan bozulması nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir.
Kural olarak nişan, evlenme dışında bir nedenden dolayı sona ererse, nişanlıların birbirlerine veya ana ve babanın ya da onlar gibi davrananların diğer nişanlıya vermiş oldukları alışılmışın dışındaki hediyeler, verenler tarafından geri istenebilir. Hediye aynen veya mislen geri verilemiyorsa, sebepsiz zenginleşme hükümleri uygulanır. (TMK m.122) Hediyelerin geri istenebilmesi için alışılmışın dışında hediyelerden olması gerekir. Alışılmış (mutad) hediyelerden kasıt; giymekle, kullanmakla eskiyen ve tüketilen eşyalardır. Giymekle, kullanılmakla eskiyen ve tüketilen eşyaların iadesine karar verilemez.Nişan dolayısıyla verilen hediye, olağan bir hediye ise geri istenemez.
Nişanının bozulması nedeniyle mutad dışı hediyelerin geri alınmasına ilişkin davalarda kusur aranmaz.
Yargıtay’ın yerleşik uygulamalarına göre; nişan yüzüğü dışında kalan tüm altın, takı ve ziynet eşyaları mutad dışı hediye olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle nişanın bozulması nedeniyle nişanlıların birbirlerine veya ana ve babanın ya da onlar gibi davrananların diğer nişanlıya vermiş oldukları ziynet eşyaları verenler tarafından geri istenebilir.
Hediyelerin verildiği ve iade edilmediği hususu her türlü delille de ispat edilebilir.
TMK’nın 6.maddesi hükmü uyarınca; Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatlamakla yükümlüdür. Gerek doktrinde; gerek Yargıtay içtihatlarında kabul edildiği üzere, ispat yükü hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Öte yandan ileri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimsenin, iddia ettiği olayı ispatlaması gerekir.
Somut olayda; mahkemece, davaya konu edilen ziynet eşyalarından 2 adet bilezik ile 2 adet gerdanlık seti yönünden; davalının bu ziynet eşyalarının davacı tarafa geri verildiğine dair beyanları karşısında davacının söz konusu ziynet eşyalarının geri alınmadığını dosya kapsamı itibariyle ispatlayamadığı, davalıya yemin teklifinde de bulunmadığı, bu sebeple söz konusu ziynet eşyaları yönünden davanın ispatlanamadığı gerekçesiyle 2 bilezik ve 2 adet gerdanlık seti yönünden davanın reddine karar verilmiş ise de; söz konusu ziynet eşyalarının nişanda takıldığı tanık beyanları ve bilirkişi raporu ile sabit olup davalının da kabulünde olduğundan, bu durumda ispat yükü artık söz konusu ziynet eşyalarını nişan bozulduktan sonra davacı tarafa iade ettiğini iddia eden davalı taraftadır. Mahkemece, ispat yükü ters çevrilerek, davacının söz konusu ziynet eşyalarını almadığını ispat edemediği gerekçesiyle 2 adet bilezik ve 2 adet gerdanlık seti yönünden davanın ispatlanamadığı gerekçesiyle reddi kararı usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle davacı- karşı davalı tarafın sair temyiz itirazlarının REDDİNE, ikinci bentte açıklanan nedenlerle hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince davacı- karşı davalı yararına BOZULMASINA
ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 02.10.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.