RIZASINA AYKIRI OLARAK ARACIN EHLİYETSİZ KİȘİ TARAFINDAN ALINMASI DURUMUNDA MALİKE TRAFİK CEZASI YAZILAMAZ

T.C.
YARGITAY
19. CEZA DAİRESİ

2019/18946 E.
2020/8274 K.


DAVA : 2918 Sayılı Karayolları Tra!k Kanunu’na aykırı davranmak eyleminden dolayı kabahatli … hakkında, Bursa Tra!k Denetleme Şube Müdürlüğünün 22/03/2018 tarihli ve MA 27204083 Sayılı idarî yaptırım karar tutanağı ile uygulanan 2.018,00 Türk lirası idarî para cezasına karşı yapılan başvurunun reddine ilişkin Bursa 1. Sulh Ceza Hâkimliğinin 05/10/2018 tarihli ve 2018/3030 değişik iş sayılı kararı aleyhine Adalet Bakanlığının 14/02/2019 gün ve 17106 Sayılı kanun yararına bozma istemini içeren yazısı ekinde bulunan dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 25/02/2019 gün ve KYB-2019-19708 Sayılı ihbarnamesi ile Dairemize verilmekle okundu.
Anılan ihbarnamede;
Dosya kapsamına göre, 16 KPU 43 plakalı motosikletin, E. Yalanca tarafından ehliyetsiz olarak kullanıldığının, karıştığı kaza sonrası tespit edilmesi üzerine, araç sahibi muterize aracını sürücü belgesiz kullandırdığından bahisle idarî para cezası uygulanmış ise de, dosya içeriğinden Bursa Cumhuriyet Başsavcılığınca suça sürüklenen çocuk E. Yalanca hakkında, muteriz adına kayıtlı motosikleti çaldığı gerekçesiyle 27/07/2018 tarihli ve 2018/41913 (tel:2018/41913) soruşturma, 2018/19667 (tel:2018/19667) esas. 2018/983 Sayılı iddianamenin düzenlendiğinin ve söz konusu motosikletin sahibinin rızası hilafına zilyetliğinden çıktığının anlaşılması karşısında; muterizin, aracı sürücü belgesiz kişilerce kullanılmasına izin vermekten sorumlu tutulamayacağı gözetilmeden, itirazın kabulü yerine, yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmediği gerekçesiyle 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309.maddesi uyarınca anılan kararın kanun yararına bozulması isteminde bulunulmakla, gereği görüşülüp düşünüldü;
KARAR : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname içeriği yerinde görüldüğünden, Bursa 1. Sulh Ceza Hâkimliğinin 05/10/2018 tarihli ve 2018/3030 değişik iş sayılı kararının CMK’nin 309/4-d maddesi uyarınca KANUN YARARINA BOZULMASINA, muteriz hakkında, Bursa Tra!k Denetleme Şube Müdürlüğünün 22/03/2018 tarihli ve MA 27204083 Sayılı idarî yaptırım karar tutanağı ile uygulanan 2.018,00 Türk lirası idarî para cezasının kaldırılmasına, 24/06/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İFLASIN AÇILMASINA KARAR VERİLMESİ SONRASI TEMYİZ AŞAMASINDA BİLDİRİLEN TAZMİNAT DAVASI SONUCUNUN BEKLENMESİ GEREKTİĞİ

T.C.
Yargıtay
23. Hukuk Dairesi
E: 2016/5509
K: 2018/4962
K.T.: 25.10.2018
Özet: Mahkemece, davacı vekili tarafından temyize ek delil dilekçesi ile bildirilen, … Üniversitesi ihalesinin feshi nedeniyle açılmış tazminat istemli davanın kabulüne ilişkin hükmün kesinleşmesi beklenerek, bu halde oluşacak ekonomik durum dikkate alınıp davacının borca batıklık halinin devam edip etmediği hususunda bilirkişi incelemesi yapılarak oluşacak uygun sonuç çerçevesinde karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamıştır. 
Taraflar arasındaki iflasın ertelenmesi davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
– K A R A R –
Davacı vekili, davacı şirketin borca batık durumda olduğunu, ancak iyileştirme projesi kapsamında erteleme kararı verilmesi halinde bu durumdan çıkabileceğini ileri sürerek davacının iflasının … yıl süre ile ertelenmesini talep ve dava etmiştir.
Müdahiller vekilleri, davacının iflasını istemişlerdir.
Mahkemece iddia, benimsenen bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, peşin ödenen vergi ve fonlar hesaplarının ilavesi ile borca batıklığın 293.609,36 TL olarak hesaplanmasının gerektiği, şirketin iyileştirme projesinin geçmiş yıl verileri ile örtüşmediği gibi finansman giderlerini içermediği ve öngörülen satışların dayanağı bulunmadığından sermayenin 150.000,00 TL artırılması dışında somut, samimi ve inandırıcı olma niteliğine haiz bulunmadığı ve bu haliyle şirketin mevcut halde iflas erteleme koşullarını taşımadığı, verilen süre ve kesin sürelere rağmen davacının herhangi bir revize projesi sunmadığı gibi iflastan kurtulmaya yönelik herhangi bir müspet adımın atılmadığı, her ne kadar ihalelere girme yasaklılığın kalktığının bildirildiği anlaşılmış ise de davacının ihalelere girip ihale almasının ve bundan somut karlarla ayrılmasının net bir gelir kaynağı olmadığı, kaldı ki davanın açıldığı tarih ve karar verildiği tarih arasındaki süreçte davacının iflastan kurtulmak için somut adımlar atmadığı gerekçesiyle davanın reddini ile davacı şirketin iflasının açılmasına karar verilmiştir.
Dava, iflas erteleme istemine ilişkindir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
Karar tarihinde yürürlükte bulunan mülga İİK’nın 179/b-…. maddesi, “Erteleme süresi dolmamakla birlikte, mahkeme kayyımın verdiği raporlardan veya gerek gördüğünde alacağı bilirkişi raporundan şirketin veya kooperatifin mali durumunun iyileştirilmesinin mümkün olmadığı kanaatine varırsa, erteleme kararını kaldırarak şirketin veya kooperatifin iflasına; şirket veya kooperatifin bu aşamada borca batıklığının ortadan kalktığı sonucuna varırsa, erteleme talebi ile iflas davasının reddine karar verir” hükmünü içermektedir.
Somut olayda mahkemece, davacı vekili tarafından temyize ek delil dilekçesi ile bildirilen, … Üniversitesi ihalesinin feshi nedeniyle açılmış tazminat istemli davanın kabulüne ilişkin hükmün kesinleşmesi beklenerek, bu halde oluşacak ekonomik durum dikkate alınıp davacının borca batıklık halinin devam edip etmediği hususunda bilirkişi incelemesi yapılarak oluşacak uygun sonuç çerçevesinde karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamıştır.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz edene iadesine, kararın tebliğinden itibaren … gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 25.10.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Satış talebini reddinin hacze etkisi

Hukuk Genel Kurulu         

“icra müdürü satış talebini reddetmiş olsa bile İİK’nın 106’ıncı maddesi uyarınca iki yıl içinde (17.11.2011 tarihinde) satış talebinde bulunan, 59’uncu maddesi uyarınca satış masrafını yatıran alacaklının, kanuni gerekleri yerine getirmiş olması nedeniyle haczinin ayakta ve satış talebinin geçerli olduğunun kabulü gerekir.

MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi


“İhalenin feshi” istemi üzerine yapılan yargılama sonunda Ankara 5. İcra Mahkemesi’nin istemin reddine dair verilen 06.12.2012 gün ve 2012/592 E., 2012/800 K. sayılı karar, şikayetçi – borçlunun temyizi üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 29.04.2013 gün ve 2013/6983 E., 2013/16332 K. sayılı kararı ile;
“… Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;
Borçlu vekili, haczedilen taşınmazın satış talebinin iki yıllık süre geçtikten sonra istendiğini dolayısıyla taşınmaz üzerindeki haczin düşmesine rağmen ihale edildiğinden ve belirttiği diğer sebeplerle ihalenin feshi isteminde bulunmuş, mahkemece, davanın reddi yönünde karar verilmiştir.
İİK.nun 106.maddesinde, “Alacaklı, haczolunan mal taşınır ise hacizden nihayet bir sene ve taşınmaz ise nihayet iki sene içinde satılmasını isteyebilir.” hükmüne yer verilmiştir.
Aynı kanunun 110.maddesinde ise, “bir malın satılması kanuni müddet içinde istenmez veya talep geri alınıp da, bu müddet içinde yenilenmezse o mal üzerindeki haciz kalkar.” hükmü yer almaktadır.
İİK.nun, haciz tarihi itibariyle uygulanması gereken, yukarıda anılan maddeleri gereği, taşınmaza haciz konulmasından sonra 2 yıllık süre içerisinde satışın istenmemesi halinde haciz düşer. Anılan sürede satışın istenmesi durumunda ise satışın yapılamaması veya düşmesi halinde süre kaldığı yerden devam eder. Bu husus emredici nitelikte olup Mahkemece re’sen gözetilmelidir. Buna göre geçerli bir satıştan söz edebilmek için satış talep tarihinde geçerli bir haczin varlığı ön koşul olup ortada geçerli bir haciz yokken yapılan satışın da konusu bulunmadığından bu durum başlı başına ihalenin feshi sebebidir.
Somut olayda, haciz tarihi olan 15.02.2008 tarihinden, birinci satış talep tarihi olan 01.12.2009 tarihine kadar 1 yıl 9 ay 16 gün geçtiği, birinci satış talep tarihinden satışın düştüğü tarih olan 20.04.2010 arasında, yukarıda açıklandığı üzere, sürenin işlemeyeceği, ancak satışın düştüğü tarihten itibaren, işlemeye devam 2 yıllık sürenin dolmasından çok sonra 23.05.2012 tarihinde yeniden satış talebinde bulunulduğu dolayısıyla satış talep tarihinden evvel haczin düştüğü görülmektedir.
O halde, mahkemece, İİK.nun 110.maddesi gereğince, anılan taşınmaz üzerindeki haczin kalktığı hususu dikkate alınarak, geçerli bir haciz olmaksızın yapılan ihalenin feshine karar verilmesi gerekirken davanın reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir….”
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.


HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
İstem ihalenin şikâyet yolu ile feshine ilişkindir.
Şikâyetçi (borçlu) vekili, müvekkili hakkında başlatılan icra takibinde taşınmaz ihalesinin yapıldığını, ancak yapılan bu ihale ile ilgili olarak İcra ve İflas Kanunu’nun 106’ncı ve 110’uncu maddelerine göre süresinde satış masrafı yatırılmadığını, kıymet takdirine itirazda bulunduklarını ancak alınan bilirkişi raporuna itirazlarının mahkemece değerlendirilmediğini, bilirkişi raporunda eksiklikler bulunduğunu, satış talep tarihinin 23.05.2012 ve birinci satışın 23.07.2012 tarihli olduğunu, 5 ve 10 no’lu bağımsız bölümlerin daha önce 2011/69 talimat sayılı dosyasından satıldığını, bu itibarla düzeltme ilanı bile yapılmadığını, bu gayrimenkul üzerinde kamu haczi bulunması nedeniyle alacaklıların katılımını engelleyen zarar unsurunu oluşturduğunu, Albaraka Türk Katılım Bankası AŞ’nin 10.05.2011 tarihli yazısında “rehin hakkı olduğundan ipotek bedelinin altında satışa muvafakat etmediği” bildirildiği hâlde satışın yapıldığını ileri sürerek ihalenin feshine karar verilmesini talep etmiştir.
Şikâyet olunan alacaklı Cimpor YİBİTAŞ Çimento San. ve Tic. AŞ vekili ihale konusu taşınmazın diğer borçlu….’a ait olması nedeniyle şikâyetçinin taraf sıfatı bulunmadığını; 01.12.2009, 17.11.2011, 23.05.2012 tarihlerinde satış talebinde bulunup satış giderlerini yatırdıklarını, borçlu tarafından kıymet takdirine yapılan şikâyetin İcra (Hukuk) Mahkemesince reddolunmasının ihalenin feshi sebebi olarak kabul edilemeyeceğini, satış ilanlarının usulüne uygun olarak yapıldığını savunarak şikâyetin reddini istemiştir.
Şikâyet olunan ihale alıcısı … şikâyetin reddini istemiştir.
Mahkemece alacaklı şirket tarafından borçlu şirket ve…. aleyhine başlatılan kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile icra takibinde 27657 ada 4 parselde bulunan 1, 5 ve 10 no’lu taşınmazların satışının talep edilmesi sonrasında satış hazırlıklarına başlanarak, 02.05.2011 tarihinde kıymet takdiri yapıldığını ancak bu işleme karşı şikâyet yoluna başvurulunca taşınmazların değerinin Ankara 12. İcra Mahkemesinin 22.03.2012 gün ve 2011/1918 E., 2012/300 K. sayılı kararı ile ve keşif yapılmak suretiyle belirlendiği, aynı takipte satışına karar verilen 1, 5 ve 10 no’lu taşınmazlardan 5 ve 10 no’lu taşınmazların 2011/69 talimat sayılı dosyasında 01.03.2012 tarihinde satışının yapıldığı; şikâyete konu edilen takip dosyasında ise 1 no’lu bağımsız bölümün satışının yapıldığı, celbedilen tapu kayıtlarına göre 5 ve 10 no’lu bağımsız bölümler üzerinde üçüncü kişi bankanın ipotek alacağı mevcut olup anılan taşınmazlar da bu ipotek alacaklısı bankaya ve alacağına mahsuben ihale edildiğini fakat dava dışı borçlu…. adına kayıtlı bulunan 1 no’lu bağımsız bölümüne ilişkin tapu kaydında herhangi bir ipotek bulunmaması nedeniyle diğer taşınmazlar ile ilgili beyanda bulunan üçüncü kişi bankanın ipotek bedelinin altında satışa muvafakat edip etmemesinin 1 no’lu taşınmaz için bir önemi bulunmadığı, satış ilanının şikâyet eden borçlu vekiline 13.06.2012 tarihinde usulüne uygun tebliğ edilip, gerekli ilanların yapılarak ihaleye yeterli katılım sağlandığı, ihaleden önceki nedenlerle ihalenin feshi davası açılamayacağı gerekçesiyle şikâyetin reddine, İİK’nun 134’üncü maddesinin ikinci fıkrasına göre şikâyet edenin feshi istenen ihale bedelinin %10’u oranında para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.
Hüküm şikâyetçi borçlu tarafından temyiz edilmiş, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Mahkemece süresinde satış istenmemesi hâlinde haczin düştüğü, bu itibarla satışın yapılamayacağı yönündeki iddianın, ilgilisi tarafından satış ilanı tebliğinden itibaren 7 günlük şikâyet süresi içerisinde icra mahkemesi nezdinde şikâyet yolu ile ileri sürülebileceği, süresinde ileri sürülmeyen bu iddianın ihalenin feshi nedeni yapılamayacağı gibi ilk satış talep tarihinin 01.12.2009 olduğu, satış ilanının vekil yerine asile tebliğ edildiği belirtilmek suretiyle satışın 20.04.2010 tarihinde düşürüldüğü ve alacaklının 17.11.2011 tarihinde satış avansını yatırmak suretiyle yaptığı satış talebinin kıymet takdirinin kesinleşmemesi nedeniyle icra müdürlüğü tarafından reddolunması üzerine kıymet takdirine itirazın İcra (Hukuk) Mahkemesince reddi sonrasında 23.05.2012 tarihli satış talebi üzerine taşınmazın 23.07.2012 tarihinde satışının yapıldığı bu itibarla satış talepleri arasında iki yıllık sürenin dolmadığı ve ihalenin feshini gerektiren bir sebep bulunmadığı gerekçesiyle önceki hükümde direnilmiştir.
Direnme kararı şikâyetçi borçlu vekili tarafından temyize getirilmektedir.
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: alacaklı vekilinin 17.11.2011 gününde satış avansı yatırmak suretiyle yapmış olduğu satış talebinin icra müdürlüğünce reddolunması nedeniyle bu satış talebine değer verilip verilemeyeceği; satış talepleri arasında İcra ve İflas Kanunu’nun 106’ncı maddesinde belirtilen iki yıllık sürenin geçip geçmediği burada varılacak sonuca göre dava konusu taşınmaz üzerindeki haczin düşüp düşmediği noktalarında toplanmaktadır.
Bir alacağın tahsili ya da ilam gereğinin yerine getirilmesi İcra ve İflas Kanunu (İİK) uyarınca yapılacak icra takibi ile mümkündür. İcra takibi yapılması sonucunda borçlunun borcu ödemesi sağlanamıyorsa, borçluya ait malların haczedilmesi ve hacizli malın satış bedelinin alacaklıya verilmesi yolu ile alacaklının alacağını tahsil etmesi sağlanır.
İcra hukuku kural olarak talep hukuku olup icra takibinin her aşamasında tarafların talepte bulunması ve icra müdürünün bu talep çerçevesinde işlem yapması gerektiği kabul edilmektedir. İcra müdürünün talep olmaksızın işlem yapması istisnadır.
İİK’nın ‘talep için müddetler’ başlıklı 106’nci maddesinin birinci fıkrasında, “Alacaklı, haczolunan mal taşınır ise hacizden nihayet bir sene ve taşınmaz ise nihayet iki sene içinde satılmasını isteyebilir.” hükmüne yer verilmiştir. Hükmün amacı alacaklının icra takibini sürüncemede bırakmamasını sağlamaktır. Yine aynı Kanunun “takip masrafları” başlıklı 59’uncu maddesinde “Takip masrafları borçluya aittir. Alacaklı, yapılmasını talep ettiği muamelenin masrafını ve ayrıca takip talebinde bulunurken borçlunun 62’nci maddeye göre yapabileceği itirazın kendisine tebliğ masrafını da avans olarak peşinen öder.’ hükmü yer almaktadır. Buradan da anlaşılmaktadır ki satışın gerçekleşmesi için süre ve satış giderinin yatırılması dışında başka bir şart aranmamıştır.
Süresinde satış istememenin veya isteyip de talebin geri alınmasının sonuçları, Kanun’un “Haczin kalkması” başlıklı 110’uncu maddesinde “Bir malın satılması kanuni müddet içinde istenmez veya talep geri alınıp da bu müddet içinde yenilenmezse o mal üzerindeki haciz kalkar.” şeklinde düzenlenmiştir. Bilindiği üzere İİK’da kesin haciz isteme tarihinden itibaren iki yıl içinde satış istenmemesi (m.110), satış talep edilse bile satış giderlerinin yatırılmaması (m.59) ve süresinde satış talep edilip satış giderleri yatırılmış olsa bile yapılan ihale sonucunda alıcı çıkmaması (m. 129) hâllerinde satışın düşeceği kabul edilmiştir.
Gelinen bu noktada satış talebinin kıymet takdirinin kesinleşmemesi nedeniyle reddine ilişkin icra müdürü kararının satış talebine etkisinin bulunup bulunmadığı da açıklanmalıdır.
Alacaklı tarafından süresi içinde satış istenip, satış giderinin yatırılmasından sonra satış talebinin icra müdürü tarafından özellikle kıymet takdiri işleminin kesinleşmemesi nedeniyle reddolunması hâlinde yeniden satış istenmesine gerek olmadan haczin ve satış talebinin ayakta olduğu kabul edilmelidir. Zira İİK’nın 106’ıncı maddesinde satışın istenmesinden söz edildiği, bu talebin icra müdürlüğü tarafından reddedilmesi durumunda, talebin geçerliliğini kaybedeceğine dair hiçbir yasal düzenleme bulunmamaktadır.
Diğer taraftan icra müdürünün kıymet takdirinin yapılmadığı gerekçesiyle satış talebini red yetkisi de bulunmamaktadır. Çünkü kıymet takdiri, satış talebinden sonra gerçekleştirilen satışa hazırlık işlemidir ve bilindiği üzere kıymet takdirinin yapılmaması, satışın talep edilmesini değil sadece satışa engel bir hâl oluşturduğundan, icra müdürünün ret kararının, satış talebini ortadan kaldıran bir işlem olmayıp, satışın fiilen yapılamayacağına yönelik bir tespit hükmü olduğunun kabul edilmesini gerektirmektedir.
Nitekim Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu 16.02.2018 gün ve 2016/4 ve 2018/1 K. sayılı kararı ile alacaklının yasal süresi içinde usulüne uygun olarak yaptığı satış talebinin icra müdürünce reddine ilişkin kararın, satışın o an yapılamayacağına ilişkin bir tespit niteliği taşıdığı ve ret kararı şikâyet yolu ile ortadan kaldırılmasa bile satış talebinin varlığını koruduğu, bunun sonucunda süresinde satış talep edilmesi nedeniyle haczin düşmediği, dolayısıyla sıra cetveli oluşturulurken sıra cetveline esas alınabileceği yönünde karar verilmiştir.
Somut olayda alacaklı tarafından 17.11.2011 tarihinde satış istenilmiş, satış avansı Yönetmeliğin 61’inci maddesinde belirlendiği şekilde yatırılmış olup, satış talebi üzerine icra müdürünün kıymet takdirine itiraza ilişkin kararının kesinleşmediği, satışın bu nedenle yapılamayacağından bahisle satış talebini reddetmiştir.
Az yukarıda belirtildiği üzere icra müdürü satış talebini reddetmiş olsa bile İİK’nın 106’ıncı maddesi uyarınca iki yıl içinde (17.11.2011 tarihinde) satış talebinde bulunan, 59’uncu maddesi uyarınca satış masrafını yatıran alacaklının, kanuni gerekleri yerine getirmiş olması nedeniyle haczinin ayakta ve satış talebinin geçerli olduğunun kabulü gerekir.
Hâl böyle olunca, az yukarıda sözü edilen İçtihadı Birleştirme Kararı da dikkate alındığında yerel mahkemenin; icra memurunun satış talebinin reddine ilişkin kararının haczi düşürmeyeceği, dolayısıyla satış isteminin süresinde yapıldığı gerekçesiyle verdiği direnme kararı yerindedir.
Bu nedenle direnme kararı onanmalıdır.
SONUÇ: Şikâyet eden (borçlu) vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, gerekli ilam harcı peşin alındığından başka harç alınmasına yer olmadğına tebliğden itibaren on gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 16.05.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

MAAŞ HACZİNDE DİĞER FAZLA MESAİ, YARDIM VS HACZEDİLEMEZ, İKRAMİYELERIN (EMEKLİ HARİÇ)1/4 HACZEDİLEBİLİR EDEBİLİR

4857 sayılı İş Kanunu’nun 35. maddesine göre; işçinin almakta olduğu aylık ücretinin ancak 1/4’ü haczedilebilir. İİK’nun 83/2. maddesi uyarınca; aylığın üzerinde haciz bulunması halinde, sonraki haciz sıraya konulur ve önceki haczin kesintisi bittikten sonra kesintiye başlanır. Yine 4857 sayılı Yasa’nın 32. maddesi uyarınca; ikramiye, toplu sözleşme farkı ve nema da ücretten sayılacağından onların da aynı koşullarda haczini engelleyen bir yasa hükmü yoktur. 6772 sayılı Kanun’un 4. maddesinde ise; “fazla mesai, evlilik, çocuk zamları veya primleri, ayni yardımlar, hafta ve genel tatil ücretleri gibi esas ücrete munzam tediyelerin” haczedilemeyeceği

Borçlunun/vekilinin dilekçesi dosyamıza gelmekle okundu.
Dilekçe ve dosya incelendi ;
Borçlunun ikramiyesi üzerindeki haczin kaldırılmasını  talep ettiği anlaşıldı.


Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin

2016/8863 Esas sayılı kararların

” 4857 sayılı İş Kanunu’nun 35. maddesine göre; işçinin almakta olduğu aylık ücretinin ancak 1/4’ü haczedilebilir. İİK’nun 83/2. maddesi uyarınca; aylığın üzerinde haciz bulunması halinde, sonraki haciz sıraya konulur ve önceki haczin kesintisi bittikten sonra  kesintiye başlanır. Yine 4857 sayılı Yasa’nın 32. maddesi uyarınca; ikramiye, toplu sözleşme farkı ve nema da ücretten sayılacağından onların da aynı koşullarda haczini engelleyen bir yasa hükmü yoktur. 6772 sayılı Kanun’un 4. maddesinde ise; “fazla mesai, evlilik, çocuk zamları veya primleri, ayni yardımlar, hafta ve genel tatil ücretleri gibi esas ücrete munzam tediyelerin” haczedilemeyeceği belirlenmiştir. Bu durumda, ikramiyenin en fazla 1/4’ünün haczi mümkün ise de, yukarıda belirtilen 4. maddedeki fazla mesai, evlilik yardımı, çocuk zamları, ayni yardımlar, hafta tatili ücreti, genel tatil ücreti gibi ödemelerin haczi mümkün değildir. Kıdem tazminatı gibi ödentinin ve vergi iadesi alacağının  ücretten sayılacağına dair bir hüküm bulunmadığından anılan gelirlerin tamamı haczedilebilir.” şeklinde ve yine yerleşik Yargıtay içtihatlarında aynı yönde karar verildiğinden,
Aşağıdaki şekli ile karar verilmesi gerektiği kanaat ve sonucuna varıldı.
Karar    :
 1-Talebin emekli ikramiyesi hariç diğer ikramiyeler üzerindeki haczin 3/4 oranında kaldırılması 1/4 oranında devam etmesine,
2-İİK.’nun 59. Maddesi gereği masraflar verildiğinde müzekkere yazılmasına,

İİK.’nun 16. Maddesi gereği İcra Hukuk Mahkemesi Hakimliğine şikayet edilebilceğinin ihtarı ile  karar verildi.

ARALARINDA MENFAAT ÇATIŞMASI BULUNAN SANIKLARIN AYNI MÜDAFİ TARAFINDAN TEMSİL EDİLMELERİ

T.C.Yargıtay Ceza Genel Kurulu

Esas No:2011/44
Karar No:2011/122

Haksız tahrik altında eşini öldürme suçundan sanık Makbule’nin TCY’nin 82/1-d, 29/1 ve 62. maddeleri uyarınca 17 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, haksız tahrik altında kasten öldürme suçundan sanık Nihat’ın ise TCY’nin 81/1, 29/1 ve 62. maddeleri uyarınca 12 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, sanıklar hakkında TCY’nin 53. maddesinin uygulanmasına ilişkin, (Malatya İkinci Ağır Ceza Mahkemesi)’nce 17.12.2008 gün ve 75-456 sayı ile verilen ve sanıklardan Makbule yönünden kendiliğinden temyize tabi olan hükmün, katılanlar vekili ve sanıklar müdafii tarafından da temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay Birinci Ceza Dairesi’nce 06.04.2010 gün ve 6071-2085 sayı ile;

“Aynı suçlardan yargılanan ve menfaatleri çatışan sanıklar Makbule, Nihat ve Hamza’nın aynı müdafii ile temsil ettirilerek kamu davasının yürütülüp sonuçlandırılması suretiyle CYY’nin 152 ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 38/b maddelerine muhalefet edilmesi” isabetsizliğinden diğer yönleri ince-lenmeksizin bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel mahkeme ise 28.06.2010 gün ve 160-199 sayı ile;

“Yüksek Yargıtay Birinci Ceza Dairesi ile mahkememiz arasındaki uyuşmazlık; dosyamız sanıkları Makbule, Nihat ve Hamza arasında menfaat çatışması bulunup bulunmadığı, buna bağlı olarak da aynı müdafiinin hukuki yardımından yararlanmalarının, savunma hakkının kısıtlanması olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.

Sanıklardan birinin savunması, ancak diğer bir sanığın suçlanması ile sağlanabiliyorsa, aralarında çıkar çatışmasının varlığı kabul edilmektedir.

Olayımızda, sanıklar Nihat ve Hamza tüm aşamalarda atılı suçu işlemediklerini beyan etmiş, sanık Makbule ise yine tüm aşamalarda eylemi tek başına gerçekleştirdiğini söylemiştir.

Mahkememizce, olay yerinde bulunan boş kovanların iki ayrı tüfekten atıldığı belirlenmiş, bu tüfeklerden birinin sanık Makbule, diğerinin sanık Nihat tarafından kullanıldığı tespit edilmiş ve hüküm buna göre tesis edilmiştir.

Deliller ve oluş itibarıyla, her bir sanığın beraat veya mahkumiyeti ya da delillerin değerlendirilmesi, diğer sanığın hukuki durumunu etkilememektedir. Deliller bir bütün olarak değerlendirilip hangi sanık öldürme eylemine katılmış ise onun sorumluluğuna gidilmiştir.

Olayımızda olduğu gibi, bu tür olaylarda, katılan taraf karşı ailenin olay yerinde bulunan bütün bireylerinin cezalandırılmasını sağlamak, sanık taraf ise ailenin bireylerini savunmaya çalışmaktadır. Savunma tarafı, ailenin öldürme eylemine katılmayan bireylerini savunmaya çalışırken, diğer taraftan mahkeme olarak, yapay şekilde ailenin bireyleri arasında menfaat çatışması olduğunu belirtip, savunmanın bütünlüğünü bölmek, birbirinin aleyhine savunmaya zorlamak da savunmanın amacı dışındadır. Öte yandan, dosyamızda olduğu gibi ailenin her bir ferdine ayrı müdafii tayini sağlaması halinde, yeni atanan müdafiinin, mevcut müdafii ile ailenin aşamalardaki savunma bütünlüğü dışına çıkarak başka savunma getirmesi de ihtimal dahilinde görülmemektedir. Sanıkların serbest iradelerinin aksine müdafii tayinine zorlama yapay bir uygulama olarak kalacaktır.

Yine dosyamızda olduğu gibi her bir sanığa ayrı bir müdafii tayini yerine, aynı müdafiinin, olayın bütünlüğü içerisinde her bir sanığın olaydaki konumlarını değerlendirip savunma yapması savunma hakkının kısıtlanması niteliğinde olmayıp, aksine daha sağlıklı sonuca ulaşmayı sağlayabilecektir.

Dosyamızda, meydana gelen öldürme olayından sonra ilkin Makbule şüpheli olarak belirlenmiş aile tarafından ona müdafii tayin edilmiş, daha sonra ailenin diğer iki bireyi hakkında aynı suçtan dava açılmış, aile, hukuki yardımdan memnun kaldığı avukatı diğer iki sanığa da atamıştır. Bunun dışında mahkememiz sanıkların ortak iradesi üstüne çıkarak her birine başka müdafii atamalarını istemek, kanun koyucunun amacı olmaması gerekir.

Belirtilen nedenlerle, dosyamıza konu olayda, aynı suçlardan yargılanan sanıklar Makbule, Nihat ve Hamza’nın menfaatleri arasında çatışma bulunmadığından, aynı müdafii ile temsil ettirilerek, kamu davasının yürütülüp sonuçlandırılmasının CMK 152 ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 38/b maddelerine muhalefet oluşturmadığı” gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.

Bu hükmün de sanık Makbule yönünden kendiliğinden temyize tabi olması ve sanıklar müdafii tarafından da temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay C.Başsavcılığı’nın “bozma” istekli 07.02.2011 gün ve 326111 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığı’na gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulu’nca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

İnceleme, sanıklar Makbule ve Nihat hakkında kurulan hükümlerle sınırlı olarak yapılmıştır.

Sanık Makbule’nin haksız tahrik altında eşini kasten öldürmekten, sanık Nihat’ın ise haksız tahrik altında kasten öldürmekten hükümlülüklerine karar verilen somut olayda, Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulu’nca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklar Makbule ve Nihat arasında menfaat çatışması bulunup bulunmadığının, buna bağlı olarak da aynı müdafiinin hukuki yardımından yararlanmalarının, savunma hakkının kısıtlanması niteliğinde olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya içeriğinden;

Sanıklar Makbule ve Nihat’ın yargılama aşamasında aynı müdafiinin hukuki yardımından yararlandıkları, sanık Makbule’nin savunmalarında eşi olan Hıdır’ı kendisinin öldürdüğünü, sanık Nihat’ın eyleme katılmadığını, sanık Nihat’ın ise savunmasında suçu işlemediğini, ölen Hıdır’ı ablası olan diğer sanık Makbule’nin öldürdüğünü belirttiği anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlık konusunda sağlıklı bir çözüme ulaşılabilmesi için, konuya ilişkin yasal düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır.

5271 sayılı CYY’nin, “Şüpheli veya sanığın birden fazla olması halinde savunma” başlığını taşıyan 152. maddesi, “Yararları birbirine uygun olan birden fazla şüpheli veya sanığın savunması aynı müdafie verilebilir” hükmünü taşımaktadır.

Öte yandan 1136 sayılı Avukatlık Yasası’nın 38. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi ile avukata, aynı işte menfaati zıt olan bir tarafa vekalet etmesi halinde, gelen işi reddetmesi zorunluluğu getirilmiştir.

Yine Türkiye Barolar Birliğince kabul edilen Avukatlık Meslek Kurallarının 35. maddesi ile de, “Avukat aynı davada birinin savunması öbürünün savunmasına zarar verebilecek durumda olan iki kişinin birden vekaletini kabul edemez” kuralına yer verilmiştir.

Bütün bu hükümlerden de anlaşılacağı gibi, menfaat zıtlığını dar anlamda yorumlamamak gerekir. Burada önemli olan, savunmanın hiçbir şekilde zafiyete uğramamasıdır. Nitekim öğretide de aynı görüş benimsenmiş, şüpheli veya sanıklardan birisinin savunulması ancak diğer sanığın suçlanmasıyla sağlanabiliyorsa, çıkarların çatıştığını ve müdafilerinin değişik kişiler olması gerektiği belirtilmiştir. (Prof. Dr. Nur Centel – Doç. Dr. Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, 6. Bası, sh. 170)

Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Sanık Nihat ile birlikte kasten öldürme suçunu işledikleri iddia edilen sanık Makbule’nin suçun yalnızca kendisi tarafından gerçekleştirildiğinin savunulması karşısında, ortak müdafileri tarafından sanık Nihat’ın bu suçu işlemediğinin savunulması gerektiği ve bu durumun da, sanık Makbule yönünden savunmada zafiyet yaratacağı açıktır.

Bu itibarla, yerel mahkemenin, sanıklar arasında menfaat çatışması bulunmadığı görüşüne dayalı direnme gerekçesi, yukarıda açıklanan yasa ve meslek kurallarına aykırı olup, direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

Ayrıca, sanık Makbule 14.09.2006, sanık Nihat ise 17.11.2008 tarihinden itibaren tutuklu olup, sanıkların üzerine atılı kasten öldürme suçuna bakmak Ağır Ceza Mahkemesinin görevine giren işlerden olduğundan ve 5271 sayılı CYY’nin 102/2. maddesi uyarınca tutuklulukta geçecek süre uzatma da dahil olmak üzere en çok 5 yıl olup, tutuklanma tarihlerinden itibaren bu süre dolmamış olduğundan, sanıkların tahliyesi konusu yerel mahkemece değerlendirilmelidir.

S o n u ç: Açıklanan nedenlerle;

1- Malatya İkinci Ağır Ceza Mahkemesi’nin 28.06.2010 gün ve 160-199 sayılı direnme hükmünün, saptanan usul yanılgısı nedeniyle diğer yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA,

2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığı’na TEVDİİNE, 14.06.2011 günü yapılan müzakerede tebliğnamedeki isteme uygun olarak oybirliğiyle karar verildi.

Performansa Dayalı Feshin Geçerliliği

Özet:
Dava konusu işyerinde objektif bir performans değerlendirme sisteminin bulunmadığı, yapılan değerlendirmenin soyut ve ölçülebilir niteliğinin olmadığı görülmektedir.

İşçinin şahsından kaynaklanmayan dış etkenlere bağlı satış verileri de performans değerlendirmesinde dikkate alınmaz.

Bu durum karşısında feshin geçerli olduğundan söz edilemez.*

T.C.
Yargıtay
22. Hukuk Dairesi
Esas No:2013/36477
Karar No:2013/29951

Davacı işçi, iş sözleşmesinin geçerli sebep olmadan feshedildiğini ileri sürerek feshin geçersizliği ile işe iadesine ve buna bağlı tazminat ile boşta geçen süre ücretinin hüküm altına alınması isteğinde bulunmuştur.

Davalı işveren, davacının bütün uyarılara rağmen işini yerine getirmede gerekli özen ve dikkati göstermemesi sebebiyle iş sözleşmesinin feshedildiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.


Mahkemece, davacının aldığı her iki uyarı öncesinde gerçekleştirdiği ikili doktor ziyaretleri sonrasında bölge müdürünün hazırladığı formu imzalayarak işini yerine getirirken gerekli özeni göstermediğini ikrar ettiği, işveren tarafından davacının yetersizliğinden kaynaklanan sebeplerle iş sözleşmesinin geçerli sebeple feshedildiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar arasında iş sözleşmesinin feshinin geçerli nedene dayanıp dayanmadığı uyuşmazlık konusu olup, normative dayanak 4857 sayılı İş Kanunu’nun 18 ve devamı maddeleridir.

4857 Sayılı Kanun’un 18.maddesine göre otuz veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesini fesheden işveren, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorundadır.


4857 Sayılı Kanun’un 18. Maddesi bakımından işçinin davranışlarından kaynaklanan sebepler, işçinin aynı Kanun’un 25/II. maddesinde öngörülen sebepler niteliğinde ve ağırlığında olmayan, işyerinde işin görülmesini önemli ölçüde olumsuz etkileyen, sözleşmeye aykırı davranışlarıdır. İşçinin davranışı ancak işyerinde olumsuzluklara yol açması halinde geçerli sebep olabilir.İşçinin sosyal açıdan olumsuz bir davranışı, toplumsal ve etik açıdan onaylanmayacak bir tutumu işyerinde üretim ve iş ilişkisi sürecine herhangi bir olumsuz etki yapmıyorsa geçerli sebep sayılamaz.

4857 Sayılı Kanun’un 20. maddesinin ikinci fıkrasına göre feshin geçerli nedene dayandığını ispat yükümlülüğü işverene aittir .İşçi, feshin başka bir sebebe dayandığını iddia ettiği takdirde, bu iddiasını ispatla yükümlüdür.

Somut olayda, davacının iş sözleşmesi davalı işverence performans düşüklüğü gerekçesiyle feshedilmiştir. Mahkemece feshin geçerli nedene dayandığı sonucuna varılarak davacının işe iade isteğinin reddine karar verilmiş ise de, dosya içeriğine göre davalı işyerinde objektif bir performans değerlendirme sisteminin bulunmadığı, yapılan değerlendirmenin soyut ve ölçülebilir nitelikte olmadığı anlaşılmaktadır.Ayrıca belirtmek gerekir ki, davacının şahsından kaynaklanmayan dış etkenlere bağlı satış rakamları performans değerlendirmesinde dikkate alınamaz. Mevcut delillere göre feshin geçerli nedene dayanmadığı anlaşıldığından davanın kabulü gerekirken hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde reddine karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.


Belirtilen nedenlerle, 4857 sayılı Kanun’un 20.maddesinin 3.fıkrası uyarınca, hükmün bozulmak suretiyle ortadan kaldırılması ve aşağıdaki gibi karar verilmesi gerekmiştir.

HÜKÜM: Yukarıda belirtilen sebeplerle;

1-Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,

2-İşverence yapılan FESHİN GEÇERSİZLİĞİNE,

3-Davacının kanuni sürede işe başvurmasına rağmen, işverenin süresi içinde işe başlatmaması halinde ödenmesi gereken tazminat miktarının fesih nedeni ve kıdemi dikkate alınarak dört aylık ücreti olarak belirlenmesine,

4-Davacının işe iade için işverene süresi içinde başvurması halinde hak kazanılacak olan ve kararın kesinleşmesine kadar doğmuş bulunan en çok dört aylık ücret ve diğer haklarının davacıya ödenmesi gerektiğinin belirlenmesine, davacının işe başlatılması halinde varsa ödenen ihbar ve kıdem tazminatının bu alacaktan mahsubuna,


5-Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına,


6-Davacı vekille temsil edildiğinden, karar tarihinde yürürlükte olan tarifeye göre 1.320.00 TL.vekalet ücretinin davalıdan alınıp davacıya verilmesine,

7-Davacı tarafından yapılan 268.00 TL.yargılama giderinin davalıdan alınıp davacıya verilmesine, davalının yaptığı yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına,

8-Peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, kesin olarak, 23.12.2013 tarihinde oybirliği ile karar verildi.