BOŞANMA DAVASINDA AFFEDİLEN OLAYLAR TARAFLARIN KUSURLARININ BELİRLENMESİNDE DİKKATE ALINAMAZ

T.C.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu

ESAS NO      : 2017/2-2065
KARAR NO   : 2020/46

T Ü R K   M İ L L E T İ   A D I N A

Y A R G I T A Y   İ L A M I

İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ              :
Eskişehir 3. Aile Mahkemesi
TARİHİ                            : 31/03/2015
NUMARASI                    : 2015/128 – 2015/246

1. Taraflar arasındaki “evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebine dayalı boşanma ve ziynet eşyası” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Eskişehir 3. Aile Mahkemesince verilen boşanma davasının kabulüne ve ziynet eşyası davasının kısmen kabulüne dair karar taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı İstemi:

4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalının müvekkiline fiziksel şiddet uyguladığını, evden kovduğunu, yaşadığı olaylar sebebiyle müvekkilinin psikolojik tedavi görmeye başladığını, müvekkilinin şikâyet hakkını kullanması sebebiyle üzerine yürüdüğünü, ancak müvekkilinin polisi arayacağını söylemesiyle evden ayrıldığını belirterek tarafların boşanmalarına, ortak çocukların velâyetinin müvekkiline verilmesini, aylık 300,00TL tedbir-yoksulluk nafakası, 200,00’er TL tedbir-iştirak nafakası, 30.000,00TL maddi ve 30.000,00TL manevi tazminat ile evliliğin başında müvekkilinin rızası dışında davalı tarafından alınarak ailesine verilen ziynet eşyaları ve düğün borçları sebebiyle davalı tarafından bozdurulan beş adet bileziğin aynen iadesini, olmadığı takdirde fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla dava tarihinden itibaren yasal faizi ile 37.000,00TL bedeline hükmedilmesini dava ve talep etmiştir.

Davalı Cevabı:

5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının iddialarının doğru olmadığını, affedilen olayların boşanma davasına konu edilemeyeceğini, bir ay evden uzaklaştırıldıktan sonra barıştıklarını ve yaklaşık on gün kadar yine beraber yaşadıklarını, ancak davacının ailesinin baskısı ve hakaretlerinden dolayı tekrar ayrıldıklarını, davacının kendi ailesinin baskısı ve evliliğe müdahalesinden dolayı yıllardır psikolojik tedavi gördüğü, düğünde davacıya dava dilekçesinde belirtildiği kadar ziynet eşyasının takılmadığını, davacıya takılan ziynet eşyalarının davacıya, müvekkiline takılanların ise davalıya ait olduğunu, müvekkilinin davacıya takılan ziynet eşyalarıyla bir tasarrufta bulunmadığını, akıbetini bilmediğini ve müvekkiline takılan ziynet eşyalarının da davacıya bağışlanmadığını, mülkiyeti müvekkiline ait olan ziynet eşyalarının bir kısmının düğün borçlarının ödenmesi için kullanıldığını belirterek davaların reddine karar verilmesini talep etmiştir. 

İlk Derece Mahkemesi Kararı: 

6. Eskişehir 3. Aile Mahkemesinin 25.02.2014 tarihli ve 2013/337 E., 2014/151 K. sayılı kararı ile; davalının 17.01.2013 tarihinde eşine fiziksel şiddet uyguladığı, bir ay kadar ayrı yaşadıktan sonra barıştıkları, son olayda tartıştıkları, davacının polise haber vereceğini bildirmesi üzerine davalının evi terk ettiği, davacının 17.01.2013 tarihinden yaklaşık bir hafta kadar önce de fiziksel şiddete maruz kaldığı, davacının şiddete maruz kalması nedeniyle tarafların boşanmalarına, müşterek çocukların velâyetlerinin davacı anneye tevdiine, davacı lehine aylık 175,00TL tedbir-yoksulluk nafakasına, ortak çocuklar yararına 175’er TL tedbir-iştirak nafakasına, evlilik süresi, kusurun ağırlığı, tarafların ekonomik ve sosyal durumları da göz önünde tutularak davacı yararına 10.000,00TL maddi tazminat, 5.000,00TL manevi tazminat takdirine, davacıya düğünde on iki adet bilezik, set, yüzük ve yirmi adet küçük altının takıldığı, davacıya ait altın ve bileziklerin düğünden hemen sonra davalı tarafından alındığı ve bozdurulduğu, set takımı ve yüzüklerin ise satılmadığı, müşterek evde bulunduğu, bu sebeplerle ziynet eşyası davasının kısmen kabulü ile 10’ar gram ağırlığında 809,00’ar TL değerinde 22’şer ayar 8 adet bilezik, 14’er gram ağırlığında 1.132,66TL değerinde 22’şer ayar 4 adet bilezik ve 137,00’şer TL değerinde 20 adet çeyrek altının aynen, olmadığı takdirde bedellerinin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile davalıdan alınıp davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir. 

Özel Daire Bozma Kararı:

7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 19.11.2014 tarihli ve 2014/12527 E., 2014/23236 K. sayılı kararı ile; 

“… Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davalı tarafından; kusur belirlemesi, tazminatlar ve ziynet alacağı yönünden, davacı tarafından ise; tazminatlar, nafakalar ve ziynet davasının reddedilen kısmı yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

1- Mahkemece, evlilik birliğinin temelinden sarsılması ve boşanmaya neden olan olaylarda davalının eşine fiziksel şiddet uyguladığı kusur olarak yüklenmiş ise de; toplanan delillerden, davalının, davacı eşine 17.01.2013 tarihinde fiziksel şiddete başvurması olayından sonra davacı tanıklarının beyanlarından anlaşılacağı üzere davacının, davalı eşi hakkında verilen uzaklaştırma kararı sona ermeden eşini telefonla arayarak eve çağırıp eşiyle barıştığı, böylece davacının kocasını affettiği en azından bu olayı hoşgörüyle karşılamış sayılması gerektiği, bu eylemin kocaya kusur olarak yüklenemeyeceği anlaşılmaktadır. Bir araya gelmelerinden sonra da taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân bırakmayacak nitelikte bir geçimsizliği kabule elverişli ciddi sebep ve deliller tespit edilememiş, Türk Medeni Kanunu’nun 166/1’nci maddesinde yer alan çekilmezlik ve temelden sarsılma unsuru davada gerçekleşmemiştir. Durum böyleyken mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yetersiz gerekçeyle boşanma kararı verilmesi doğru değilse de; boşanma hükmü temyiz edilmediğinden bu husus bozma nedeni yapılmamış; yanlışlık eleştirilmekle yetinilmiştir.

2- Yukarıda 1. bentte açıklandığı gibi, tarafların boşanmayı sağlayan kusurlu davranışları bulunmamaktadır. Yoksulluk nafakasına hükmedilebilmek için nafaka yükümlüsünün kusuru aranmayacağından ve davacının boşanma sonucu yoksulluğa düşeceği (TMK m.175/1) anlaşıldığından; tarafların aşağıdaki bentler kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

3- Yukarıda 1. bentte açıklandığı gibi, tarafların boşanmayı gerektiren kusurları bulunmamaktadır Boşanma sonucu maddi ve manevi tazminata hükmedilebilmesi için, tazminat yükümlüsünün kusurunun varlığı koşuldur (TMK m.174/1-2). Durum böyleyken davalının ağır kusurlu olduğunun kabulü ve bu hatalı kusur belirlemesine göre davacı lehine maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi isabetsiz olmuş, bozmayı gerektirmiştir.

4- Davacı, cins ve adetlerini bildirdiği ziynet eşyalarının aynen, aynen iadesi mümkün olmadığı takdirde bedellerine karşılık fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydı ile 37.000TL’nin iadesini talep etmiştir. Davalı ise verdiği cevap dilekçesinde düğünde kendi üzerine takılan ziynetleri düğün borçlarını kapatmak için kullandığını, diğer ziynetler yönünden bir tasarrufunun olmadığını, ziynetlerin nerede olduğunu bilmediğini beyan etmiştir. Somut olayda davacı dava konusu ziynet eşyasının varlığını, evi terk ederken bunların zorla elinden alındığını ve götürülmesine engel olunduğunu, evde kaldığını ispat yükü altındadır. Olayda davacı, dava konusu ziynet eşyasının, götürülmesine engel olunduğunu ve zorla elinden alındığını, daha önceden götürme fırsatı elde edemediğini ispat edememiştir. Bununla birlikte yargılama sırasında bilirkişi tarafından yapılan incelemede davalı üzerinde 45 adet çeyrek altın, 22 ayar 10 gram 4 adet bilezik takıldığının tespit edildiği bildirilmiştir. Düğünde takılan ziynet eşyası ve takı paraları eşler arasında aksine bir anlaşma veya bu konuda yerel bir adet bulunmadıkça hangi eşe takılırsa takılsın eşlerden kadına ait sayılır. Bu fiili karinenin aksini iddia eden bunu kanıtlamalıdır. Davalının bu karinenin aksini ispat edemediği, davacının da yemin deliline dayanmadığının anlaşılmasına göre, davalının beyanı ve bilirkişi raporu doğrultusunda düğün sırasında davalıya takıldığı anlaşılan 45 adet çeyrek altın, 22 ayar 10 gram ağırlığında 4 adet bilezik yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamıştır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda 3. ve 4. bentlerde gösterilen sebeplerle kusur belirlemesi ve buna bağlı olarak davacı yararına hükmedilen maddi ve tazminata ilişkin bölümleri ile ziynet davası yönlerinden BOZULMASINA, hükmün temyize konu bozma kapsamı dışında kalan bölümlerinin ise yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA…’’ gerekçesiyle karar kısmen bozulmuştur.

Direnme Kararı:

8. Eskişehir 3. Aile Mahkemesinin 31.03.2015 tarihli ve 2015/128 E., 2015/246 K sayılı kararı ile; 17.01.2013 tarihinde davalının davacıya fiziksel şiddet uyguladığı ve tarafların bir ay kadar ayrı yaşadıktan sonra barıştığı konusunda ihtilaf bulunmadığı, tanıkların ayrılmaya esas olan son olay konusunda doğrudan bilgi sahibi olmadıkları, ancak tanık beyanlarıyla davacının polis çağırması üzerine davalının evden ayrıldığının sabit olduğu, davacının davalıdan kaynaklı hiçbir olay yaşanmadan polis çağırması hayatın olağan akışına aykırı olduğundan davacının son olayda aralarında tartışma çıktığı ve eşinin üzerine yürüdüğüne ilişkin beyanına itibar edilmesi gerektiği, davalı tanıklarının da duyuma dayalı olarak bu yönde beyanda bulundukları, davacının evlilik birliği içerisinde sürekli fiziksel şiddete maruz kaldığı tanık beyanlarıyla sabit olduğuna göre son olayda da davalının fiziksel şiddet uygulamak için eşinin üzerine yürüdüğü, boşanmaya neden olan olaylarda davalının daha ağır kusurlu olduğu; ziynet eşyası davası yönünden ise, davacının iddiası ve tanık beyanları dikkate alındığında davacıya düğünde takılan ve kabule konu olan ziynet eşyalarının davalıya teslim edildiği sabit olup, davacının mahkemedeki beyanı ile davacı tanıklarının ifadeleri dikkate alınarak davacıya düğünde 10’ar gram ağırlığında 8 adet bilezik, 14’er gram ağırlığında 4 adet 22 ayar bilezik, 20 adet çeyrek altın, set takımı ve yüzük takıldığı anlaşıldığından bilirkişi raporuyla bağlı kalınmadan davanın kısmen kabulüne dair verilen kararda da ısrar edildiği, Özel Dairenin “düğünde takılan ziynet eşyası ve takı paraları eşler arasında aksine bir anlaşma veya bu konuda yerel bir adet bulunmadıkça hangi eşe takılırsa takılsın eşlerden kadına ait sayılır” yönündeki görüşünde de düğüne katılan davetlilerin kime bağışta bulunmak istiyorlarsa takılarını o kişinin üzerine taktıkları ya da o kişi adına ayrılan sandığa attıkları dikkate alındığında isabet bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. 

Direnme Kararının Temyizi:

9. Direnme kararı yasal süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, davalının kusurunun bulunup bulunmadığı, burada varılacak sonuca göre davacı lehine Türk Medeni Kanunu’nun 174/1-2 maddesinde yer alan maddi ve manevi tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı ve

Davacıya düğünde hangi ziynet eşyalarının takıldığı, burada varılacak sonuca göre bu ziynet eşyalarının davalı tarafından davacıdan alınarak bozdurulup bozdurulmadığı noktalarında toplanmaktadır.

III. ÖN SORUN

11. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle; kusur belirlemesi ve kusur belirlemesine bağlı olarak tazminatlar yönünden verilen kararın yeni bir gerekçeye dayalı yeni hüküm niteliğinde olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulunca mı, yoksa Özel Dairece mi yapılması gerektiği hususu ön sorun olarak tartışılmış olup, ikinci görüşmede oy çokluğuyla ön sorunun bulunmadığı sonucuna varılarak işin esasının incelenmesine geçilmiştir.
 
IV. GEREKÇE

A) Davalının kusurunun bulunup bulunmadığı, burada varılacak sonuca göre davacı lehine Türk Medeni Kanunu’nun 174/1-2 maddesinde yer alan maddi ve manevi tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı uyuşmazlığına ilişkin değerlendirmede; 

12. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili kanun maddelerinin incelenmesinde yarar görülmektedir.

13. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166/I-II. maddesi; 

“Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.

Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir” hükmünü içermektedir. 

14. Anılan maddenin birinci fıkrası gereğince evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle boşanmaya karar verilebilmesi için başlıca iki şartın gerçekleşmiş olması gerekmektedir. İlki, evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olması, diğeri ise ortak hayatın çekilmez hâle gelmiş bulunmasıdır. Genel boşanma sebeplerini düzenleyen ve yukarıya alınan madde hükmü somutlaştırılmamış veya ayrıntıları ile belirtilmemiş birçok konuda evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı noktasında hâkime takdir hakkı tanımıştır. Dolayısıyla olayın özellikleri, oluş biçimi, eşlerin kültürel ve sosyal durumları, eğitim durumları, mali durumları, eşlerin birbirleri ve çocukları ile olan ilişkileri, yaşadıkları çevrenin özellikleri, toplumun değer yargıları gibi hususlar dikkate alınarak evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı tespit edilecektir.

15. Öte yandan, söz konusu hüküm uyarınca evlilik birliği, eşler arasında ortak hayatı çekilmez duruma sokacak derecede temelinden sarsılmış olduğu takdirde, eşlerden her biri kural olarak boşanma davası açabilir ise de, Yargıtay bu hükmü tam kusurlu eşin dava açamayacağı şeklinde yorumlamaktadır. Çünkü tam kusurlu eşin boşanma davası açması tek taraflı irade ile sistemimize aykırı bir boşanma olgusunu ortaya çıkarır. Boşanmayı elde etmek isteyen kişi karşı tarafın hiçbir eylem ve davranışı söz konusu olmadan, evlilik birliğini, devamı beklenmeyecek derecede temelinden sarsar, sonra da mademki birlik artık sarsılmış diyerek boşanma doğrultusunda hüküm kurulmasını talep edebilir. Böyle bir düşünce, kimsenin kendi eylemine ve tamamen kendi kusuruna dayanarak bir hak elde edemeyeceği yönündeki temel hukuk ilkesine aykırı düşer (TMK m.2). 

16. Bu durumda anılan madde hükmüne göre boşanmayı isteyebilmek için tamamen kusursuz ya da az kusurlu olunması gerekmeyip daha fazla kusurlu bulunan tarafın dahi dava hakkı bulunmakla beraber, boşanmaya karar verilebilmesi için davalının az da olsa kusurunun varlığı ve bunun belirlenmesi kaçınılmazdır. Az kusurlu eş boşanmaya karşı çıkarsa bu hâlin tespiti dahi tek başına boşanma kararı verilebilmesi için yeterli olamaz. Az kusurlu eşin karşı çıkması hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olmalı, eş ve çocuklar için korunmaya değer bir yararın kalmadığı anlaşılmalıdır (TMK m. 166/2).

17. Yukarıda da belirtildiği üzere, TMK’nin 166. maddesinin birinci fıkrası uyarınca taraflar arasında geçen her olay boşanma kararı verilmesi için yeterli olmayıp, bu olayların evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebebiyet vermesi ve de çekilmez hâle getirmesi gerekmektedir. Dolayısıyla bazı olayların boşanma davasının konusunu oluşturmadığı durumlar söz konusu olabilmektedir.

18. Buradan hareketle değinilmelidir ki, boşanma davasında af niteliğinde sayılan davranışlar boşanma davasının reddine gerekçe oluşturur. “Af” sözlük anlamı ile bir suçu, bir kusuru veya bir hatayı bağışlama olarak tanımlanmış olup, ceza hukukunda yer verildiği gibi özel hukuk bakımından da kanunlarımızda düzenleme yeri bulan, esasen bir haktan vazgeçmeyi içeren bir his açıklaması veya bir davranış şeklidir (YHGK, 14.03.2019 tarih, 2017/2-2067 E. ve 2019/296 K.).

19. Kural olarak boşanma davalarında da eşlerin boşanma davasına konu ettiği olaylar sonrası barışmaları, barıştıklarını beyan ederek birbirilerine karşı yürüttükleri hukuki süreçleri sonlandırmaları veya gerçekleştiği iddia edilen olaylara rağmen evlilik birliğini makul bir süre sürdürmeye devam etmeleri hâllerinde “af” niteliğindeki davranışlardan söz edilir.

20. Diğer yandan, boşanma, bozucu yenilik doğuran bir karar niteliğinde olup, boşanma kararının kesinleşmesiyle evlilik birliği sona erer. Boşanmanın eşler bakımından kişisel ve mali olmak üzere bir takım sonuçlarının bulunduğu kuşkusuzdur. Maddi ve manevi tazminat talepleri de boşanmanın eşlerle ilgili mali sonuçlarındandır.

21. Bu noktada, maddi ve manevi tazminat kavramlarının açıklanmasında da yarar görülmektedir.

22. Maddi tazminat, mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu tarafın, kusurlu taraftan talep ettiği tazminattır (TMK m.174/1).

23. Maddi tazminatın ön koşulu, talep edenin boşanma yüzünden mevcut veya beklenen menfaatlerinin zedelenmesi, boşanma ve maddi zarar arasında nedensellik bağının bulunmasıdır. Başka bir sebepten kaynaklı kayıplar maddi tazminat kapsamında yer alamaz.

24. Mevcut menfaatlerin belirlenmesinde evliliğin taraflara sağladığı yararlar göz önünde bulundurularak tarafın maddi tazminat talebi değerlendirilir. Evliliğin boşanma ile sona ermesi hâlinde taraflar birliğin sağladığı menfaatlerden ileriye dönük olarak faydalanamayacaklardır. Beklenen menfaatler ise; evlilik birliği sona ermeseydi kazanılacak olan olası çıkarları ifade eder.

25. Yine tazminat talep eden tarafın kusursuz veya daha az kusurlu olması gerekmektedir. Diğer maddi koşulu ise tazminat istenenin kusurlu olmasıdır. 

26. Manevi zarar ise, insan ruhunda kişinin iradesi dışında meydana gelen acı, ızdırap ve elem olarak ifade edilmektedir. Bozulan manevi dengenin yerine gelmesi için kanunun öngördüğü bir telafi şeklidir. 22.06.1966 tarih, 1966/7 E. ve 7. K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği üzere manevi tazminat bir yönüyle de insanlardaki kırgınlık ve kızgınlığı, hatta intikam duygusunu tatmin etme aracıdır. Amacı, olaydan duyulan acı, ızdırap, elem ve kızgınlığı kısmen olsun dindirmek, olayı unutturarak tekrar normal hayata dönüşü sağlamaktır. 

27. Kişilik hakları ise; kişinin şahsi özelliklerini barındıran ve onu diğer insanlardan ayıran, bedensel ve ruhsal, şeref ve haysiyet, görüntü ve isim üzerindeki haklar gibi geniş kapsamlı hakları ifade eder.

28. Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; tarafların 31.07.2003 tarihinde evlendikleri, davanın 13.05.2013 tarihinde açıldığı, dava dilekçesinde davalının davacıya fiziksel şiddet uyguladığı, evden kovduğu, davacının şikâyet hakkını kullanması sebebiyle üzerine yürüdüğü, ancak davacının polisi arayacağını söylemesiyle evden ayrıldığının belirtildiği, davalının ise; iddiaların doğru olmadığı, affedilen olayların boşanma davasına konu edilemeyeceği, bir ay evden uzaklaştırıldıktan sonra barıştıkları ve yaklaşık on gün kadar yine beraber yaşadıkları savunmasında bulunduğu görülmüştür.

29. Toplanan delillerin değerlendirilmesinde; davacının 09.01.2014 tarihli duruşmada “…evden ayrılırken çocuklarla birlikte babamın evine gidiyorum, kendini iyi hissettiğinde gelirsin diye not bıraktım, bu şekilde evden ayrıldım, ben normal evden ayrılır gibi evden çıktım, hiçbir şey yanıma almadım, ben evden ayrılmak niyetinde değildim…” beyanında bulunduğu, davalının davacıya 17.01.2013 tarihinde uyguladığı fiziksel şiddet vakıasından sonra davacının, tanık ifadelerinde de yer aldığı üzere davalı hakkında verilen uzaklaştırma kararı sona ermeden eşini telefonla arayarak eve çağırdığı, tarafların bu şekilde barışarak birlikte yaşamaya başladıkları anlaşılmaktadır. Affedilen olaylar tarafların kusurlarının belirlenmesinde dikkate alınamayacağından, affedilen olaylar gerekçe yapılarak taraflar lehine maddi ve manevi tazminata da hükmedilemeyecektir. Taraflar bir araya geldikten sonra da aralarında geçimsizliği kabule elverişli ve taraflara kusur olarak yüklenecek bir olayın yaşanmadığı dosya kapsamı ile aşikâr olup duyuma dayalı tanık beyanlarına dayanarak kusur irdelemesi yapılarak, bir tarafın beyanına üstünlük tanıyarak taraflara kusur yüklemek de usul ve yasaya aykırılık teşkil edecektir.

30. İzah edilen sebeplerle; boşanmaya sebep olan olaylarda davalının kusurlu kabul edilmesi ve dosya kapsamına uygun düşmeyen bu kusur belirlemesine bağlı olarak davacı lehine maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi bozmayı gerektirmiştir.

31. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; taraflar barıştıktan sonra davacının davalı tarafından fiziksel ve psikolojik şiddete maruz bırakıldığı, dava dilekçesinde de bu vakıaların belirtildiği, davalının son eyleminin tehdit içerdiği gibi davacının üzerine yürünmesi şeklindeki fiziksel şiddete teşebbüs vakıasının da polisin çağrılması ile sonlandığı, davacının evlilik birliğini koruma amaçlı olarak daha önce yaşanan şiddeti affettiği, ancak fiziksel şiddet devam edince boşanma davasını açarak iradesini ortaya koyduğu ve affetme olgusunu ortadan kaldırdığı, 09.01.2014 tarihli beyanının da kayıtsız şartsız af niteliğinde olmadığı, bu nedenlerle direnme kararının onanması ve tazminatların miktarları yönünden inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.

32. O hâlde Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup direnme kararı bozulmalıdır.

B) Davacı kadına düğünde hangi ziynet eşyalarının takıldığı, burada varılacak sonuca göre bu ziynet eşyalarının davalı erkek tarafından davacı kadından alınarak bozdurulup bozdurulmadığı uyuşmazlığına ilişkin değerlendirmede;

33. Ziynet eşyaları; eşler arasında aksine bir anlaşma veya bu konuda yerel bir adet bulunmadıkça evlilik sırasında kim tarafından hangi eşe takılmış olursa olsun kadın eşe bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır.

34. Hukuk Genel Kurulunun 05.05.2004 tarih, 2004/4-249 E. ve 2004/247 K. sayılı kararında da aynı ilke benimsenmiştir.

35. Bu durumda “kişisel mal” kavramının yasal olarak nasıl düzenlendiği üzerinde durulmalıdır:

Türk Medeni Kanunu’nun 220. maddesi gereğince; “Aşağıda sayılanlar, kanun gereğince kişisel maldır:

1. Eşlerden birinin yalnız kişisel kullanımına yarayan eşya,

2. Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan veya bir eşin sonradan miras yoluyla ya da herhangi bir şekilde karşılıksız kazanma yoluyla elde ettiği malvarlığı değerleri,

3. Manevi tazminat alacakları,

4. Kişisel mallar yerine geçen değerler.” kişisel mal olarak sayılmış olup aynı Kanun’un 222/1. maddesi; “Belirli bir malın eşlerden birine ait olduğunu iddia eden kimse, iddiasını ispat etmekle yükümlüdür”hükmü ile de ispat yükünün kime ait olduğu hususu düzenlenmiştir.

36. Dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir. İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir (HMK m.187/1). Herkesçe bilinen vakıalarla, ikrar edilmiş vakıalar çekişmeli sayılmaz (HMK m. 187/2).

37. Vakıa (olgu) ise, 03.03.2017 tarih, 2015/2 E. ve 2017/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylar şeklinde tanımlanmıştır. İspatı gereken olaylar, olumlu vakıalar olabileceği gibi olumsuz vakıalar da olabilir.

38. Diğer taraftan hâkim, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini, kural olarak kendiliğinden araştıramaz. Bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini taraflar ispat etmelidir. Bir davada ispat yükünün hangi tarafa ait olacağı hususu ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesinde, “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” şeklinde düzenlendiği gibi usul hukukunun en önemli konularından biri olan ispat yükü kuralı, HMK’nin 190. maddesinde de, “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.” şeklinde hüküm altına alınmıştır.

39. Yukarıda bahsedilen düzenlemelerden hareket edildiğinde, ispat yükü hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Olağan olan ziynet eşyalarının kadın eşin himayesinde bulunmasıdır. Bunun aksini iddia eden kadın eş iddiasını ispatla mükelleftir. Ziynet eşyası davasında dava konusu altınların varlığı ve bu altınların kadın eşte olmadığı şüpheye yer vermeyecek şekilde ispatlanmalıdır.

40. Ziynet eşyalarının aynen, olmadığı takdirde fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydıyla dava tarihinden itibaren yasal faizi ile 37.000,00TL bedeline hükmedilmesinin dava ve talep edildiği somut olayda davacı, dava konusu ziynet eşyasının varlığını, ziynetlerin evliliğin başında rızası dışında davalı tarafından alınarak ailesine verildiğini ve bir kısmının da düğün borçları sebebiyle davalı tarafından bozdurulduğu yönündeki vakıalarını ispatlayamamıştır. Ne var ki davalı cevap dilekçesinde düğünde kendi üzerine takılan ziynetleri düğün borçlarını ödemek için kullandığını ikrar etmiş, 18.11.2013 tarihli bilirkişi raporunda da davalının üzerinde 45 adet çeyrek altın, 22 ayar 10’ar gram 4 adet bilezik bulunduğu tespit edilmiştir. Ziynet eşyaları, eşler arasında aksine bir anlaşma veya bu konuda yerel bir adet bulunmadıkça evlilik sırasında kim tarafından hangi eşe takılmış olursa olsun kadın eşe ait sayılır. Davalı bu fiili karinenin aksini ispat edememiştir. Davalının beyanı ve bilirkişi raporu doğrultusunda düğünde davalıya takıldığı anlaşılan 45 adet çeyrek altın ve 22 ayar 10’ar gram ağırlığında 4 adet bilezik yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmesi gerekmektedir.

41. Hâl böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına, bozma ilamında gösterilen ve yukarıda açıklanan ilave nedenle uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

V. SONUÇ: 

Açıklanan nedenlerle;

Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının;

1) Kusur belirlemesi ve tazminatlar yönünden Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı (IV- A),

2) Ziynet eşyası yönünden ise, Özel Daire bozma kararında gösterilen ve yukarıda açıklanan ilave nedenle (IV-B),

 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 

İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 

Kusur belirlemesi ve tazminatlara ilişkin verilen karar yönünden aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere,

Ziynet eşyasına ilişkin verilen karar yönünden ise aynı Kanun’un 440-III/1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 23.01.2020 tarihinde kusur belirlemesi ve tazminatlar yönünden oy çokluğu ile ziynet eşyası yönünden oy birliği ile karar verildi.

KARŞI OY

1. İlk derece mahkemesi ile Özel Daire arasındaki temel uyuşmazlık, “yaklaşık 10 yıldır evli olan taraflardan davacı kadının davalı erkeğin fiziksel şiddetine maruz kalıp barışmalarından sonra tekrar tartışmaları ve davalı erkeğin üzerine yürümesi üzerine polis çağırmasının şiddet içerip içermediği, davalı erkeğin evi terk etmesi üzerine davacı kadının evden ayrılırken “kendini iyi hissettiğinde gelirsin” diye not bırakmasının afettiği anlamına gelip gelmediği, bu durumun erkeğin kusurunu kaldırıp kaldırmayacağı, dolayısı ile davacı kadın lehine Türk Medeni Kanunu’nun 174/1-2 maddesinde yer alan maddi ve manevi tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. 

2. Yerel mahkemenin “17.01.2013 tarihinde davalı erkeğin davacı kadına fiziksel şiddet uyguladığı ve tarafların bir ay kadar ayrı yaşadıktan sonra barıştığı konusunda ihtilaf bulunmadığı, tanıkların ayrılmaya esas olan son olay konusunda doğrudan bilgi sahibi olmadıkları, ancak tanık beyanlarıyla davacı kadının polis çağırması üzerine davalı erkeğin evden ayrıldığının sabit olduğu, davacı kadının davalı erkekten kaynaklı hiçbir olay yaşanmadan polis çağırması hayatın olağan akışına aykırı olduğundan davacı kadının son olayda aralarında tartışma çıktığı ve eşinin üzerine yürüdüğüne ilişkin beyanına itibar edilmesi gerektiği, davalı tanıklarının da duyuma dayalı olarak bu yönde beyanda bulundukları, davacı kadının evlilik birliği içerisinde sürekli fiziksel şiddete maruz kaldığı tanık beyanlarıyla sabit olduğuna göre son olayda da davalı erkeğin fiziksel şiddet uygulamak için eşinin üzerine yürüdüğü, boşanmaya neden olan olaylarda davalı erkeğin daha ağır kusurlu olduğu” yönündeki direnme gerekçesi, çoğunluğun görüşü ile Özel Dairenin bozma gerekçesi de benimsenerek “davalı erkeğin, davacı kadına 17.01.2013 tarihinde uyguladığı fiziksel şiddetten sonra davacı kadının, tanıklarının beyanlarından da anlaşılacağı üzere, davalı hakkında verilen uzaklaştırma kararı sona ermeden eşini telefonla arayarak eve çağırdığı ve eşiyle barıştığı, böylece davacı kadının eşini affettiği, en azından bu olayı hoşgörüyle karşıladığı, bu eylemin erkeğe kusur olarak yüklenemeyeceği, bir araya gelmelerinden sonra da taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân bırakmayacak nitelikte bir geçimsizliği kabule elverişli ciddi sebep ve delillerin tespit edilemediği, daha sonra yaşanan tartışma ve polis çağrılmasının ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve evlilik birliğinin devamına imkân bırakmayacak bir olay olmadığı, kaldı ki davacı kadının bu eylemi de mahkeme huzurunda “evden ayrılırken çocuklarla birlikte babamın evine gidiyorum, kendini iyi hissettiğinde gelirsin diye not bıraktım bu şekilde evden ayrıldım, ben normal evden ayrılır gibi evden çıktım, hiçbir şey yanımda almadım, ben evden ayrılmak niyetinde değildim” beyanda bulunarak af ettiği, erkeğe kusur izafe edilemeyeceği” gerekçesi ile bozulmuştur. 

3. Çoğunluk görüşü, yaklaşık 10 yıldır evli olan ve şiddet maruz kalan, ancak buna rağmen evliliğini sürdürmeye çalışan davacı kadının boşanma istemine, boşanmanın kesinleşmesine ve barışmalardan sonra da şiddetin devam etmesine ve davalının mahkemedeki beyanının af niteliğinde bulunmamasına göre isabetli bulunmamıştır. Zira;

3.1. 4721 sayılı TMK.’un 174. maddesi uyarınca “Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddî tazminat isteyebilir. Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir”. 

3.2. Boşanma davası açma hakkı, kusur ilkesine göre eşlerden birinin kusurlu olması halinde kural olarak kusurlu olmayan eşe tanınmıştır. Türk Hukukunda 04.05.1988 tarihli 3444 sayılı Yasa ile önceki MK.’nın 134. maddesinde yapılan değişiklik ile deha az kusurlu olan eşe de dava açma hakkı tanınmıştır. Yeni 4721 sayılı TMK’da ” kusur ilkesine” yer verilmiştir. Zina, hayata kast, peki kötü veya onur kırıcı davranış, suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme ve terk boşanma sebeplerinde kusursuz veya daha az kusurlu eş dava hakkına sahiptir. 

3.3. İnsana fiziksel ve ruhsal zarar veren her eylem, şiddet olarak değerlendirilmektedir. Fiziksel şiddet, eşler arası şiddet türleri arasında sağlık kurumlarına en çok yansıyan şiddet türüdür. Vurma, tokat atma, boğazını sıkma, dövme, acı verici veya alçaltıcı şekilde cinsel ilişkiye zorlama fiziksel şiddet olarak sınıflandırılmaktadır. Fiziksel şiddet diğer şiddet türleriyle karşılaştırıldığında belgelenmesi en kolay olanı ve en sık belgelenenidir. Tehdit, usandırma, gözdağı verme gibi çeşitli psikolojik şiddet türleri ise oldukça yaygın olmalarına rağmen çok az çalışılmakta ve bildirilmektedir. 

Eşe karşı fiziksel veya psikolojik şiddet uygulanması, pek kötü ve onur kırıcı kusurlu davranış olup, boşanma nedenlerindendir. Bir eşin diğer eşe karşı fiziksel şiddet uygulaması, şiddetli geçimsizlik (evlilik birliğinin temelinden sarsılması) nedeniyle genel boşanma nedenleri arasında en önemlisidir.

3.4. Şiddet eyleminden sonra evliliğin devam etmesi, şiddet eyleminin diğer eş tarafından affedilmesi hâlinde boşanma davasının reddedilmesi ve dolayısı ile kusur izafe edilmemesi gerekir. Ancak affın kabul edilebilmesi için kayıtsız şartsız bir irade beyanının mevcut olması ya da en azından affı gösterir fiili bir tutum ve davranışın gerçekleşmiş olması gerekir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, şiddet eylemi barışmadan ve evlilik devam ettikten sonra tekrar etmiş ise af durumu önceki şiddeti ortadan kaldırmaz. 

4. Somut uyuşmazlığa gelince; Davacı kadının daha önce yaşananlarla birlikte 17.01.2013 tarihinde fiziksel şiddete maruz kaldığı, bir ay ayrı kaldığı, uğradığı fiziksel şiddetten dolayı koruma kararı aldığı, ancak daha sonra davalı eşi ile barışarak tekrar ortak haneye döndüğü tartışmasız olup, bu durum yerel mahkeme ve Özel Dairenin kabulündedir. Ancak barışmadan sonra tarafların tartıştığı ve davalı erkeğin davacı kadın üzerine yürümesi üzerine, kadının polis çağırdığı, davalının polis çağrılması üzerine evi terkettiği anlaşılmaktadır. Davacı vekili dava dilekçesinde bu hususu “müvekkilinin psikolojik tedavi görmeye başladığını, müvekkilinin şikâyet hakkını kullanması sebebiyle üzerine yürüdüğünü, ancak müvekkilinin polisi arayacağını söylemesiyle evden ayrıldığını” belirterek somutlaştırmış, tanıklar bunu doğrulamış, davacı kadında duruşmadaki beyanında açıkça “ben eşim hakkında şikayetçi olmuştum, ancak uzaklaştırma kararım ikinci kez uygun görmedi, eşimde beni öldüreceğine dair allah ı şahit göstererek tehdit etmişti, ben korktuğum için eve gidemedim, evden ayrılırken çocuklarla birlikte babamın evine gidiyorum, kendini iyi hissettiğinde gelirsin diye not bıraktım bu şekilde evden ayrıldım, ben normal evden ayrılır gibi evden çıktım, hiçbir şey yanımda almadım, ben evden ayrılmak niyetinde değildim”şeklinde belirtmiştir. 

5. Sonuç: Dosya içeriğine göre davacının davalı erkeğin hem fiziksel hem de psikolojik şiddetine uğradığı açıktır. Bir ay ayrı kaldıktan sonra tekrar bir araya gelmeleri af niteliğinde ise de bu barışmadan sonra davacının tekrar şiddete maruz kaldığı anlaşılmaktadır. Bu şiddet tehdit içerdiği gibi üzerine yürüme ile fiziksel şiddete teşebbüs şeklinde olup polisin çağrılması ve davalı eşin terk karinesi ile kanıtlanmıştır. Davacı kadın önceki şiddeti evlilik birliğini koruma amacı ile affetmiş ve barışmıştır. Ancak devam edince, artık boşanma davası açarak iradesini ortaya koymuş ve affetme olgusu ortadan kalkmıştır. Davacının duruşmada “ben korktuğum için eve gidemedim, evden ayrılırken çocuklarla birlikte babamın evine gidiyorum, kendini iyi hissettiğinde gelirsin diye not bıraktım bu şekilde evden ayrıldım”beyanı kayıtsız şartsız af niteliğinde olmadığı gibi artık ben bitiriyorum kendi evine dönebilirsin şeklindeki irade açıklamasıdır. Olayda davalı erkeğin kusurlu olduğu, kusurun af edilmediği sabittir. Yerel mahkemenin direnme kararını yerinde bulduğumuzdan, sayın çoğunluğun aksi yöndeki görüşüne katılınmamıştır. 

Harun KARA                    Hafize Gülgün VURALOĞLU    Fadime AKBABA
Üye                                  Üye                                            Üye

Ahmet Hamdi GÜLER     Bektaş KAR                               Zeki GÖZÜTOK 
Üye                                  Üye                                            Üye

Bir cevap yazın