SON SÖZÜN SANIĞA VERİLMESİ, MÜDAFAA BAKIMINDAN ÇOK ÖNEMLİDİR

T.C

YARGITAY CEZA GENEL KURULU
ESAS NO.2017/312
KARAR NO.2019/543
KARAR TARİHİ.17.09.2019
YARGITAY: 3. Ceza Dairesi
MAHKEMESİ:Asliye Ceza
Sayısı : 493-45


Son söz sanığındır.Son sözün sanığa verilmesi,müdafaa bakımından çok önemlidir.Son sözün sanığa verilmesi bozmadan sonraki yargılamada da uyulması zorunlu bir usul kuralıdır

Kasten yaralama suçundan sanıklar … ve …’in beraatlerine ilişkin Milas (Kapatılan) 5.
Asliye Ceza Mahkemesince verilen 04.12.2014 tarihli ve 413-285 sayılı hükümlerin
Cumhuriyet savcısı ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen
Yargıtay 3. Ceza Dairesince 26.10.2015 tarih ve 19994-29693 sayı ile;
“…Katılanın aşamalarda değişmeyen beyanında sanıklar tarafından darbedildiğini beyan
etmesi, katılan hakkında tanzim olunan 08.07.2014 tarihli raporda katılanın sol şakağında
yaklaşık 5-6 cm’lik üçgen şeklinde kesi olduğunun belirtilmesi ve bu suretle sanıkların
üzerlerine atılı kasten yaralama suçunun sabit olması karşısında katılanın tüm tıbbi tedavi
evraklarıyla beraber en yakın Adli Tıp Kurumuna sevki ile yaralanmasının yüzde sabit iz
niteliğinde olup olmadığı hususunda kati rapor alındıktan sonra sonucuna göre sanıkların
cezalandırılması gerektiğinin gözetilmemesi,” isabetsizliğinden bozulmasına karar
verilmiştir.

Milas (Kapatılan) 5. Asliye Ceza Mahkemesi ise 26.01.2016 tarih ve 493-45 sayı ile
bozmaya direnerek önceki hükümler gibi sanıkların beraatlerine karar vermiştir.

Direnme kararına konu bu hükümlerin de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi
üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 08.04.2016 tarihli ve 126684 sayılı “bozma”
istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca

 
07.12.2016 tarih ve 602-634 sayı ile; 6763 sayılı Kanun’un 38. maddesi ile 5320 sayılı
Kanun’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı
madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 13.03.2017 tarih ve 460-
2510 sayı ile; direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci
Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan
gerekçelerle karara bağlanmıştır.


TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi
gereken uyuşmazlık; sanıklara atılı kasten yaralama suçunun sabit olup olmadığının
belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca öncelikle,
hazır bulunduğu oturumda son söz sanıklara verilmeden hüküm kurulmasının, savunma
hakkının kısıtlanması niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.

İncelenen dosya kapsamından;

Özel Dairenin bozma kararından sonra, Yerel Mahkemece sanıklar … ve … ile katılan ve
vekilinin hazır bulunduğu 26.01.2016 tarihli oturumda, sanıklar ve katılana bozma ilamına karşı diyeceklerinin sorulduğu, ardından katılan vekilinin bozma ilamına ilişkin
görüşü alındıktan sonra hazır bulunan sanıklara söz verilmeden duruşmanın bitirilerek
direnme kararına konu hükümlerin kurulduğu anlaşılmaktadır.
1412 sayılı CMUK’nın 251. maddesine benzer hükümler içeren 5271 sayılı CMK’nın
“Delillerin tartışılması” başlıklı 216. maddesinin üçüncü fıkrasında; “hükümden önce son
söz, hazır bulunan sanığa verilir” düzenlemesi yer almaktadır. Bu hüküm uyarınca
katılmış olduğu takdirde son söz mutlaka sanığa verilerek duruşma bitirilecektir. Ceza muhakemesinde sanığın en önemli haklarından biri de savunma hakkı olup hazır
bulunduğu oturumda son söz sanığa verilmeden hüküm kurulması, savunma hakkının
kısıtlanması sonucunu doğuracaktır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun süreklilik arz eden çok sayıdaki kararlarında açıkça
belirtildiği üzere, savunma hakkı ile yakından ilgili olan son sözün sanığa ait bulunduğuna
ilişkin usul kuralı emredici nitelikte olup bu kurala uyulmaması kanuna mutlak aykırılık
oluşturmaktadır.

Bununla birlikte, yürürlükten kaldırılmış bulunan 1412 sayılı CMUK’nın 251. maddesinin
son fıkrasındaki; “Sanık namına müdafii tarafından müdafaada bulunulsa dahi müdafaaya
ilave edecek bir şeyi olup olmadığı sanığa sorulur” şeklindeki düzenlemenin yeni usul
kanununda yer almamasının nedeni, aynı yöntemin yeni yasada kabul edilmemesi değil,
216. maddenin son fıkrasındaki “Hükümden önce son söz hazır bulunan sanığa verilir.”
ibaresinin bu anlamı da kapsamasıdır.

Temyiz mercisince verilen bozma kararından sonra ilk derece mahkemeleri tarafından
yargılamaya devam olunduğunda, dava henüz sonuçlanmamış bulunduğundan, ilk defa
hüküm kurulurken “son sözün sanığa verilmesi” kuralı, bozmadan sonra başlayan
yargılamalarda da “kamu davasının kesintisizliği ve sürekliliği” ilkesinin doğal bir sonucu
olarak aynen geçerli olacaktır. Kovuşturmanın sona erdirilip hükmün tesis ve tefhimine
geçilmesinden önce son söz alan tarafın sanık olması gerektiği şeklinde anlaşılması
gereken “son sözün sanığa verilmesi” kuralına uyulmaması hâli, gerek “savunma hakkının
sınırlandırılamayacağı” ilkesine, gerekse CMK’nın 216. maddesinin üçüncü fıkrasına açık
aykırılık teşkil edecek ve bu durum, temyiz incelemesi aşamasında hükmün esasına
geçilmeden önce bozma nedeni kabul edilecektir.

Öğretide; “Son söz sanığındır. Son sözün sanığa verilmesi, müdafaa bakımından çok
önemlidir. Bunun içindir ki son sözün hazır bulunan sanığa verilmemesi mutlak temyiz
sebebi, hukuka kesin aykırılık ve dolayısıyla bozma sebebi sayılmaktadır.” (Nurullah
Kunter-Feridun Yenisey-Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, 18. Baskı, Beta
Yayınları, İstanbul 2014, s. 1484.); “Hüküm safhasına geçmeden önce son söz hazır olan
sanığa verilmek zorundadır. Bu hüküm silahların eşitliği ve suçsuzluk karinesi ilkelerinin
gereği olarak düzenlenmiş, uyulması zorunlu ve emredici bir hükümdür. Son sözün
sanığa verilmesi bozmadan sonraki yargılamada da uyulması zorunlu bir usul kuralıdır.”
(Yener Ünver-Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, 7. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara
2013, cilt: 2, s. 146–149.) şeklinde görüşler ileri sürülmek suretiyle, hükmün tesis ve
tefhim edildiği duruşmada hazır bulunan sanığa mutlaka son sözün verilmesi gerektiği
düşüncesi ittifakla benimsenmiştir.

Bu açıklamalar ışığında ön soruna ilişkin olarak yapılan değerlendirmede;

Yerel Mahkemece bozmadan sonra yapılan oturumda, sırasıyla sanıklar … ve … ile
katılana bozma ilamına karşı diyecekleri sorulduktan sonra katılan vekilinin bozma
ilamına ilişkin görüşü alınıp hazır bulunan sanıklara son sözleri sorulmadan yargılama
bitirilmek suretiyle hükümlerin tesis ve tefhim edilmesi, CMK’nın 216. maddesinin üçüncü
fıkrasına açıkça aykırılık oluşturduğundan, savunma hakkının kısıtlanması sonucunu
doğuran bu usule aykırılık nedeniyle Yerel Mahkemenin direnme kararına konu
hükümlerinin diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir.


SONUÇ :
Açıklanan nedenlerle,
1- Milas (Kapatılan) 5. Asliye Ceza Mahkemesinin 26.01.2016 tarihli ve 493-45 sayılı
direnme kararına konu hükümlerinin, hükümden önce son sözün hazır bulunan sanıklara
verilmemesi isabetsizliğinden diğer yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 17.09.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

BOŞANMA DAVASINDAN SONRA AYRI OLARAK TALEP EDİLEN TAZMİNAT VE NAFAKA

T.C
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO:2016/5078
KARAR NO:2017/5338
KARAR TARİHİ:04.05.2017
MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Yoksulluk Nafakası-Maddi ve Manevi Tazminat

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı erkek tarafından; nafaka ve tazminatlar yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava evliliğin boşanma ile sona ermesinden sonra açılmış bulunan maddi ve manevi tazminat (TMK m.174/1-2) ile yoksulluk nafakası (TMK m.175) taleplerine ilişkindir. Boşanma davası içerisinde harca tabi olmadan istenebilecek tazminat ve yoksulluk nafaka talepleri, boşanma davasından bağımsız olarak talep edilmesi halinde dava değeri üzerinden nispi harca tabidir. Davacı kadının bu davasından başvurma harcı ve maktu peşin harcı alınmıştır. Nafaka ve tazminatların boşanmadan bağımsız bir dava ile talep edilmeleri halinde dava değeri tazminatların miktarı ile nafakaların yıllık tutarının toplamı olacağından, davacı kadına talep ettiği nafakanın yıllık tutarı ile maddi ve manevi tazminat miktarı üzerinden peşin nispi harcı tamamlaması için süre verilmesi (Harçlar Kanunu m.30-32) harç tamamlandığı takdirde işin esasına girilip tüm deliller birlikte değerlendirilerek bir karar verilmesi gerekirken, harç eksikliği tamamlanmadan yargılamaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oy birliğiyle karar verildi. 04.05.2017

KAZANILMIŞ HAKLAR HUKUK DEVLETİ KAVRAMININ TEMELİNİ OLUŞTURAN EN ÖNEMLİ UNSURLARDANDIR

T.C
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO.2019/451
KARAR NO.2019/928
KARAR TARİHİ.24.09.2019
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi



Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;
Erzin Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen, 23.10.2012 tarihli ve
2011/177 E., 2012/153 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi
üzerine, Yargıtay 14.Hukuk Dairesinin 02.10.2013 tarihli ve 2013/8771 E., 2013/12672
K. sayılı ilamı bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama
sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiş; davalı vekilinin temyizi üzerine direnme
kararı Hukuk Genel Kurulu’nun 26.11.2014 tarihli ve 2014/14-1320 E., 2014/981 sayılı
kararıyla usulüne uygun hüküm fıkrası oluşturulmaması nedeniyle usulden bozulmuş,
mahkemece Hukuk Genel Kurulu kararına uyulmasına karşın bu kez direnme kararından
dönülerek Özel Daire bozma ilamına uymak suretiyle karar verilmiştir.


HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
 
Dava, 4342 sayılı Mera Kanununun geçici 3. maddesi gereğince dava konusu taşınmazın davalı adına oluşturulan tapu kaydının iptali ile Hazine adına tescili isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kabulüne dair verilen ilk karar Özel Dairece bozulmuş; mahkeme önceki kararında direnmiştir.

Davalı vekilinin temyizi üzerine direnme kararı Hukuk Genel Kurulu’nun 26.11.2014 tarihli
ve 2014/14-1320 E., 2014/981 sayılı kararıyla;


“…Mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun
 
297.maddesinde belirtilmiştir. Hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait her hangi bir söz tekrar edilmeksizin isteklerin her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların sıra numarası altında açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir.
6100 sayılı HMK’nun 294.maddesinin 3.fıkrasında ise “Hükmün tefhimi herhalde hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur” hükmüne yer verilmiştir.
Ayrıca, bozma kararı ile ilk hüküm hayatiyetini yitirdiğinden ona atıf suretiyle hüküm tesisinin yukarıda açıklanan kurallara uygun düşmeyeceği de aşikardır.
Nitekim Yargıtay’ın yerleşmiş görüşü de bu yöndedir (Hukuk Genel Kurulu’nun 19.06.1991 tarih 323-391 sayılı; 10.09.1991 tarih 281-415 sayılı; 25.9.1991 tarih 355-440 sayılı; 05.12.2007 tarih 981-936 sayılı; 23.01.2008 tarih 29-4 sayılı; 05.10.2011 tarih 607-604 kararları).

Somut olaya gelince; mahkemece aslolan kısa kararda yukarıda açıklanan mevzuata uygun hüküm fıkrası oluşturulmamış sadece “davanın direnme dolayısı ile kabulüne” 
denilmekle yetinilmiş, dosya kapsamı dikkate alınarak taraflara yüklenen borç ve tanınan hakkın sıra numarası altında belirtildiği açık, infazda şüphe ve tereddüt uyandırmayacak biçimde, usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar kurulmamıştır.
Bu durumda, yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde usulün öngördüğü anlamda oluşturulmuş bir hüküm bulunmadığı gibi, direnme kararlarını denetleyen Hukuk Genel Kurulu tarafından incelenebilecek nitelikte teknik anlamda bir direnme hükmü de bulunmadığı her türlü duraksamadan uzaktır.

Şu durumda mahkemece yapılacak iş; dosya kapsamı dikkate alınarak taraflara yüklenen borç ve tanınan hakkın sıra numarası altında belirtildiği açık, infazda şüphe ve tereddüt uyandırmayacak biçimde, usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar ve buna uygun gerekçeli karar oluşturulmasıdır.

Mahkemenin, yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan biçimde usulün öngördüğü niteliklere haiz bulunmayan kısa kararı usul ve yasaya uygun değildir.
Direnme kararının bu nedenle bozulması gerekmiştir.” gerekçesiyle usulden bozulmuş; bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına karar verilmiştir.

Mahkemece bu bozma üzerine yeniden yapılan yargılama sırasında 15.06.2015 tarihli celsede Hukuk Genel Kurulu bozma ilamına uyulmasına karar verilmesine karşın bu karar gereğini yerine getirilmeyerek araştırmaya girişilmiş ve 23.11.2015 tarihli kararıyla da direndiği önceki kararının aksine davanın reddine karar vermiştir. Hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlık; yerel mahkemece verilen direnme kararının Yargıtay Hukuku Genel Kurulunca, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nun 294/3 ve 297/1-c maddelerine aykırılık gerekçesiyle bozulmasından sonra, mahkemece bozma doğrultusunda anılan maddelere uygun şekilde usulünce hüküm oluşturulması gerekirken,
Özel Daire kararına uymak suretiyle topladığı kanıt ve yapılan incelemelere dayanarak karar vermesinin hukuken mümkün olup olmadığının belirlenmesinde toplanmaktadır.
ncelikle belirtelim ki, yerel mahkemelerin direnme kararları (6100 sayılı HMK’nın 363/2
 

md, 1086 sayılı HUMK’un 429/2.md) bir davayı sona erdiren temyizi mümkün olan (nihai)
son kararlardandır. Direnme kararı ile mahkeme davadan elini çeker ve davayı sona
erdirmiş olur. Bu aşamada yapılması zorunlu iş, gerekçeli kararın direnme doğrultusunda
yazılmasından ibarettir. Bu bakımdan direnme kararından dönme (rücu) mümkün
değildir. Esasen ilamın tefhim edilen karara uygun yazılması kamu düzeni ile doğrudan
ilgili temel kurallardandır. Nitekim bu kurala yasa koyucu 6100 sayılı HMK’nın 294. ve
297. maddeleriyle hayatiyet kazandırmıştır.

Gerçekten de, 6100 sayılı HMK’nın 294. ve 297 (HUMK’un 381. ve 388.) maddeleri
emredici hükümlerden olup kamu düzeni amacı ile getirilmişlerdir. Bu maddeler
hükmünce kararların alenen tefhim edilmesi gerekir. Karar tefhim edildikten sonra
bundan dönülerek yeni bir hüküm kurulamaz. Aksinin kabulü mahkemelere güveni
sarsacağı için hiçbir suretle üstün görülemez.

Bilindiği üzere, 6100 sayılı HMK’da (mülga 1086 sayılı HUMK) “usuli kazanılmış hak”
kavramına ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır. Bu kurum, davaların uzamasını
önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını
önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul
hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Anlam itibariyle bir
davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri
lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir.
Kazanılmış haklar hukuk devleti kavramının temelini oluşturan en önemli unsurlardandır.
Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar Anayasanın 2.
maddesinde açıklanan “Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir” hükmüne
aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır,
belirsizlik ortamına neden olur ve kabul edilemez.

Mahkemenin, Yargıtay’ın bozma kararına karşı direnme kararı vermesi ile direnme kararı
lehine olan taraf yararına bir usulü kazanılmış hak doğabileceği gibi, bazı konuların
bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usulü kazanılmış hak gerçekleşebilir
(Yargıtay İBK., 09.05.1960 tarihli 21/9, RG. 28.6.1960-10537).

Burada hemen belirtmek gerekir ki usulü kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi
için; bir davada, ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış
olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve
kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerektiği de
gözden kaçırılmamalıdır.

Tüm bu hususlar bir arada değerlendirildiğinde somut olayda mahkemece direnme kararı
verilmekle taraflar yönünden usulü kazanılmış hakkın doğduğunda kuşku ve
duraksamaya yer olmamalıdır. Bu karardan dönülerek daire bozmasına uyulması yasal
olmadığı gibi, 1086 sayılı HUMK’un 439/son maddesi gereğince mahkemeleri bağlayıcı
nitelikte bulunan Hukuk Genel Kurulunun usule ilişkin bozma ilamına aykırı karar
verilmesi de usul ve yasaya aykırıdır.

Açıklanan nedenlerle, direnme kararı verildikten sonra söz konusu karar esas yönünden
bozulmadan başka bir karar verilmesinin mümkün olmadığı ve Yargıtay Hukuk Genel
Kurulunun 26.11.2014 tarihli ve 2014/14-1320 E., 2014/981 sayılı ilamında direnme
kararının esas yönünden doğru veya yanlış olduğu yönünde bir inceleme yapılmadığı
hususu göz önüne alınarak Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 26.11.2014 tarihli ve
2014/14-1320 E., 2014/981 sayılı bozma ilamında açıklandığı şekilde bir direnme kararı
verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile direnme kararı esastan bozulmuş gibi
yorumlanarak Özel Dairenin bozma kararı doğrultusunda hüküm kurulması doğru
değildir. Bu nedenlerle yerel mahkemenin 23.11.2015 tarihli ve 2015/217 E., 2015/132
K. sayılı kararının bozulması gerekmiştir.



SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın yukarıda gösterilen
değişik nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3.
maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun
429. maddesi gereğince usulden BOZULMASINA, bozma kapsamına göre davacı vekilinin
sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine şimdilik yer olmadığına, aynı Kanunun
440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme
yolu açık olmak üzere 24.09.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

anlaşmalı boşanma talebiyle açılan davanın çekişmeli boşanmaya dönmesi halinde yargılama aşamaları ve usulü

1.) Taraflar boşanmanın mali sonuçları hususunda mutabık kalamadıklarına göre dava anlaşmalı boşanma olmaktan çıkmış, kendiliğinden çekişmeli boşanmaya dönüşmüştür (TMK m. 166/1-2).
2.) Dilekçeler aşaması tamamlanmadan yapılan ön inceleme duruşmasında taraflara delillerini bildirmek üzere verilen kesin süre hukuki değerden yoksundur.

  1. Hukuk Dairesi 2019/4548 E. , 2019/7998 K.
    “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi
    DAVA TÜRÜ : Boşanma

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı kadın tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
İlk derece mahkemesince davacı erkek tarafından açılan boşanma davasının yapılan yargılaması sonucunda, davacı erkeğin boşanma davasının kabulüne tarafların Türk Medeni Kanununun 166/1. maddesi uyarınca boşanmalarına, davalı kadın lehine 200 Türk lirası tedbir, 200 Türk lirası yoksulluk nafakasına, tarafların tazminat talepleri hakkında karar verilmesine yer olmadığına şeklinde hüküm kurulmuş, tarafların istinaf başvurusu üzerine, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesinin 04.05.2017 tarihli ve 2017/424 esas, 2017/428 sayılı kararı ile davalı kadının süresinde cevap dilekçesi ibraz etmediği ve tanıklarını bildirmediği, bu nedenle davalı tanıklarının dinlenemeyeceği ve hükme esas alınamayacağı, davacı tanıklarının beyanları kapsamında davalı kadının tamamen kusurlu olduğu belirtilerek, davalı kadının kusur tespiti, nafaka miktarı ve hüküm kurulmayan tazminat taleplerine ilişkin istinaf başvurusunun esastan reddine, davacı erkeğin kusur tespiti, hüküm kurulmayan tazminat talepleri ve yoksulluk nafakasına yönelik istinaf başvurularının esastan kabulü ile, 3.000 TL maddi tazminatın davalı kadından alınarak davacı erkeğe verilmesine, koşulları oluşmadığından davacının manevi tazminat talebinin reddine ve davalı kadının yoksulluk nafakası talebinin reddine karar verilmiştir.
Hüküm davalı kadın tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı erkek 06/07/2015 tarihinde Türk Medeni Kanunu’nun 166/3. maddesine dayalı olarak anlaşmalı boşanma talebiyle dava açmıştır. Davalı kadın 27/11/2015 tarihinde verdiği dilekçe ile aylık 500 Türk lirası nafaka talebinde bulunmuş, bilahere yapılan 03.12.2015 tarihli duruşmada davacı erkek davalı kadının yoksulluk nafakası istemini kabul etmediğini beyan etmiştir. Taraflar boşanmanın mali sonuçları hususunda mutabık kalamadıklarına göre dava anlaşmalı boşanma olmaktan çıkmış, kendiliğinden çekişmeli boşanmaya dönüşmüştür (TMK m. 166/1-2). Bu durumda mahkemece, taraflara iddia ve savunmalarının dayanağı bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini içeren beyanları ile iddia ve savunmalarının dayanağı olarak ileri sürdükleri her bir vakıanın ispatını sağlayacak delillerini sunmak ve dilekçelerin karşılıklı verilmesini sağlamak üzere süre verilip, ön inceleme yapılarak tahkikata geçildikten sonra usulüne uygun şekilde gösterilen deliller toplanmak suretiyle gerçekleşecek sonucu uyarınca bir karar verilmesi gerekirken, ilk derece mahkemesince usule aykırı olarak dilekçeler aşaması tamamlanmaksızın, ön inceleme duruşması yapılarak taraflara delillerini bildirmek üzere kesin süre verilmiştir. Dilekçeler aşaması tamamlanmadan yapılan ön inceleme duruşmasında taraflara delillerini bildirmek üzere verilen kesin süre hukuki değerden yoksundur. Ne var ki davacı erkek tarafından 17/12/2015 tarihinde verilen dilekçe ile evlilik birliğinin sarsılması hukuki sebebine dayalı olarak Türk Medeni Kanunu’nun 166/1-2 maddeleri uyarınca boşanma talep edilmiş, mezkur dilekçe ile davacı taraf evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı iddiasına esas vakıaların, delillerini ve talep sonucunu bildirmiştir. Davacı erkeğin 17/12/2015 tarihli dava dilekçesi davalı kadına 23.03.2016 tarihli celsede elden tebliğ edilmiş, davalı kadın tarafından 03.03.2016 tarihinde cevap dilekçesi sunulmuştur. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 136. maddesinde davacının, cevap dilekçesinin kendisine tebliğinden itibaren iki hafta içinde cevaba cevap dilekçesi; davalının da davacının cevabının kendisine tebliğinden itibaren iki hafta içinde ikinci cevap dilekçesi verebileceği, 137. maddesinde, dilekçelerin karşılıklı verilmesinden sonra ön inceleme yapılacağı, ön inceleme tamamlanmadan ve gerekli kararlar alınmadan tahkikata geçilemeyeceği ve tahkikat için duruşma günü verilemeyeceği hükme bağlanmıştır. Bu durumda davalı kadının cevap dilekçesi davacı erkeğe tebliğ edilmeden ve dilekçeler aşaması tamamlanmadan yargılamaya tahkikat aşaması üzerinden devam edilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır. O halde mahkemece yapılacak iş, davalı kadının cevap dilekçesinin davacı erkeğe usulünce tebliği ile davacı erkeğe cevaba cevap dilekçesi sunma hakkı tanınması, dilekçelerin karşılıklı verilmesi aşaması tamamlandıktan sonra ön inceleme duruşması yapılarak tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususların tespiti (HMK m. 140), taraflarca üzerinde anlaşılamayan ve uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar için usulüne uygun şekilde delil gösterildiği takdirde tahkikat aşamasına geçilerek gösterilen deliller toplanıp, birlikte değerlendirerek bir sonuca ulaşmaktan ibarettir. Açıklanan bu hususlara riayet edilmeksizin yazılı şekilde hüküm tesisi hukuki dinlenilme hakkının (HMK m. 27) ihlali niteliğinde olup, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda gösterilen sebeple hükmün BOZULMASINA, bozma sebebine göre sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi. 03.07.2019 (Çrş.)

İŞVERENİN TANZİM ETMİŞ OLDUĞU DEVAMSIZLIK TUTANAKLARI İSPAT YÜKÜ

T.C.
YARGITAY
9. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO. 2017/4757
KARAR NO. 2017/9551
KARAR TARİHİ. 1.6.2017

1475/m. 14
4857/m. 17, 41, 44, 46, 47, 54

ÖZET : Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir.

Mahkemece toplanan delillere ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davacının ödenmeyen işçilik alacaklarının bulunduğu ve bu sebeple davacının iş akdini haklı sebeple feshettiği gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Davalı işyerinde, davacının mazeretsiz olarak işe gelmediğine dair tutulan devamsızlık tutanaklarında imzası bulunan davalı tanıkları, devamsızlık tutanaklarını doğrulayan bir beyanda bulunmadıkları gibi, fesih nedenini bilmediklerini, davacının kendisinin mi çıktığı yoksa davalı tarafından mı işten çıkarıldığı konusunda bilgi sahibi olmadıklarını ifade etmişlerdir.

İspat yükü kendisinde olan davalı işverenin devamsızlık nedenine dayalı feshin haklı olduğunu kanıtlayamadığı, davacının işi kendisinin bıraktığına yönelik bir delil de sunulmadığı anlaşılmaktadır. Buna göre, Mahkemece davacının iş akdinin davalı işveren tarafından haksız şekilde feshedildiği kabul edilerek davacının ihbar tazminatı talebinin de hüküm altına alınması gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile bu talebin reddine karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir.

DAVA : Davacı, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ile fazla mesai ücreti, ulusal bayram ve genel tatil ücreti, hafta tatili ücreti, ücret alacağı, izin ücreti alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Hüküm süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR

Davacı vekili, müvekkilinin davalı şirkete ait otelde 24/07/2010-07/06/2013 tarihleri arasında şoför olarak çalıştığını, iş akdinin işverence haksız ve bildirimsiz olarak feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatları ile ücret, fazla mesai ücreti, ulusal bayram ve genel tatil ücreti, hafta tatili ücreti ve yıllık izin ücreti alacaklarının davalıdan tahsilini istemiştir.

Davalı vekili, davanın haksız olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece toplanan delillere ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davacının ödenmeyen işçilik alacaklarının bulunduğu ve bu sebeple davacının iş akdini haklı sebeple feshettiği gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Kararı davacı vekili temyiz etmiştir.

GEREKÇE

1-)Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-)İş sözleşmesinin, işçinin devamsızlıkta bulunması sebebiyle işverence haklı olarak feshedilip feshedilmediği noktasında taraflar arasında uyuşmazlık söz konusudur.

4857 Sayılı İş Kanununun 25. maddesinin (II) numaralı bendinin (g) alt bendinde, “işçinin işverenden izin almaksızın veya haklı bir sebebe dayanmaksızın ardı ardına iki işgünü veya bir ay içinde iki defa herhangi bir tatil gününden sonraki iş günü yahut bir ayda üç işgünü işine devam etmemesi” halinde, işverenin haklı fesih imkanının bulunduğu kurala bağlanmıştır.

İşverenin ücretli ya da ücretsiz olarak izin verdiği bir işçinin, izin süresince işyerine gitmesi beklenemeyeceğinden, bu durumda bir devamsızlıktan söz edilemez. Ancak yıllık izin zamanını belirlemek işverenin yönetim hakkı kapsamında olduğundan, işçinin kendiliğinden ayrılması söz konusu olamaz. İşçinin yıllık iznini kullandığını belirterek işyerine gelmemesi, işverence izinli sayılmadığı sürece devamsızlık halini oluşturur (Yargıtay 9. HD. 1.7.2008 gün 2007/21656 E, 2008/18647 K.).

İşçinin işe devamsızlığı, her durumda işverene haklı fesih imkanı vermez. Devamsızlığın haklı bir nedene dayanması halinde, işverenin derhal ve haklı sebeple fesih imkanı bulunmamaktadır (Yargıtay 9. HD. 9.5.2008 gün, 2007/16956 E, 2008/11983 K). İşçinin hastalığı, aile fertlerinden birinin ya da yakınlarının ölümü veya hastalığı, işçinin tanıklık ve bilirkişilik yapması gibi haller, işe devamsızlığı haklı kılan nedenlerdir. Mazeretin ispatı noktasında, sahteliği ileri sürülüp kanıtlanmadığı sürece özel sağlık kuruluşlarından alınan raporlara da değer verilmelidir.

Devamsızlık süresi, ardı ardına iki işgünü veya bir ay içinde iki defa herhangi bir tatil gününden sonraki iş günü ya da bir ayda üç işgünü olmadıkça, işverenin haklı fesih imkanı yoktur. Belirtilen işgünlerinde hiç çalışmamış olunması gerekir. Devamsızlık saatlerinin toplanması suretiyle belli bir gün sayısına ulaşılmasıyla işverenin haklı fesih imkanı doğmaz.

Devamsızlık, işçinin işine devam etmemesi halidir. İşyerine gittiği halde iş görme borcunu ifaya hiç başlamayan bir işçi devamsızlıkta bulunmuş sayılmamalıdır. İşçinin yapmakla yükümlü olduğu ödevleri hatırlatıldığı halde yapmamakta ısrar etmesi ayrı bir fesih nedeni olup, bu durumda 4857 Sayılı Kanun’un 25/II-h maddesi uyarınca değerlendirme yapılmalıdır.

Somut uyuşmazlıkta, davacı vekili, davacının iş akdinin 07.06.2013 tarihinde haksız olarak feshedildiğini iddia etmiş, davalı vekili ise, davacının 22.05.2013, 23.05.2013 ve 24.05.2013 tarihlerinde izinsiz ve mazeretsiz olarak işe gelmediğini, akdin haklı sebeple feshedildiğini savunmuştur.

Davalı işyerinde, davacının mazeretsiz olarak işe gelmediğine dair 22.05.2013, 23.05.2013 ve 24.05.2013 tarihlerinde devamsızlık tutanakları tutulmuştur. Ancak davalının dinlettiği devamsızlık tutanaklarında imzası bulunan tanıkların, devamsızlık tutanaklarını doğrulayan bir beyanda bulunmadıkları, aksine fesih nedenini bilmediklerini, davacının kendisinin mi çıktığı yoksa davalı tarafından mı işten çıkarıldığı konusunda bilgi sahibi olmadıklarını ifade ettikleri görülmüştür.

Dosya kapsamında izah olunan mevcut delil durumuna göre, ispat yükü kendisinde olan davalı işverenin devamsızlık nedenine dayalı feshin haklı olduğunu kanıtlayamadığı, davacının işi kendisinin bıraktığına yönelik bir delil de sunulmadığı anlaşılmaktadır. Buna göre, Mahkemece davacının iş akdinin davalı işveren tarafından haksız şekilde feshedildiği kabul edilerek davacının ihbar tazminatı talebinin de hüküm altına alınması gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile bu talebin reddine karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istenmesi halinde ilgiliye iadesine, 01.06.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

AVUKATIN MÜVEKKİLİNE 3. KİŞİ TARAFINDAN AVUKAT HAKKINDA HAKARET MESAJI, TAZMİNAT

T.C.
YARGITAY
4. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO. 2015/11215
KARAR NO. 2017/3918
KARAR TARİHİ. 12.6.2017

Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 27/06/2014 gününde verilen dilekçeyle manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 18/03/2015 tarihli kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:

KARAR

Dava, hakaret ve iftira eylemlerine dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, müvekkili olan dava dışı İngiliz vatandaşı davalının çeşitli tarihlerde gönderdiği e-maillerle müvekkilinin gözünde küçük düşürüldüğünü ve hakaret edildiğini, e-maillerde yer alan sözlerin kişilik haklarına saldırı oluşturduğunu ileri sürerek, manevi tazminat isteminde bulunmuştur.

Davalı, e-maillerin davacıya gönderilmediğini, hakaret ve iftira suçlarından hakkında yürütülen soruşturmada kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, davaya konu e-maillerin davacıya değil davacının müvekkiline gönderildiği, e-maillerde yer alan ifadelerin yakınma ve eleştiriden ibaret olup hakaret amacı taşımadığı, e-maillerde davalının davacıdan yakındığı, davacıya karşı hakaret suçundan bahsedilebilmesi için gerekli olan üç kişilik ihtilat unsurunun da gerçekleşmediği, böylece davacının kişilik haklarına yönelik bir saldırıdan söz edilemeyeceği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.

Ceza soruşturmasında, davalının e-maillerde yer alan davacı hakkındaki sözlerinin hakaret niteliği taşıdığının benimsendiği, ancak üç kişi ile ihtilat unsuru bulunmadığından gıyapta hakaret suçunun yasal unsurlarının gerçekleşmediği, iftira suçunun da yasal unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği anlaşılmaktadır. Diğer taraftan gıyapta hakaret suçuna dair kanun metninde “hakaretin cezalandırılması için” denilerek, aslında hakaretin oluştuğu, ancak cezalandırılması için ihtilatın gerçekleşmesi gerektiği vurgulanmakta olup, kovuşturmaya yer olmadığına dair verilen kararda da aynı olgunun benimsendiği görülmektedir.

Somut olayda, davalının davacının müvekkiline gönderdiği elektronik postaların geneline bakıldığında, davacıyı küçük düşürücü ifadelerin yer aldığı ve özellikle “avukatın seni aldatıyor, senin avukatın sadece senden para sızdırmak istiyor, aptal avukatının kölesi olma” gibi ifadelerle davacının kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu anlaşılmaktadır.
Şu halde, davacı yararına somut olaya uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile istemin reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden, kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen kararın yukarda açıklanan sebeplerle davacı yararına BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istenmesi halinde iadesine, 12.06.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

ipotek Hakkı Bir Kez Kullanılmakla Artık Aynı ya da Farklı Bir Borcun Teminatını Oluşturmaz…

İpotek ipotek hakkı bir kez kullanılmakla artık aynı ya da farklı bir borcun teminatını oluşturmaz…ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile yapılan takip sırasında borç ödenmişse ,farklı bir alacağın tahsili için aynı taşınmazlar üzerinde kurulu ipoteğe dayalı olarak, alacağın tahsili için ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile başka bir ilamlı takip başlatılamaz.

  1. Hukuk Dairesi 2018/9935 E. , 2019/13240 K.
    “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ : … Bölge Adliye Mahkemesi
    Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
    Davacı borçlu icra mahkemesine başvurusunda;… 1. İcra Müdürülüğü’nün 2015/3471 E. Sayılı takip dosyası ile başlatılan ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile ilamlı takibin kesinleşmesi sonrası takip masrafları, avukatlık ücreti ve faiz dahil itfa edildiği, kredi borcu nedeniyle ipotek verilen taşınmazların tapu kaydından ipoteğin fek edilmemesinden yararlanan alacaklı bankanın bu defa aynı ipotek senetlerini kullanarak farklı bir alacağının tahsili amacıyla … Anadolu 4. İcra Müdürlüğü’ nün 2017/7678 E. sayılı takip dosyası ile ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile ilamlı takip başlattığı, 3 adet çekten kaynaklı bu borcun hali hazırda alacaklı tarafından … Anadolu 4. İcra Müdürlüğü’nün 2015/1378 E. sayılı kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takibe konmuş olduğu, bu nedenle … Anadolu 4. İcra Müdürlüğü’nün 2017/7678 E. Sayılı takip dosyası üzerinden gönderilen mükerrer icra emrinin ve takibin geçersiz olduğundan bahisle, … ili … İlçesi 363 parsel ve 376 parselde bulunan taşınmazlar üzerinde kurulan aynı ipotek senetleri nedeniyle başlatılan takibin iptalini talep ettiği, ilk derece mahkemesince; iptali istenen takibin tahsilde tekerrür olmamak üzere başlatıldığı ve taraflar arasında kurulu ipoteğin fekki bildirilinceye kadar davacı borçlunun doğmuş doğacak tüm borçlarının teminatı olacağı gerekçesiyle talebin reddedildiği, Bölge Adliye Mahkemesince ise; istinaf dilekçesinde ileri sürülen ödeme iddiası dava dilekçesinde ileri sürülmediğinden bu iddianın incelenemeyeceği ayrıca, takibin aynı alacaktan kaynaklanmadığı hallerde ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla yapılan ikinci takibin mükerrerlik nedeni oluşturmayacağı, ilk takipte yapılan ödemenin başka bir alacak için yapılan yeni takipte ileri sürülmesinin mümkün görülmediği gerekçeleriyle istinaf isteminin esastan reddine karar verildiği görülmektedir.
    Somut olayda, alacaklı tarafından ilk olarak… 1. İcra Müdürülüğü’nün 2015/3471 E. sayılı dosyası ile toplam 177.868,67 TL kredi alacağına ilişkin olarak ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile ilamlı takip başlatılmıştır. Söz konusu takipte ipotek konusu taşınmazların … ili … İlçesi 363 ve 376 numaralı parsellerin olduğu, davacı borçlu tarafından haricen ödeme yapıldığı iddiasıyla dosyanın işlemden kaldırılması ile ipoteğin terkininin
    talep edildiği, icra müdürlüğünce ancak alacaklı yanca talepte bulunulması gerektiği ve ayrıca alacaklı tarafça dosyanın yenilenmesi halinde işlem yapılabileceği nedenle talebin reddine karar verildiği anlaşılmıştır.
    Bu defa alacaklı tarafından şikayete konu olan, 30.03.2017 tarihli … Anadolu 4. İcra Müdürlüğü’nün 2017/7678 E. Sayılı takip dosyası ile farklı bir alacağın tahsili için aynı taşınmazlar üzerinde kurulu ipoteğe dayalı olarak, tahsilde tekerrür olmamak üzere 169.418,41 TL’nin tahsili için ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile başka bir ilamlı takip başlatıldığı görülmüştür.
    İpotek hakkının bölünmezliği ilkesi gereğince alacaklı, ipotek ile teminat altına almak istediği tüm alacağını aynı takip dosyasından talep ederek ipoteğin paraya çevrilmesini talep etmelidir; zira takip konusu taşınmazın satışı gerçekleştiğinde taşınmazda yer alan ipotek çözülmekle, teminat oluşturmaktan çıkacaktır. Kaldı ki; dosya borcunun ödenmesi nedeniyle ipotek satışının yapılmamış olması bu sonucu değiştirmeyecektir; ipotek bir kez kullanılmakla artık aynı ya da farklı bir borcun teminatını oluşturamayacaktır. Bu nedenle sırf ipotek şerhinin tapudan fek edilmemesi nedeniyle aynı ipotek, borçlunun alacaklı nezdinde doğmuş doğacak tüm borçlarının teminatını oluşturmayacağı gibi, tahsilde tekerrür olmamak üzere takip başlatılmış olması da sonucu değiştirmeyecektir.
    Kabule göre de davacı borçlunun dava dilekçesinde kesinleşme sonrası itfa iddiasını ileri sürmüş olduğu, aynı iddiasını istinaf dilekçesinde de yinelediği anlaşıldığından Bölge Adliye Mahkemesinin itfa iddiasının incelenemeyeceği yönündeki gerekçesinin de yerinde olmadığı anlaşılmıştır.
    O halde, mahkemece ipotek hakkının bölünmezliği ilkesi uyarınca şikayetin kabulü ile takibin iptaline karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
    SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile, yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK’nun 364/2.maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK’nun 373/1. maddesi uyarınca … Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi’nin 22/2/2018 tarih ve 2017/2706 E.-2018/371 K. sayılı istinaf talebinin reddine ilişkin kararının KALDIRILMASINA, … Anadolu 3. İcra Hukuk Mahkemesi’nin 16/08/2017 tarih ve 2017/448 E.-2017/779 K. sayılı kararının BOZULMASINA, dosyanın ilk derece mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 23/09/2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.

SAHTE ODA KAYDI NEDENİ İLE YAŞLILIK AYLIĞIN İPTALİ

T.C.
YARGITAY
10. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO. 2016/7915
KARAR NO. 2017/4890
KARAR TARİHİ. 8.6.2017

5510/m. Geç.54

ÖZET : Dava, sahte oda kaydı sebebiyle aylığın iptaline dair Kurum işleminin geçersizliği, yaşlılık aylığının yeniden bağlanması ve ödenmeyen aylıkların yasal faizi ile birlikte tahsili istemine ilişkindir.

506 Sayılı Kanun’un geçici 81. madde kapsamında davacıya bağlanan yaşlılık aylığının, 1479 Sayılı Kanun kapsamındaki sigortalılığa esas oda kaydının sahte olduğundan bahisle iptali üzerine işbu dava açılmış olup; Mahkemece, dava devam ederken yürürlüğe giren 6552 Sayılı Yasayla 5510 Sayılı Yasaya eklenen geçici 54.maddesi uyarınca davacının davalı Kuruma yaptığı başvuru sonucu beklenilmeksizin, geçici 54. madde kapsamından yararlanabileceği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Anılan yasal düzenlemeyle getirilen lehe uygulamanın, sahte sigortalılıkta uygulanması mümkün değil ise de; Mahkemece öncelikle, sigortalının anılan yasal düzenlemeden yararlandırılıp yararlandırılmayacağı, yararlandırma hususunun kurumun kabulünde olup olmadığı konusunda davacının Kuruma yaptığı başvuru sonucu beklenerek, varılacak sonuca göre değerlendirme yapılmalıdır. Şayet kurum, sigortalıyı anılan yasal düzenlemeden yararlandırmak suretiyle sigortalılığa geçerlilik veriyorsa bağlanan yaşlılık aylığının aynen geçerliliğini koruyacağı gözetilmelidir.

Şayet sigortalı anılan yasal düzenlemeden kurumca yararlandırılmaz ise, bu halde sigortalının kendi nam ve hesabına bağımsız çalışmasının olup olmadığı, geçerli bir Bağ-Kur sigortalılığın bulunup bulunmadığı hususları usulünce yapılacak araştırmayla belirlenmelidir.

Yapılan araştırma neticesinde, sahtelik sabitse yapılan ödemelerin karşılık geldiği süre kurumdan sorulmalı, itiraz halinde bilirkişi incelemesi yapılarak ileriye doğru isteğe bağlı sigortalı hususu değerlendirilerek karar verilmelidir.

DAVA : Dava, sahte oda kaydı sebebiyle aylığın iptaline dair Kurum işleminin geçersizliği, yaşlılık aylığının yeniden bağlanması ve ödenmeyen aylıkların yasal faizi ile birlikte tahsili istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Hükmün, davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:

KARAR : (01.07.1969-30.0.1977) ve (01.01.1998-15.05.2000) arası 1738 gün SSK (20.04.1982-30.09.1984) ve (22.03.1985-31.12.1995) tarihleri arası 4759 gün Bağ-Kur sigortalılığı olmak üzerinden 506 Sayılı Kanun’un geçici 81. madde kapsamında 1.6.2000 tarihi itibarıyla davacıya bağlanan yaşlılık aylığı, 1479 Sayılı Kanun kapsamındaki sigortalılığa esas oda kaydının sahte olduğundan bahisle iptali üzerine eldeki davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Mahkemece, dava devam ederken yürürlüğe giren 6552 Sayılı Yasayla 5510 Sayılı Yasaya eklenen geçici 54.maddesi uyarınca davalı Kuruma yaptığı başvuru sonucu beklenilmeksizin, geçici 54. madde kapsamından yararlanabileceği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Mahkemenin hükmü eksik inceleme ve araştırmaya dayalıdır.

1-) 6552 Sayılı Kanun’un 58. Maddesi ile 5510 Sayılı Yasaya eklenen Geçici 54. Madde “Mülga 4355 Sayılı Ticaret ve Sanayi Odaları, Esnaf Odaları ve Ticaret Borsaları Kanunu, mülga 5373 Sayılı Esnaf Dernekleri ve Esnaf Dernekleri Birlikleri Kanunu ve mülga 507 Sayılı Esnaf ve Küçük Sanatkarlar Kanununa göre; esnaf ve sanatkar siciline veya odasına ya da her ikisine birden kayıtları bulunmakla birlikte üye kayıtlarının mevzuata uygun olarak yapılmadığının tespit edilmesi üzerine, Kuruma kayıt ve tescili yapılmakla birlikte, 4. maddenin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamındaki sigortalılık süreleri geçersiz sayılarak iptal edilen sigortalılardan 22/3/1985 tarihinden sonraki sürelere ait prim, gecikme zammı ve gecikme cezalarının 31/12/2013 tarihine kadar ödenmiş olması şartıyla 4. maddenin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamındaki sigortalılıkları başlangıç tarihinden itibaren geçerli sayılır” hükmünü içermekte olup; anılan yasal düzenlemeyle getirilen lehe uygulamanın, sahte sigortalılıkta uygulanması mümkün değil ise de; Mahkemece öncelikle, sigortalının anılan yasal düzenlemeden yararlandırılıp- yararlandırılmayacağı, yararlandırma hususunun kurumun kabulünde olup olmadığı konusunda davacının Kuruma yaptığı 13.1.2015 tarihli başvuru sonucu beklenerek, varılacak sonuca göre değerlendirme yapılmalıdır. Şayet kurum, sigortalıyı anılan yasal düzenlemeden yararlandırmak suretiyle sigortalılığa geçerlilik veriyorsa 1.6.2000 tarihi itibarıyla bağlanan yaşlılık aylığının aynen geçerliliğini koruyacağı gözetilmelidir.

Şayet sigortalı anılan yasal düzenlemeden kurumca yararlandırılmaz ise, bu halde sigortalının kendi nam ve hesabına bağımsız çalışmasının olup olmadığı, geçerli bir Bağ-Kur sigortalılığın bulunup bulunmadığı hususları usulünce yapılacak araştırmayla belirlenmelidir.

2-) Yapılan araştırma neticesinde, sahtelik sabitse yapılan ödemelerin karşılık geldiği süre kurumdan sorulmalı, itiraz halinde bilirkişi incelemesi yapılarak ileriye doğru isteğe bağlı sigortalı hususu değerlendirilerek karar verilmelidir.

Mahkemenin yukarıda açıklanan maddi ve hukuki esaslar doğrultusunda yargılama yaparak elde edilecek sonuca göre karar vermesi gerekirken, eksik inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O hâlde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan sebeplerle BOZULMASINA, 08.06.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

BAĞ-KUR SİGORTALILIĞIN TESPİTİ, AYNI GÜNDE AÇILIP KAPANAN İŞ YERİ

T.C
YARGITAY
21. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO:2016/12267
KARAR NO:2017/1009
KARAR TARİHİ:16/02/2017
MAHKEMESİ : İş Mahkemesi

Davacı, 21/01/1987-21/06/1987 tarihleri arasında Esnaf Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tespitine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir. Hükmün, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar
okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

KARAR

Dava, davacının 21/01/1987-21/06/1987 tarihleri arasında Esnaf Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tespiti istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile, davacının 21/01/1987 tarihinde 1 gün Esnaf Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tespitine karar verilmiştir.
Dosyadaki kayıt ve belgelerden, davacının 23/01/1987 varide tarihli giriş bildirgesi ile 21/01/1987 tarihinde başlayan vergi kaydı gereğince tescilinin yapıldığı, çay ocağı işletmeciliği faaliyeti nedeniyle 21/01/1987 tarihinde başlayan vergi kaydının aynı tarihte
son bulduğu, Kurum tarafından davacının vergi kaydının aynı tarihte son bulması ve oda kaydı ile esnaf sicil kaydının da bulunmaması sebebiyle giriş bildirgesinin iptal edildiği anlaşılmaktadır.

Somut olayda, davacının esnaf Bağ-Kur sigortalılığının dayanığını oluşturan vergi kaydının aynı gün içinde son bulduğu, çay ocağı işletmeciliği yapılan bir işyerinin aynı gün içinde faaliyete geçip kapanmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu ve Kurum işleminin yerinde olduğu anlaşıldığından davanın reddine karar verilmesi gerekirken mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 16/02/2017 gününde oy birliğiyle karar verildi.

UZLAŞMAYA TABİ DAVALARDA,TARAFLARA UZLAŞMA ŞERHİ VERİLEN DURUŞMA DAVETİYESİ GÖNDERİLMESİ GEREKTİĞİ

T.C.
YARGITAY
18. CEZA DAİRESİ
ESAS NO. 2015/38811
KARAR NO. 2017/8922
KARAR TARİHİ. 13.9.2017

5271/m.253,254

ÖZET : Bozma ilamı üzerine yapılan yargılamada sanığın, uzlaşmayı kabul ettiği, müştekiye çıkarılan duruşma davetiyelerinde ise uzlaşmaya dair şerhe yer verilmediği gibi mernis adresine çıkarılan tebliğ evrakında sanığın mernis adresinin ilçe ve il kısmında Marmaris/Muğla yazılması gerekirken, Merkez/Şanlıurfa yazıldığı ve tebliğ evrakının böyle bir adres olmadığından bahisle iade edildiği, dolayısıyla tebliğ işleminin usulüne uygun olmadığının anlaşılması karşısında, sanığın mernis adresine uzlaşma şerhli davetiye çıkarılması için talimat yazılması, sonucuna göre de gerekirse müşteki hakkında adres araştırması yapılarak uzlaşma hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağının belirlenmesinden sonra sanığın hukuki durumun tespit edilmesi gerektiği gözetilmeden hüküm kurulması, hatalıdır.

DAVA : Yerel Mahkemece bozma üzerine verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:

KARAR : Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede,

Konut dokunulmazlığını ihlal suçunun suç tarihinde, CMK’nın 253. ve 254. maddeleri uyarınca uzlaşmaya tabi olduğu, Yargıtay 13. Ceza Dairesi’nin 06/05/2013 tarih, 2012/16875 Esas, 2013/13074 Sayılı kararıyla, taraflara uzlaşma teklif edilerek sanığın hukuki durumunun tespit edilmesi gerektiğinin gözetilmemesi gerekçesiyle, Şanlıurfa 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 13/04/2010 tarih, 2009/535 esas, 2010/239 Sayılı kararında sanığın, müştekiye yönelik konut dokunulmazlığının ihlali eylemine dair verilen hükmün bozulmasına karar verildiği, bozma ilamı üzerine yapılan yargılamada sanığın, uzlaşmayı kabul ettiği, müştekiye çıkarılan duruşma davetiyelerinde ise uzlaşmaya dair şerhe yer verilmediği gibi mernis adresine çıkarılan tebliğ evrakında sanığın mernis adresinin ilçe ve il kısmında Marmaris/Muğla yazılması gerekirken, Merkez/Şanlıurfa yazıldığı ve tebliğ evrakının böyle bir adres olmadığından bahisle iade edildiği, dolayısıyla tebliğ işleminin usulüne uygun olmadığının anlaşılması karşısında, sanığın mernis adresine uzlaşma şerhli davetiye çıkarılması için talimat yazılması, sonucuna göre de gerekirse müşteki hakkında adres araştırması yapılarak uzlaşma hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağının belirlenmesinden sonra sanığın hukuki durumun tespit edilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması,

SONUÇ : Kanuna aykırı, sanığın temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden, tebliğnamedeki isteme aykırı olarak HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 13.09.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.