SADECE ÖZGÜRLÜĞÜ BAĞLAYICI CEZALARIN MÜKERRİRLERE ÖZGÜ İNFAZ REJİMİNE GÖRE ÇEKTİRİLMESİNİN MÜMKÜN OLDUĞU, ADLİ PARA CEZALARINA KARŞI BİR DÜZENLEME OLMADIĞI

YARGITAY 3. CEZA DAİRESİ
ESAS NO:2017/3550
KARAR NO:2017/6989
KARAR TARİHİ:24.05.2017

Kasten yaralama suçundan sanık …’in, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 86/2, 62 ve 52/2. maddeleri uyarınca 2.000,00 Türk lirası adli para cezası ile cezalandırılmasına, anılan Kanun’un 58. maddesi uyarınca cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre
çektirilmesine dair Nizip 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 30/06/2016 tarihli ve 2015/787 esas, 2016/795 sayılı kararına karşı Adalet Bakanlığı’nın 09.04.2017 tarih ve 2017/3033 sayılı yazısıyla kanun yararına bozma isteminde bulunulduğundan bu işe ait dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 18.04.2017 tarih ve 2017/23912 sayılı tebliğ namesi ile Dairemize gönderilmekle incelendi.

Mezkur ihbarnamede;
Yargıtay 2. Ceza Dairesinin 22/03/2007 tarihli ve 2006/10559 esas, 2007/4396 sayılı ilamında da belirtildiği gibi, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 58, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 106 ve 108. maddeleri birlikte
değerlendirildiğinde, sadece özgürlüğü bağlayıcı cezaların mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesinin mümkün olduğu, adli para cezalarının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine imkan sağlayan bir düzenlemeye yer verilmemesi karşısında, yazılı şekilde karar verilmesinde, isabet görülmediğinden bahisle, 5271 sayılı CMK’nin 309. maddesi gereğince anılan kararın bozulması lüzumunun ihbar olunduğu anlaşıldı.

Gereği görüşülüp düşünüldü:

Adalet Bakanlığı’nın kanun yararına bozma isteyen yazısına dayanan tebliğnamede ileri sürülen düşünce yerinde görüldüğünden; Nizip 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 30/06/2016 tarihli ve 2015/787 esas, 2016/795 sayılı kararının 5271 sayılı CMK’nin 309/4.maddesinin (d) bendi gereğince kanun yararına BOZULMASINA, hüküm fıkrasından TCK’nin 58. maddesi gereğince tekerrür uygulanmasına ilişkin parağrafın çıkartılmasına, infazın bu şekilde yapılmasına; dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ İNE; 24.05.2017 gününde oy birliğiyle karar verildi.

HIRSIZLIK-SAVUNMA HAKKININ KISITLANMASI-TAYİN EDİLEN MÜDAFİ’İN DURUŞMALARI TAKİP ETMEMESİ

YARGITAY 2. CEZA DAİRESİ
ESAS NO: 2014/37635
KARAR NO: 2017/6792
KARAR TARİHİ: 12.6.2017

5271/m.150/1,151/1

ÖZET : Sanığın, kendisine baro tarafından bir müdafii atanmasını talep ettiğinin, mahkemece barodan bir müdafii tayini istemek yerine soruşturma aşamasında sanığa zorunlu müdafii olarak atanan Avukata duruşma gününün tebliğ edildiğinin, ancak adı geçen müdafiin, duruşmaları takip etmediğinin anlaşılması karşısında; soruşturma aşamasında sanığın müdafiiliğini üstlenen avukatın iddianame tanzimi ile görevinin sona ermesi sebebiyle mahkemece sanığa 5271 S.K. 150/1. maddesi uyarınca barodan bir müdafii tayini istenmesi gerekirken ve usulüne uygun bir görevlendirmenin yapıldığı düşünülse dahi, adı geçen müdafii duruşmada hazır bulunmadığından, aynı Kanun’un 151/1. maddesine göre, mahkemece derhal başka bir müdafii görevlendirilmesi için gerekli işlemin yapılması gerektiği gözetilmeden yargılamaya devamla müdafiinin yokluğunda hüküm kurulmak suretiyle sanığın savunma hakkının kısıtlanması, hatalıdır.

DAVA : Dosya incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : 1-) Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 141, 5271 Sayılı CMK’nın 34/1., 230. maddeleri uyarınca mahkeme kararlarının Yargıtay denetimine olanak verecek biçimde açık ve gerekçeli olması ve Yargıtay’ın bu işlevini yerine getirmesi için gerekçe bölümünde iddia ve savunmada ileri sürülen görüşlerin belirtilmesi, mevcut delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin açıkça gösterilmesi ve ulaşılan kanaat, sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiili ve bunun nitelendirilmesinin belirtilmesi, delillerle sonuç arasında bağ kurulması gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde gerekçesiz hüküm kurulması,

2-) Sanığın, 13/11/2012 ve 06/02/2013 tarihli dilekçelerle kendisine baro tarafından bir müdafii atanmasını talep ettiğinin, mahkemece barodan bir müdafii tayini istemek yerine soruşturma aşamasında sanığa zorunlu müdafii olarak atanan Avukata duruşma gününün tebliğ edildiğinin, ancak adı geçen müdafiin, duruşmaları takip etmediğinin anlaşılması karşısında; soruşturma aşamasında sanığın müdafiiliğini üstlenen avukatın iddianame tanzimi ile görevinin sona ermesi sebebiyle mahkemece sanığa 5271 Sayılı CMK’nın 150/1. maddesi uyarınca barodan bir müdafii tayini istenmesi gerekirken ve usulüne uygun bir görevlendirmenin yapıldığı düşünülse dahi, adı geçen müdafii duruşmada hazır bulunmadığından, aynı Kanun’un 151/1. maddesine göre, mahkemece derhal başka bir müdafii görevlendirilmesi için gerekli işlemin yapılması gerektiği gözetilmeden yargılamaya devamla müdafiinin yokluğunda hüküm kurulmak suretiyle sanığın savunma hakkının kısıtlanması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan bu sebeplerden dolayı diğer yönleri incelenmeyen hükmün istem gibi BOZULMASINA, 12.06.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

YCGK KARARI- İHBAR TEYİDİ AMACI İLE YAPILAN ARAMADA ARAMA KARARININ OLMAMASI- HUKUKA UYGUN DELİLDİR KARARI

YARGITAY CEZA GENEL KURULU KARARI

2016/732 E.

2019/439 K

Kocaeli KOM Şube Müdürlüğü görevlilerince uyuşturucu madde ticareti yapan şahıslara yönelik yapılan çalışmalarda, görevlilerce tanınan sanık …’nın, Fatih Devlet Hastanesinin her iki girişinde bulunan simit tezgâhları civarında uyuşturucu madde sattığı yönünde ihbar ve bilgiler elde edilmesi üzerine, 29.09.2014 tarihinde saat 13.15 sıralarında her iki simit tezgâhını görecek şekilde tertibat alarak beklemeye başlayan görevlilerin, saat 13.30 sıralarında sanığın… plaka sayılı araç ile gelip İlyas Uzuner Caddesi üzerine aracını park ettiğini, simitçi tezgâhının yakınına geldiğini, kısa bir süre sonra hastanenin acil girişinde bulunan diğer simitçi tezgâhına gittiğini, saat 13.45 sıralarında kimliği tespit edilemeyen bir şahıs ile hastanenin acil girişinde bulunan taksi durağı yanında tanıklar Müslüm ve … ile buluşup taksi durağının arka tarafına geçtiklerini, tanık …’ın cebinden çıkardığı parayı sanığa verdiğini, şahısların hep birlikte hastanenin acil girişinde bulunan simitçi tezgâhına geçtiklerini, sonrasında Eski Gebze Mezarlığı içerisine girdiklerini, yaklaşık 50 metre beraber yürümelerinin ardından sanığın diğer şahıslardan ayrılıp mezarlık içerisine giderek, buradan bir şeyler alıp tekrar tanıklar Müslüm ve …’ın yanına geldiğini, burada …’a bir şey verdikten sonra sanık ve yanında bulunan kimliği tespit edilemeyen şahsın mezarlık istikametinden İlyas Uzuner Caddesine doğru yürüyerek ayrıldıklarını, tanıklar Müslüm ve …’ın ise mezarlık içerisinden Hasan Tahsin Büyükçoban Caddesine doğru yürüdüklerini görmeleri üzerine, tanıklar Müslüm ve …’ı mezarlıktan çıkmalarından yaklaşık 50 metre sonra cadde üzerinde durdurdukları, Gebze Sulh Ceza Mahkemesinin önleme araması kararına istinaden yaptıkları üst aramalarında, tanık …’ın sağ avuç içerisinde kâğıda sarılı daralı 2 gram gelen sentetik kannabinoid olduğu değerlendirilen maddeyi ele geçirdikleri, tanıklar Müslüm ve …’ın yakalamalarını yapan görevlilerin gerekli işlemleri yapmak üzere adı geçen şahısları KOM Grup Amirliğine götürdükleri sırada tanık …’ın, uyuşturucu maddeyi Fatih Devlet Hastanesi acil girişinde ismini Eren olarak bildiği şahısla buluşması sonrasında taksi durağı arkasında 15 TL verip, mezarlık içerisine giderek satın aldığını görevlilere söylediği, tanık …’a uyuşturucu madde sattığı değerlendirilen sanığın yakalanabilmesi için Fatih Devlet Hastanesi giriş ve çıkışında bulunan simitçi tezgâhları civarına gelip beklemeye başlayan görevlilerin, aynı gün saat 15.00 sıralarında aracı ile hastanenin çıkış tarafında bulunan simitçi tezgâhı yanında durup araçtan indiğini gördükleri sanığı yakaladıkları, Gebze Sulh Ceza Mahkemesinin önleme araması kararına istinaden adı geçenin yapılan üst aramasında pantolon arka cebindeki beyaz renkli poşette daralı 1,12 gram, aracında ise arka koltuğunun alt kısmında, açık mavi renkli poşette daralı 7,8 gram sentetik kannabinoid olduğu değerlendirilen maddeleri ele geçirdikleri olayda;

2559 sayılı PVSK’nın Ek 5. maddesi uyarınca, uyuşturucu madde suçlarıyla daha etkin mücadele etmek amacıyla olayları takip etmekle görevlendirilen kolluk görevlilerinin, ihbar ve elde edilen bilgilerin doğruluğunu araştırmak için yaptıkları çalışmalar sırasında, sanığın tanık … ile buluşup, para alması sonrasında bulundukları yer yakınındaki mezarlık içerisine giderek burada tanık …’a bir şeyler verdiğini görmeleri, ayrılmaları sonrası durdurulan tanık …’da uyuşturucu olduğu değerlendirilen maddenin ele geçirilmesi, tanık …’ın sanıktan uyuşturucu madde satın aldığına dair beyanı, sanığın ilk görüldüğü yer olan Fatih Devlet Hastanesi civarına sanığın aracıyla gelip araçtan indiğini görmeleri üzerine, mesleki tecrübelerine ve içinde bulundukları durumdan çıkardıkları izlenimden kaynaklanan makul sebebe dayalı olarak sanığı durdurma ve sanığa müdahalede bulunma hak ve gerekliliğinin ortaya çıktığı, PVSK’nın 4/A maddesinin verdiği yetkiye dayalı olarak alınması gereken tedbirler kapsamında, kaçmasını, kendisine veya başkalarına zarar vermesini önlemek ve silah ya da tehlike oluşturan diğer bir eşyadan arındırmak amacıyla, belirtilen sakıncaların önlenmesi için görevlilerce sanığın üzerinde yoklama biçiminde kontrol yapıldığında, pantolonunun arka cebinde poşet içerisinde net 0,5 gram sentetik kannabinoid olan uyuşturucu maddenin ele geçirildiği, yine aynı maddenin verdiği yetkiye istinaden alınması gereken tedbirler kapsamında sanığın indiği aracın dışarıdan bakıldığında içerisi görünen kısımları kontrol edildiğinde ise aracın arka koltuğunun alt kısmındaki poşette açıkta ve gözle görülür şekilde suç konusu net 7,2 gram sentetik kannabinoid olan uyuşturucu maddenin ele geçirildiği, görevlilerce araçta bulunan uyuşturucu maddelere bu şekilde el konulmasının; “Gizlenmiş bir şeyi bulmaya çalışma ve araştırma” anlamına gelen arama işlemi olarak değerlendirilemeyeceği, görevlilerce yakalanan sanığın kontrol edilmesinin zorunlu olması nedeniyle gerçekleştirilen yoklamanın arama işlemi olarak kabul edilemeyeceği, ayrıca bu yoklama işleminin haklı ve ölçülü olduğu, kolluğun edindiği istihbarat bilgisinin genel ve soyut nitelikte olup başkaca herhangi bir somut emare ile desteklenmediği, CMK’nın 116 ve devamı maddeleri uyarınca adli arama kararı ya da yazılı arama emri alınmasını gerektiren bir durumun söz konusu olmadığı, bu şekliyle sanığın üzerinin ve aracın içerisinin kontrol edilmesi önleyici nitelikte olduğundan adli nitelik taşımadığı, kolluk görevlilerinin dışarıdan bakıldığında aracın içinde görünür şekilde duran suç konusu uyuşturucu maddeleri fark etmeleri ve sanığın üzerinde yoklama şeklinde kontrol yapmaları sonucu işlenmekte olan bir suçla diğer bir anlatımla “suçüstü” hali ile karşılaştıkları ve buna bağlı olarak da suç işlerken rastlanan sanığı CMK’nın 90. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi ile aynı maddenin 4. fıkrası ve PVSK’nın 13. maddesinin 1. fıkrasının (A) bendi ile Ek 6. maddesi gereğince yakaladıkları, görevlilerin bu şekilde ele geçirdikleri suç konusu uyuşturucu maddeleri muhafaza altına aldıktan sonra, uyguladıkları tedbirler ile somut olay hakkında Cumhuriyet savcısına bilgi verdikleri, müteakiben emirleri doğrultusunda soruşturma işlemlerinin sürdürüldüğü, yine PVSK’nın Ek 6. maddesini açıklayıcı nitelikte olan Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 8. maddesinin (f) bendindeki düzenlemeye göre de; suçüstü halinde ayrıca bir arama emri ya da karar alınmasına gerek bulunmadığı, dolayısıyla suçun delili ve konusunu oluşturan uyuşturucu maddelerin ele geçirilip muhafaza altına alınmasının hukuka uygun olduğu ve hukuka aykırı bir delilden söz edilemeyeceği anlaşıldığından, Özel Daire bozma kararında isabet bulunmamaktadır.
Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir.
Sanık …’nın üzerinde ve aracında gerçekleştirilen işlemler için arama kararı gerekmediği sonucuna ulaşılması nedeniyle olay tutanağı içeriğinde söz edilen ancak dosyada bulunmayan önleme araması kararının araştırılmasına gerek görülmemiştir.
2- Sanık …’nın üzerinde ve aracında ele geçirilen uyuşturucu maddelerin miktarı da dikkate alındığında, tanık …’te ele geçirilen maddenin uyuşturucu veya uyarıcı madde olup olmadığı konusunda rapor alınması gerekip gerekmediği:
Ceza muhakemesinin amacı, her somut olayda kanuna ve usulüne uygun olarak toplanan delillerle maddi gerçeğe ulaşıp adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasının önüne geçebilmek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmektir. Gerek 1412 sayılı CMUK, gerekse 5271 sayılı CMK, adil, etkin ve hukuka uygun bir yargılama yapılması suretiyle maddi gerçeğe ulaşmayı amaç edinmiştir. Bu nedenle ulaşılma imkânı bulunan bütün delillerin ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Diğer bir değişle adaletin tam olarak gerçekleşebilmesi için, maddi gerçeğe ulaşma amacına hizmet edebilecek tüm kanuni delillerin toplanması ve tartışılması zorunludur.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
29.09.2014 tarihinde saat 13.45 sıralarında Fatih Devlet Hastanesinin acil girişinde bulunan taksi durağı yanında tanıklar Müslüm ve … ile buluşup tanık …’dan para aldığı, daha sonra tanıklar Müslüm ve … ile birlikte gittikleri Eski Gebze Mezarlığı içerisinde tanık …’a bir şey verdiği görülmesi üzerine, sanık ile tanıkların ayrılmalarından sonra durdurulan tanık …’da ele geçirilen suç konusu maddenin hukuka uygun olarak elde edildiği hususunda Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında uyuşmazlık ve bu kabulde bir isabetsizlik bulunmayan olayda;
Sanığın üzerinde ve aracında ele geçirilen toplam net 7,7 gram sentetik kannabinoid’in miktarı itibarıyla kullanma sınırları içerisinde kaldığı, sanığın bu maddeleri kullanma amacı dışında bulundurduğuna ilişkin savunmaları aksine dosyada başkaca bir delil de bulunmadığı dikkate alındığında; sanığa atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunun sübutu bakımından, tanık …’a sattığı sabit olan maddenin uyuşturucu veya uyarıcı madde olup olmadığına ilişkin uzmanlık raporu bulunup bulunmadığının araştırılması, bulunmadığının tespiti hâlinde ise bu maddenin niteliğine ilişkin uzman bir kurum ya da kuruluştan rapor alınarak, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekirken, eksik araştırmayla hüküm kurulmasının isabetsiz olduğu kabul edilmelidir.
Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle kabulüne karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının;
a) Sanık …’nın üzerinde ve aracında yapılan işlemler üzerine bulunan delillerin hukuka uygun olup olmadığına ve önleme arama kararının araştırılmasının gerekip gerekmediğine yönelik uyuşmazlıklar bakımından KABULÜNE,
b) Tanık …’te ele geçirilen maddenin uyuşturucu veya uyarıcı madde olup olmadığı konusunda rapor alınması gerekip gerekmediğine ilişkin uyuşmazlık bakımından ise DEĞİŞİK GEREKÇEYLE KABULÜNE,
2- Yargıtay 20. Ceza Dairesinin 02.12.2015 tarihli ve 13981-4940 sayılı kararından, gerçekleştirilen arama işlemleri hukuka aykırı olduğundan elde edilen delillerin hükme esas alınamayacağı ve buna bağlı olarak suçun unsuru oluşmadığından sanık hakkında beraat kararı verilmesi gerektiğine ilişkin bozma nedeninin ÇIKARILMASINA ve yerine “Sanık …’nın üzerinde ve aracında ele geçirilen uyuşturucu maddelerin miktarı da dikkate alındığında, sanığın tanık …’a sattığı sabit olan maddenin uyuşturucu veya uyarıcı madde olup olmadığına ilişkin uzmanlık raporu bulunup bulunmadığının araştırılması, bulunmadığının tespiti hâlinde ise bu maddenin niteliğine ilişkin uzman bir kurum ya da kuruluştan rapor alınarak, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekirken, eksik araştırmayla hüküm kurulması” ibaresinin bozma nedeni olarak EKLENMESİNE,
3- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığın TEVDİ EDİLMESİNE, 16.05.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

Maktülün cesedinin bulunamamış olması, iddianamenin iadesinin doğru olmadığı

Yargıtay 1. Ceza Dairesi
2017/2343 E.
2018/2365 K.
Özet: Kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluştuğu halde maktülün cesedinin bulunamamış olması suçun oluşumunu etkilemeyeceğinden iddianamenin iadesi doğru değildir.

(KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİ)

Kasten öldürme ve yağma suçlarından şüpheliler … ve … haklarında yapılan soruşturma evresi sonucunda Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 21/06/2017 tarihli ve 2017/27971 soruşturma, 2017/6329 esas, 2017/791 sayılı iddianamenin iadesine dair Kayseri 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 28/06/2017 tarihli ve 2017/237 iddianame değerlendirme sayılı kararına yönelik itirazın reddine ilişkin Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 29/06/2017 tarihli ve 2017/1128 değişik iş sayılı Kararı ile ilgili olarak;

Kasten öldürme suçuna iştirak, yağma suçuna iştirak ve suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçlarından şüpheliler Hüseyin İlhan, Hüseyin Öcalan, Mine İsmail ve Hüseyin El Ahmed haklarında yapılan soruşturma evresi sonucunda, Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen 14/06/2017 tarihli ve 2016/2002 soruşturma sayılı ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı yapılan itirazın kabulüne ve söz konusu kararın kaldırılmasına ilişkin Kayseri 1. Sulh Ceza Hakimliğinin 14/07/2017 tarihli ve 2017/3256 değişik iş sayılı Kararına yönelik yapılan incelemede; kanun yararına bozma, Yargıtay denetiminden geçmeden kesinleşen kararların istisnaî olarak Yargıtayca denetlenmesini sağlayan olağanüstü bir kanun yolu olup, olağanüstü ve istisnaî olma özelliğinden dolayı kanun yararına bozma yoluyla bir kararın bozulabilmesi için, mahkemelerin asıl ceza davasını çözmeye devam etmesinin artık imkânsız hâle gelmiş olması veya hukuka aykırılığın giderilebilmesi için kanun yararına bozmadan başka imkân kalmamasının gerekli bulunması ve sorunun yargısal yoldan çözülebileceği anlaşılmakla, söz konusu karar aleyhine kanun yararına bozma yoluna gidilmemiştir.

Somut olayımızda Kayseri 1. Ağır Ceza Mahkemesince, suç konusu olan Hamide Cüneyd’e ait cesedin bulunamadığı, fiziki olarak öldüğüne ilişkin kesin tespit, karine ve otopsi raporunun bulunamadığı, bu nedenle öldürme suçu isnadının konusuz olup soyut şüphe ve iddiaya dayandığından bahisle iddianamenin iadesine karar verilmiş ise de, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 170/3. maddesinde iddianamede nelerin gösterileceği, aynı Kanunun 174/1. maddesinde iddianamenin hangi hallerde iadesine karar verileceğinin belirtildiği, aynı Kanunun 170/2. maddesinde yer alan “Soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa; Cumhuriyet savcısı, bir iddianame düzenler.” hükmü uyarınca Cumhuriyet savcısının dava açmasının zorunlu olduğu ve suçun hukuki nitelendirilmesinin de Cumhuriyet savcısına ait olduğu, bu durumda mahkemece, iddianamede gösterilen olaylarla ilgili olarak ibraz edilen deliller ve yargılama sırasında ibraz edilebilecek deliller birlikte değerlendirilerek yargılama sonucuna göre bir karar verilmesi gerekeceği,

Mağdurun tespit edilememesine ilişkin Yargıtay 14. Ceza Dairesinin 11/10/2011 tarihli ve 2011/14137-626 sayılı Kararında yer alan, “…her ne kadar, 5271 sayılı Kanunun 170. maddesinin üçüncü fıkrasının (c) bendinde, mağdurun kimliği iddianamede bulunması gereken unsurlar arasında sayılmış ise de; bunun yapılan soruşturma sonucunda mağdurun kimliğinin elde edilmesi durumuna ilişkin olduğu, yapılan bütün araştırma ve soruşturmaya rağmen mağdurun kimliğinin tespit edilememesinin şüpheli hakkında iddianame düzenlenmesine engel durum oluşturmayacağı açıktır. Ceza yargılaması için diğer asli unsurların bulunduğu bir durumda, zorunluluktan kaynaklanan bu eksiklik ceza yargılamasının yapılmasına engel teşkil etmeyecektir…” şeklindeki açıklamalar ve dosyada bulunan diğer deliller özelikle şüpheli …’in beyanında diğer şüpheli …’nun maktulü öldürdüğü ve kendisinin de dolaylı yardım ettiği şeklindeki ikrarı karşısında, şüphelilerin üzerlerine atılı suçları gerçekleştirdikleri yönünde kamu davası açılması için yeterli şüphenin oluştuğu, maktulün cesedinin bulunamamış olmasının suçun oluşumunu etkilemeyeceğinden cihetle, iddianamenin iadesi kararına yapılan itirazın kabulü yerine, yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 26/09/2017 gün ve 94660652-105-38-9952-2017-Kyb sayılı yazılı istemlerine müsteniden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının tebliğnamesi ile Dairemize ihbar ve dava evrakı gönderilmekle, incelenerek gereği düşünüldü;

TÜRK MİLLETİ ADINA

Kanun yararına bozma talebine dayanılarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen tebliğnamedeki bozma isteği incelenen dosya kapsamına göre yerinde görüldüğünden, Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 29/06/2017 tarihli ve 2017/1128 değişik iş sayılı Kararının 5271 sayılı CMK’nun 309. maddesi uyarınca KANUN YARARINA BOZULMASINA, diğer işlemlerin yapılabilmesi için dosyanın Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 21/05/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi

suça sürüklenen çocuğa adli para cezası verilmez

T.C.
YARGITAY
13. CEZA DAİRESİ
E. 2016/7497
K. 2016/11384
T. 20.6.2016
DAVA : Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelenerek, gereği düşünüldü:
KARAR : A-)Suça sürüklenen çocuk hakkında mala zarar verme suçundan kurulun hükmün incelenmesinde;
TCK’nın 151/1 ve 61/9. maddeleri gereğince asgari gün adli para cezasının alt sınırının hapis cezasının alt sınırından az olamayacağı gözetilmeden eksik ceza tayini ve 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 106. maddesine göre, suça sürüklenen çocuk hakkında hükmedilen adli para cezasının ödenmemesi halinde hapse çevrilemeyeceği hususu gözetilmeden mahkumiyet hükmünün taksitlendirmeye dair fıkrasında ödenmeyen adli para cezasının hapis cezasına çevrileceği şeklinde ihtarda bulunulması, hükmün kesin niteliği sebebiyle bozma nedeni yapılmamıştır.
14/04/2011 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe giren 6217 Sayılı Kanun’un 26. maddesiyle 5320 Sayılı Kanuna eklenen ek 2. madde uyarınca doğrudan verilen 3.000,00 TL’ye kadar olan adli para cezalarından ibaret mahkumiyet hükümleri kesin olup, mala zarar verme suçundan dolayı tayin edilen 80 TL adli para cezasına dair hükmün cezanın türü ve miktarı itibariyle temyizi mümkün bulunmadığından, 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi aracılığı ile 1412 Sayılı CMUK’un 317. maddesi gereğince suça sürüklenen çocuk … müdafiinin temyiz talebinin tebliğnameye uygun olarak REDDİNE,
B-)Suça sürüklenen çocuk hakkında hırsızlık suçundan kurulun hükmün incelenmesine gelince;
SONUÇ : Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre suça sürüklenen çocuk … müdafiinin temyiz itirazları yerinde görülmemiş olduğundan reddiyle, usul ve kanuna uygun bulunan hükmün tebliğnameye uygun olarak ONANMASINA, 20.06.2016 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

YARGITAY 13. Ceza Dairesi
ESAS: 2013/7097
KARAR: 2014/6874

Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelenerek, gereği düşünüldü:

I- Suça sürüklenen çocuk hakkında hırsızlık, konut dokunulmazlığını ihlal ve 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçlarından kurulan hükümlerin incelenmesinde;

Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre suça sürüklenen çocuk T.. A.. müdafiinin temyiz itirazı yerinde görülmemiş olduğundan reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün tebliğnameye uygun olarak ONANMASINA,

II- Suça sürüklenen çocuk hakkında mala zarar verme suçundan kurulan hükmün incelenmesinde;

Mala zarar verme suçunun yasal tanımında hapis cezası ile adli para cezasının seçenek olarak öngörüldüğü, mahkemece suça sürüklenen çocuk hakkında hükmedilen kısa süreli hapis cezasının TCK 50/2. maddesi gereğince adli para cezasına çevrilemeyeceği ancak; Yargıtay CGK’nın Dairemizce de benimsenen 11.02.2014 günlü, 2012/1528 esas ve 2014/62 sayılı kararında belirtildiği üzere, 65 yaşını bitirenler (ya da 18 yaşından küçük olanlar) hakkında hükmedilen kısa süreli hapis cezasının TCK 50/1-3. maddesi uyarınca adli para cezasına (ya da diğer seçenek yaptırımlardan birine) çevrilebileceği gözetilerek yapılan incelemede;

Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre suça sürüklenen çocuk T.. A.. müdafiinin temyiz itirazı yerinde görülmemiş olduğundan reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün tebliğnameye uygun olarak ONANMASINA, 03.03.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

suça sürüklenen çocuğa adli para cezası verilmez

SON SÖZÜN SANIĞA VERİLMESİ, MÜDAFAA BAKIMINDAN ÇOK ÖNEMLİDİR

T.C

YARGITAY CEZA GENEL KURULU
ESAS NO.2017/312
KARAR NO.2019/543
KARAR TARİHİ.17.09.2019
YARGITAY: 3. Ceza Dairesi
MAHKEMESİ:Asliye Ceza
Sayısı : 493-45


Son söz sanığındır.Son sözün sanığa verilmesi,müdafaa bakımından çok önemlidir.Son sözün sanığa verilmesi bozmadan sonraki yargılamada da uyulması zorunlu bir usul kuralıdır

Kasten yaralama suçundan sanıklar … ve …’in beraatlerine ilişkin Milas (Kapatılan) 5.
Asliye Ceza Mahkemesince verilen 04.12.2014 tarihli ve 413-285 sayılı hükümlerin
Cumhuriyet savcısı ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen
Yargıtay 3. Ceza Dairesince 26.10.2015 tarih ve 19994-29693 sayı ile;
“…Katılanın aşamalarda değişmeyen beyanında sanıklar tarafından darbedildiğini beyan
etmesi, katılan hakkında tanzim olunan 08.07.2014 tarihli raporda katılanın sol şakağında
yaklaşık 5-6 cm’lik üçgen şeklinde kesi olduğunun belirtilmesi ve bu suretle sanıkların
üzerlerine atılı kasten yaralama suçunun sabit olması karşısında katılanın tüm tıbbi tedavi
evraklarıyla beraber en yakın Adli Tıp Kurumuna sevki ile yaralanmasının yüzde sabit iz
niteliğinde olup olmadığı hususunda kati rapor alındıktan sonra sonucuna göre sanıkların
cezalandırılması gerektiğinin gözetilmemesi,” isabetsizliğinden bozulmasına karar
verilmiştir.

Milas (Kapatılan) 5. Asliye Ceza Mahkemesi ise 26.01.2016 tarih ve 493-45 sayı ile
bozmaya direnerek önceki hükümler gibi sanıkların beraatlerine karar vermiştir.

Direnme kararına konu bu hükümlerin de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi
üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 08.04.2016 tarihli ve 126684 sayılı “bozma”
istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca

 
07.12.2016 tarih ve 602-634 sayı ile; 6763 sayılı Kanun’un 38. maddesi ile 5320 sayılı
Kanun’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı
madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 13.03.2017 tarih ve 460-
2510 sayı ile; direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci
Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan
gerekçelerle karara bağlanmıştır.


TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi
gereken uyuşmazlık; sanıklara atılı kasten yaralama suçunun sabit olup olmadığının
belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca öncelikle,
hazır bulunduğu oturumda son söz sanıklara verilmeden hüküm kurulmasının, savunma
hakkının kısıtlanması niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.

İncelenen dosya kapsamından;

Özel Dairenin bozma kararından sonra, Yerel Mahkemece sanıklar … ve … ile katılan ve
vekilinin hazır bulunduğu 26.01.2016 tarihli oturumda, sanıklar ve katılana bozma ilamına karşı diyeceklerinin sorulduğu, ardından katılan vekilinin bozma ilamına ilişkin
görüşü alındıktan sonra hazır bulunan sanıklara söz verilmeden duruşmanın bitirilerek
direnme kararına konu hükümlerin kurulduğu anlaşılmaktadır.
1412 sayılı CMUK’nın 251. maddesine benzer hükümler içeren 5271 sayılı CMK’nın
“Delillerin tartışılması” başlıklı 216. maddesinin üçüncü fıkrasında; “hükümden önce son
söz, hazır bulunan sanığa verilir” düzenlemesi yer almaktadır. Bu hüküm uyarınca
katılmış olduğu takdirde son söz mutlaka sanığa verilerek duruşma bitirilecektir. Ceza muhakemesinde sanığın en önemli haklarından biri de savunma hakkı olup hazır
bulunduğu oturumda son söz sanığa verilmeden hüküm kurulması, savunma hakkının
kısıtlanması sonucunu doğuracaktır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun süreklilik arz eden çok sayıdaki kararlarında açıkça
belirtildiği üzere, savunma hakkı ile yakından ilgili olan son sözün sanığa ait bulunduğuna
ilişkin usul kuralı emredici nitelikte olup bu kurala uyulmaması kanuna mutlak aykırılık
oluşturmaktadır.

Bununla birlikte, yürürlükten kaldırılmış bulunan 1412 sayılı CMUK’nın 251. maddesinin
son fıkrasındaki; “Sanık namına müdafii tarafından müdafaada bulunulsa dahi müdafaaya
ilave edecek bir şeyi olup olmadığı sanığa sorulur” şeklindeki düzenlemenin yeni usul
kanununda yer almamasının nedeni, aynı yöntemin yeni yasada kabul edilmemesi değil,
216. maddenin son fıkrasındaki “Hükümden önce son söz hazır bulunan sanığa verilir.”
ibaresinin bu anlamı da kapsamasıdır.

Temyiz mercisince verilen bozma kararından sonra ilk derece mahkemeleri tarafından
yargılamaya devam olunduğunda, dava henüz sonuçlanmamış bulunduğundan, ilk defa
hüküm kurulurken “son sözün sanığa verilmesi” kuralı, bozmadan sonra başlayan
yargılamalarda da “kamu davasının kesintisizliği ve sürekliliği” ilkesinin doğal bir sonucu
olarak aynen geçerli olacaktır. Kovuşturmanın sona erdirilip hükmün tesis ve tefhimine
geçilmesinden önce son söz alan tarafın sanık olması gerektiği şeklinde anlaşılması
gereken “son sözün sanığa verilmesi” kuralına uyulmaması hâli, gerek “savunma hakkının
sınırlandırılamayacağı” ilkesine, gerekse CMK’nın 216. maddesinin üçüncü fıkrasına açık
aykırılık teşkil edecek ve bu durum, temyiz incelemesi aşamasında hükmün esasına
geçilmeden önce bozma nedeni kabul edilecektir.

Öğretide; “Son söz sanığındır. Son sözün sanığa verilmesi, müdafaa bakımından çok
önemlidir. Bunun içindir ki son sözün hazır bulunan sanığa verilmemesi mutlak temyiz
sebebi, hukuka kesin aykırılık ve dolayısıyla bozma sebebi sayılmaktadır.” (Nurullah
Kunter-Feridun Yenisey-Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, 18. Baskı, Beta
Yayınları, İstanbul 2014, s. 1484.); “Hüküm safhasına geçmeden önce son söz hazır olan
sanığa verilmek zorundadır. Bu hüküm silahların eşitliği ve suçsuzluk karinesi ilkelerinin
gereği olarak düzenlenmiş, uyulması zorunlu ve emredici bir hükümdür. Son sözün
sanığa verilmesi bozmadan sonraki yargılamada da uyulması zorunlu bir usul kuralıdır.”
(Yener Ünver-Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, 7. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara
2013, cilt: 2, s. 146–149.) şeklinde görüşler ileri sürülmek suretiyle, hükmün tesis ve
tefhim edildiği duruşmada hazır bulunan sanığa mutlaka son sözün verilmesi gerektiği
düşüncesi ittifakla benimsenmiştir.

Bu açıklamalar ışığında ön soruna ilişkin olarak yapılan değerlendirmede;

Yerel Mahkemece bozmadan sonra yapılan oturumda, sırasıyla sanıklar … ve … ile
katılana bozma ilamına karşı diyecekleri sorulduktan sonra katılan vekilinin bozma
ilamına ilişkin görüşü alınıp hazır bulunan sanıklara son sözleri sorulmadan yargılama
bitirilmek suretiyle hükümlerin tesis ve tefhim edilmesi, CMK’nın 216. maddesinin üçüncü
fıkrasına açıkça aykırılık oluşturduğundan, savunma hakkının kısıtlanması sonucunu
doğuran bu usule aykırılık nedeniyle Yerel Mahkemenin direnme kararına konu
hükümlerinin diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir.


SONUÇ :
Açıklanan nedenlerle,
1- Milas (Kapatılan) 5. Asliye Ceza Mahkemesinin 26.01.2016 tarihli ve 493-45 sayılı
direnme kararına konu hükümlerinin, hükümden önce son sözün hazır bulunan sanıklara
verilmemesi isabetsizliğinden diğer yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 17.09.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

Sanığın sorgusu yapılmadan hakkında mahkûmiyet hükmü kurulması suretiyle savunma hakkının kısıtlanması

YARGITAY CEZA GENEL KURULU
ESAS NO:2017/188
KARAR NO:2019/544
KARAR TARİHİ:17.09.2019
YARGITAY : 5. Ceza Dairesi
MAHKEMESİ :Sulh Ceza
Sayısı : 48-134


Sanık … hakkında görevi kötüye kullanma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, Aybastı Asliye Ceza Mahkemesince 10.05.2011 tarihli ve 69-43 sayılı görevsizlik kararı üzerine dosyanın gönderildiği Aybastı (Kapatılan) Sulh Ceza Mahkemesince 17.01.2012 tarih ve 88-10 sayı ile sanığın görevi kötüye kullanma suçundan TCK’nın 257/1, 62, 50/1-a ve 52/2-4. maddeleri uyarınca 3.000 TL adli para
cezası ile cezalandırılmasına ve taksitlendirmeye ilişkin hükmün, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 26.02.2014 tarih ve 14309-2086 sayı ile;

“25/10/2011 tarihli celsede hazır bulunan sanığa görevsizlik kararı okunarak usulüne göre sorgu işlemi gerçekleştirilmesi gerekirken, sanık ve müdafinin savunma hazırlamak için süre talepleri kabul edilmesine rağmen, sonraki celselerde de atılı suçlamayla ilgili olarak sorgusu yapılmadan savunma hakkı kısıtlanacak şekilde mahkumiyet hükmü kurulması suretiyle CMK’nın 147 ve 193. maddelerine aykırı davranılması”
isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel Mahkeme ise 20.05.2014 tarih ve 48-134 sayı ile;

“…Dosyada mevcut sanık, sanık müdafisinin beyanları, müşteki beyanı, mahkememizce verilen 17.01.2012 tarih ve 2011/88 Esas, 2012/10 Karar sayılı dosyası ve Yargıtay 5.
Ceza Dairesinin 26.02.2014 tarihli, 2012/14309 Esas ve 2014/2086 Karar sayılı ilamı ile dosya bir kül hâlinde incelendiğinde; her ne kadar Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 26.02.2014 tarihli, 2012/14309 Esas ve 2014/2086 Karar sayılı ilamında sanığın sorgusu yapılmadan savunma hakkı kısıtlanacak şekilde mahkûmiyet hükmü kurulması sebebi ile mahkememizin 17.01.2012 tarihli 2011/88 Esas, 2012/10 Karar sayılı ilamı bozulmuş ise de sanık … hakkında mahkememizin 2011/88 Esas sayılı dosyasında yapılan yargılama sırasında 25.10.2011 tarihli duruşmaya sanık … ve müdafisi Av. …’ın katıldıkları, sanığın bu duruşmada duruşmadan vareste tutulmayı kabul ettiği ve savunmasını hazırlamak için süre talep ettiği, devamındaki celselere katılmadığı, sanık müdafisi Av. …’ın bir sonraki celse savunmasını hazırlamadığı ve süre istediği, sanık müdafisine nihai duruşmaya kadar süre verildiği, sanık müdafisinin nihai duruşmada ayrıntılı olarak savunmalarını beyan ettiği ve 17.01.2012 tarihli hâkim havaleli dilekçe ile savunmasının yazılı olarak da bildirildiği, görevsizlik kararının da aşamalarda sanığa tebliğ edildiği anlaşıldığından sanığın sorgusunun yapıldığının ve savunmasının alındığının kabulü gerektiği ve savunma hakkının kısıtlanmadığı” gerekçesiyle bozma kararına direnerek sanığın önceki hüküm gibi cezalandırılmasına karar vermiştir.

Direnme kararına konu bu hükmün de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 19.12.2016 tarihli ve 241680 sayılı “Bozma” istekli tebliğnamesi ile dosya, 6763 sayılı Kanun’un 36. maddesiyle değişik CMK’nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince 14.02.2017 tarih ve 11378-485 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya,
Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.


TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI


Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sorgusu yapılmayan sanık hakkında mahkûmiyet hükmü kurulup kurulamayacağının belirlenmesine ilişkindir.

Sanık …’in, Aybastı Belediyesinde zabıta memurluğu kadrosunda stajyer memur olan şikâyetçi …’ın asaletini onaylamayıp görevine son vermesi üzerine şikâyetçi tarafından idare mahkemesine açılan dava sonucu verilen karar tebliğ edilmesine rağmen şikâyetçinin göreve başlangıcını geç yaptığı iddiasıyla hakkında görevi kötüye kullanma
suçundan kamu davası açıldığı,
 
Aybastı Asliye Ceza Mahkemesine açılan kamu davasında, suç tarihinden sonra 19.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren 6086 sayılı Kanun uyarınca, sanığa isnat edilen görevi kötüye kullanma suçunun Sulh Ceza Mahkemesinin görev alanına girmesi nedeniyle, tensiple verilen görevsizlik kararının Sulh Ceza Mahkemesine gönderildiği ve bu kararın sanığa tebliğ edildiği, Aybastı Sulh Ceza Mahkemesince yapılan yargılamada; 20.09.2011 tarihli celseye gelmeyen sanık hakkında zorla getirme kararı verildiği, 25.10.2011 tarihli celseye sanık ve müdafisinin geldikleri, sanığa duruşmadan bağışık tutulma hakkının hatırlatıldığı, sanık ve müdafisinin savunmalarını hazırlamak için kendilerine süre verilmesi taleplerinin Yerel
 
Mahkemece kabul edildiği, 13.12.2011 tarihli celseye şikâyetçi ve sanık müdafisinin geldikleri, sanık müdafisinin savunma yapmak için süre verilmesi talebinin Mahkemece kabul edildiği, 17.01.2011 tarihli celseye sanığın katılmadığı, sanık müdafisinin yazılı ve sözlü savunma yaptığı, aynı celse sanık hakkında mahkûmiyet hükmü kurulduğu, Yerel Mahkemece sanığın sorgusu yapılmadan hakkında mahkûmiyet hükmü kurulduğu, Özel Dairece bu hükmün, sanığın sorgusu yapılmadığından savunma hakkının kısıtlanması nedeniyle bozulmasından sonra yapılan yargılamada da sanığın sorgusu yapılmadan, müdafisinin dinlenmesi ile yetinilip önceki hükümde direnilmesine karar verildiği, Anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümü bakımından, hazır bulunmayan sanık hakkında duruşma yapılamayacağı kuralı ve istisnaları ile sanığın duruşmadan bağışık tutulmasını düzenleyen Ceza Muhakemesi Kanunu’ndaki hükümlere değinilmesi faydalı olacaktır.

Sanık hazır olmaksızın duruşma yapılamayacağı kuralını düzenleyen 5271 sayılı CMK’nın “Sanığın duruşmada hazır bulunmaması” başlıklı 193. maddesinin birinci fıkrası;
“Kanunun ayrık tuttuğu hâller saklı kalmak üzere, hazır bulunmayan sanık hakkında duruşma yapılmaz. Gelmemesinin geçerli nedeni olmayan sanığın zorla getirilmesine karar verilir” hükmünü amir olup, bu kuralın istisnai halleri ise;
Aynı maddenin ikinci fıkrasında; “Sanık hakkında, toplanan delillere göre mahkûmiyet dışında bir karar verilmesi gerektiği kanısına varılırsa, sorgusu yapılmamış olsa da dava yokluğunda bitirilebilir”,

194. maddenin ikinci fıkrasında; “Sanık savuşur veya ara vermeyi izleyen oturuma gelmezse, önceden sorguya çekilmiş ve artık hazır bulunmasına mahkemece gerek görülmezse, dava yokluğunda bitirilebilir”,
195. maddenin birinci fıkrasında; “Suç, yalnız veya birlikte adlî para cezasını veya müsadereyi gerektirmekte ise; sanık gelmese bile duruşma yapılabilir. Bu gibi hâllerde sanığa gönderilecek davetiyede gelmese de duruşmanın yapılacağı yazılır”,
200. maddenin birinci fıkrasında; “Sanığın yüzüne karşı suç ortaklarından birinin veya bir tanığın gerçeği söylemeyeceğinden endişe edilirse, mahkeme, sorgu ve dinleme sırasında o sanığın mahkeme salonundan çıkarılmasına karar verebilir”,
204. maddenin birinci fıkrasında; “Davranışları nedeniyle, hazır bulunmasının duruşmanın düzenli olarak yürütülmesini tehlikeye sokacağı anlaşıldığında sanık, duruşma salonundan çıkarılır. Mahkeme, sanığın duruşmada hazır bulunmasını dosyanın durumuna göre savunması bakımından zorunlu görmezse, oturumu yokluğunda sürdürür ve bitirir.
Ancak, sanığın müdafii yoksa, mahkeme barodan bir müdafi görevlendirilmesini ister.
Oturuma yeniden alınmasına karar verilen sanığa, yokluğunda yapılan işlemler açıklanır”, Şeklinde gösterilmiştir.
“Sanığın duruşmadan bağışık tutulması” başlıklı 196. maddesi ise, uygulanma tarihi itibarıyla;
“(1) Mahkemece sorgusu yapılmış olan sanık veya bu hususta sanık tarafından yetkili kılındığı hâllerde müdafii isterse, mahkeme sanığı duruşmada hazır bulunmaktan bağışık tutabilir.
(2) Sanık, alt sınırı beş yıl ve daha fazla hapis cezasını gerektiren suçlar hariç olmak üzere, istinabe suretiyle sorguya çekilebilir. Sorgu için belirlenen gün, Cumhuriyet savcısı ile sanık ve müdafiine bildirilir. Cumhuriyet savcısı ile müdafiin sorgu sırasında hazır bulunması zorunlu değildir. Sorgusundan önce sanığa, ifadesini esas mahkemesi huzurunda vermek isteyip istemediği sorulur.
(3) Sorgu tutanağı duruşmada okunur.
(4) Yukarıdaki fıkralar içeriğine göre sanığın aynı anda görüntülü ve sesli iletişim tekniğinin kullanılması suretiyle sorgusunun yapılabilmesi olanağının varlığı hâlinde bu yöntem uygulanarak sorgu yapılır.
(5) Hastalık veya disiplin önlemi ya da zorunlu diğer nedenlerle yargılamanın yapıldığı yargı çevresi dışındaki bir hastahane veya tutukevine nakledilmiş olan sanığın, sorgusu yapılmış olmak koşuluyla, hazır bulundurulmasına gerek görülmeyen oturumlar için getirilmemesine mahkemece karar verilebilir.
(6) Yurt dışında bulunan sanığın, belirlenen duruşma tarihinde hazır bulunmasının zorluğu halinde, bu tarihten önce duruşma açılarak veya istinabe suretiyle sorgusu yapılabilir” biçiminde düzenlenmiştir.

Maddenin birinci fıkrasında, mahkemece sorgusu yapılmış olmak şartıyla sanığın veya bu hususta sanık tarafından yetkili kılındığı hâllerde müdafisinin istemi ile duruşmada hazır bulunmaktan vareste tutulabileceği kabul edilmiş, beşinci fıkrasında ise hastalık veya disiplin önlemi ya da zorunlu diğer nedenlerle yargılamanın yapıldığı yargı çevresi dışındaki bir hastane veya tutukevine nakledilmiş olan sanığın sorgusu yapılmış olmak
şartıyla, hazır bulundurulmasına gerek görülmeyen oturumlar için getirilmemesine mahkemece karar verilebileceği düzenlenmiştir. Her iki fıkrada da sanığın sorgusunun yapılmış olması hâli bağışık tutulmanın şartı olarak belirtilmiştir.

Diğer taraftan oldukça geniş bir kavram olan “savunma hakkı”, şüpheliyi ve sanığı ilgilendirdiği kadar bir gün şüpheli veya sanık konumuna düşebilecek olan toplumda yaşayan herhangi bir ferdi, dolayısıyla bütün toplumu ve yine adaleti sağlama yükümlülüğü bulunan Devleti de ilgilendirmektedir. Ceza muhakemesinin amacı, yargılama neticesi verilen ve iddia ile savunmanın değerlendirilmesinden ibaret olan hükmün doğru olmasını sağlamaktadır. Bu yönüyle, geniş bir bakış açısı ile değerlendirilmesi gereken savunma hakkı, yargı mercileri huzurunda kendisini savunma, müdafi yardımından yararlanma, susma, soru sorma, aleyhine olan işleme katılmama, tercümandan yararlanma, delillerin toplanmasını isteme, duruşmada hazır bulunma, kanun yoluna başvurma gibi hakları içermektedir.

Sanığın duruşmada hazır bulunabilmesi, yükümlülük yönü olmakla birlikte öncelikle kendisi açısından bir hak olup bu hak adil yargılanma hakkının temel unsurlarından birini oluşturmaktadır. Tarafı olduğumuz ve onaylamakla iç hukuk mevzuatına dahil ettiğimiz Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi’nin “Adil yargılanma
hakkı” başlıklı 6. maddesinin 3. fıkrasının (c) bendinde, sanığın en azından kendi kendini savunma hakkı bulunduğu belirtilmekle, mahkeme huzurunda doğrudan savunmasını yapabilmesi için duruşmada hazır bulunma hakkının varlığı da zımnen kabul edilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Temel haklar ve ödevler” bölümünde yer alan 36. maddesinde savunma hakkı; “Herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir” şeklinde düzenlenmiş olup, “temel hak” niteliğine uygun olarak savunma hakkı verilmemesi veya savunma hakkının sınırlandırılması durumunda verilen karar hukuka aykırı olacaktır. Buna göre, sanığın ceza muhakemesindeki en önemli haklarından birisi, yargı mercilerince her aşamada nazara alınması gereken savunma hakkıdır. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olan bu hakkın herhangi bir nedenle sınırlandırılması da mümkün değildir. Nitekim 1412 sayılı CMUK’nın 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 308/8 ve 5271 sayılı CMK’nın 289/1-h maddeleri uyarınca savunma hakkının
sınırlandırılması mutlak bozma nedenlerindendir.

Savunma hakkının temelini oluşturan sorgu, sadece sanık lehine getirilmiş bir hüküm değil, aynı zamanda maddi gerçeğe ulaşmak amacıyla konulmuş, kamusal niteliği de bulunan emredici bir usul kuralıdır. Savunma hakkının sınırlandırılamayacağı ilke olmakla birlikte, kanun koyucunun başka bir mağduriyete sebebiyet vermemek, yargılamanın uzamasını engellemek, usul ekonomisi, gereksiz emek ve gider kaybına neden olmamak açısından bazı sınırlamalara gittiği de bir gerçektir. Ancak bu sınırlamalar yukarıda da belirtildiği gibi istisna olup, bu hâllerde dahi usul kanunumuz bazı şartların varlığını aramaktadır.

Sanık duruşmada hazır bulunması gereken kişilerden olup, bu durum yargılamanın “yüze karşılık” özelliği ve savunma hakkının sonucudur. Bu nedenledir ki, ceza muhakemesi hukukumuzda istisnai hâller haricinde, gelmeyen sanık hakkında duruşma yapılamayacaktır.

5271 sayılı CMK’nın “Duruşmanın başlaması” başlıklı 191. maddesi uygulanma tarihi
itibarıyla;


“(1) Sanığın ve müdafiinin hazır bulunup bulunmadığı, çağrılmış tanık ve bilirkişilerin gelip gelmedikleri saptanarak duruşmaya başlanır. Sanık, duruşmaya bağsız olarak alınır.
Mahkeme başkanı veya hâkim, duruşmanın başladığını, iddianamenin kabulü kararını okuyarak açıklar.
(2) Tanıklar duruşma salonundan dışarı çıkarılırlar.
(3) Duruşmada, sırasıyla;
a) Sanığın açık kimliği saptanır, kişisel ve ekonomik durumu hakkında kendisinden bilgi alınır,
b) İddianame veya iddianame yerine geçen belge okunur,
c) Sanığa, yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanunî hakkı olduğu ve 147 nci maddede belirtilen diğer hakları bildirilir,
d) Sanık açıklamada bulunmaya hazır olduğunu bildirdiğinde, usulüne göre sorgusu yapılır.”
Aynı Kanunun “İfade ve sorgunun tarzı” başlıklı 147. maddesi ise;
“(1) Şüphelinin veya sanığın ifadesinin alınmasında veya sorguya çekilmesinde aşağıdaki hususlara uyulur:
a) Şüpheli veya sanığın kimliği saptanır. Şüpheli veya sanık, kimliğine ilişkin soruları doğru olarak cevaplandırmakla yükümlüdür.
b) Kendisine yüklenen suç anlatılır.
c) Müdafi seçme hakkının bulunduğu ve onun hukukî yardımından yararlanabileceği, müdafiin ifade veya sorgusunda hazır bulunabileceği, kendisine bildirilir. Müdafi seçecek
durumda olmadığı ve bir müdafi yardımından faydalanmak istediği takdirde, kendisine baro tarafından bir müdafi görevlendirilir.
d) 95 inci madde hükmü saklı kalmak üzere, yakalanan kişinin yakınlarından istediğine yakalandığı derhâl bildirilir.
e) Yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanunî hakkı olduğu söylenir.
f) Şüpheden kurtulması için somut delillerin toplanmasını isteyebileceği hatırlatılır ve kendisi aleyhine var olan şüphe nedenlerini ortadan kaldırmak ve lehine olan hususları ileri sürmek olanağı tanınır.
g) İfade verenin veya sorguya çekilenin kişisel ve ekonomik durumu hakkında bilgi alınır.
h) İfade ve sorgu işlemlerinin kaydında, teknik imkânlardan yararlanılır.
i) İfade veya sorgu bir tutanağa bağlanır. Bu tutanakta aşağıda belirtilen hususlar yer alır:
1. İfade alma veya sorguya çekme işleminin yapıldığı yer ve tarih.
2. İfade alma veya sorguya çekme sırasında hazır bulunan kişilerin isim ve sıfatları ile ifade veren veya sorguya çekilen kişinin açık kimliği.
3. İfade almanın veya sorgunun yapılmasında yukarıdaki işlemlerin yerine getirilip getirilmediği, bu işlemler yerine getirilmemiş ise nedenleri.
4. Tutanak içeriğinin ifade veren veya sorguya çekilen ile hazır olan müdafi tarafından okunduğu ve imzalarının alındığı.
5. İmzadan çekinme hâlinde bunun nedenleri.” şeklinde düzenlenmiştir.
Görüldüğü gibi ifade ve sorgu şüpheli ve sanık bakımından bir yükümlülük olmakla beraber aynı zamanda bir haktır. 5271 sayılı CMK’nın 147 ve 191. maddelerinde belirtilen yasal hakları kendisine hatırlatılan ve “açıklamada bulunmama” hakkını kullandığına dair bir beyanda bulunmayan, savunma yapmak için süre isteyen sanığın dinlenmesinin zorunlu olduğu anlaşılmaktadır.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Açıklamada bulunmama hakkını kullandığına dair bir beyanda bulunmayan, haklarını anladığını belirten, savunma yapmak için süre isteyen ve sonraki celselere katılmayan sanığın duruşmadan bağışık tutulmayı kabul ettiğinden bahisle sorgusu yapılmaksızın müdafisinin dinlenilmesi ile yetinilip sanık hakkında mahkûmiyet hükmü kurulduğu anlaşılan uyuşmazlık konusu olayda,

Sanığın duruşmadan bağışık tutulmasının ancak sanığın sorgusunun yapılmış olması durumunda söz konusu olabileceği gözetilmeyerek Yerel Mahkemece CMK’nın 196. maddesine muhalefet edildiği, hakkında mahkûmiyet hükmü kurulan sanığın sorgusunun yapılmasının zorunlu olduğu ve bu kuralın istisnai hâllerinin de bulunmadığı göz önüne alındığında; sanığın sorgusu yapılmayıp müdafisinin dinlenilmesiyle yetinilerek sanık hakkında mahkûmiyet hükmü kurulmasının, duruşmanın yüz yüzeliği ve sözlülüğü ilkeleriyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde de güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlâli sonucuna sebebiyet verildiği, böylece Anayasa ve uluslararası sözleşmelerde güvence altına alınan savunma hakkının kısıtlanmış olduğu kabul edilmelidir.

Bu itibarla, direnme kararına konu hükmün, belirlenen bu usulü nedenden dolayı sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir.


SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Aybastı (Kapatılan) Sulh Ceza Mahkemesinin 02.06.2014 tarihli ve 48-134 sayılı direnme kararına konu hükmünün, sanığın sorgusu yapılmadan hakkında mahkûmiyet hükmü kurulması suretiyle savunma hakkının kısıtlanması isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA,
2-Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 17.09.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

ZİMMET SUÇU-AĞIR CEZA MAHKEMESİNİN BAKMAKLA GÖREVLİ OLDUĞU

T.C.
YARGITAY
5. CEZA DAİRESİ
ESAS NO. 2014/8872
KARAR NO. 2017/2999
KARAR TARİHİ. 6.7.2017

5235/m.12

ÖZET : İsnatların sübutu halinde zimmet suçunu oluşturabileceği bu nedenle, delillerin takdir ve tartışmasının, davaya bakmanın 5235 Sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun 12. maddesi uyarınca Ağır Ceza Mahkemesi`nin görevi kapsamında bulunduğu gözetilip görevsizlik kararı verilmesi gerekirken yargılamaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması, hatalıdır.

DAVA : Mahalli mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle dosya incelenerek, gereği düşünüldü:

KARAR : İddianame içeriğindeki “… 2008 yılı yevmiye defterinde, 12/03/2008 tarih, … yevmiye maddesiyle su arıza bedelleri ödemesi için kasadan 2.05.00 TL çıkış yapıldığı, yevmiye maddesine esas 12/03/2008 tarih, 2-000016 numaralı tediye fişi ekindeki belge incelendiğinde şantiye şefi … ve su arızalarını yapan … tarafından imzalanan yazı ile … Emk. İnş.`ın Altyapı Geçici Kabul Eksikliklerinden dolayı firmadan 2.050.00 TL tahsil edilmesi gerektiğinin belirtildiği, … İnş.`tan 2.050.00 TL tahsil edilmesi gerektiği belirtildiği halde kooperatifçe su arızaları için ödenen bedel adı altında kasadan 2.050.00 TL çıkış yapıldığı ancak ödemenin kime yapıldığına dair tediye fişi altında hiçbir belge konmadığı anlaşılmakla, 2.050.00 TL`nin yönetim kurulu üyeleri …, …, … … zimmetinde olduğu,

2007 yılı yevmiye defterinde 05/03/2007 tarih, 82 yevmiye maddesinde noksan ahşap işleri için … 250,00 TL, … 250,00 TL olmak üzere toplam 500,00 TL ödendiğine dair kasadan çıkış yapıldığı, yevmiye maddesine esas 05/03/2007 tarih, 2-… numaralı tediye fişinin incelenmesinde, yevmiye defteri kayıtlarına uygun hesap kayıtlarının yapıldığı ancak … ve … adlı şahıslar için düzenlenen makbuzların tediye fişi ekinde bulunmadığı, 07/03/2007 tarih, … yevmiye maddesinde yine noksan ahşap işleri için … 250.00 TL, … 250.00 TL olmak üzere toplam 500,00 TL ödendiğine dair kasadan çıkış yapıldığı, yevmiye maddesine esas 07/03/2007 tarih, 2-… numaralı tediye fişinin incelenmesinde, yevmiye defteri kayıtlarına uygun hesap kayıtlarının yapıldığı, tediye fişi ekinde … adına düzenlenen 11 numaralı makbuz, … adına düzenlenen 10 numaralı makbuzun ekinde bulunduğu anlaşılmıştır.

Bu şekilde aynı iş için aynı şahıslara biri makbuzsuz, diğeri makbuzlu olmak üzere kasadan 1.000.00 TL çıkış yapılmıştır. 05/03/2007 tarih, … numaralı tediye fişi ile makbuzsuz olarak yapılan 500.00 TL ödemenin kooperatif yönetim kurulu üyeleri …, …, …`nın zimmetinde olduğu…“ şeklindeki isnatların sübutu halinde zimmet suçunu oluşturabileceği bu nedenle, delillerin takdir ve tartışmasının, davaya bakmanın 5235 Sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun 12. maddesi uyarınca Ağır Ceza Mahkemesi`nin görevi kapsamında bulunduğu gözetilip görevsizlik kararı verilmesi gerekirken yargılamaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması,

SONUÇ : Kanuna aykırı, sanıklar müdafiileri, sanık … ve katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, sair yönleri incelenmeyen hükümlerin 5320 Sayılı Kanun`un 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK`nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 06.07.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

HAGB, SANIĞIN ZARARI ÖDEME İRADESİ VARSA, MAHKEMECE TEVDİ MAHALLİ TAYİNİ GEREKİR

T.C.
YARGITAY
2. CEZA DAİRESİ
ESAS NO. 2017/2579
KARAR NO. 2017/7495
KARAR TARİHİ. 10.7.2017

CEZA YARGILAMASINDA AVUKAT VEKALETNAMESİ SUNULMASA BİLE SANIĞIN “BU KİŞİ BENİM AVUKATIMDIR” DEMESİ YETERLİDİR.

HAGB– SANIK, MAĞDURUN UĞRADIĞI ZARARI ÖDEMEK İSTEDİĞİ HALDE MAĞDUR BUNU KABUL ETMEZSE MAĞDURUN İSTEĞİNE BIRAKILMAYIP , MÜŞTEKİYE ZARARIN MİKTARI AÇIKLATTIRILARAK SANIKLARIN ÖDEMESİ İÇİN TEVDİ MAHALLİ TAYİN EDİLMESİ GEREKİR.

Dosya incelenerek gereği düşünüldü;

KARAR : 24/06/2011 tarihli 2. oturuma Av. …’in sanıklar vekili olarak katılması, aynı oturumda tüm sanıkların adı geçen avukatın kendi avukatları olduğunu söylemesi, böylece sanıklar ile avukat arasında vekaletname ibraz edilmese bile sanık-müdafii ilişkisinin doğması, 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 11. maddesinin vekil ile takip edilen işlerde tebligatın vekile yapılacağını öngörmesi, müdafii yerine sanıklara yapıldığından geçersiz olan tebligatların temyiz süresini başlatmaması karşısında, Dairemizin 03/07/2013 tarihli, 2012/27883 E. ve 2013/18297 K. sayılı gereğince gerekçeli karar kendisine tebliğ edilen Av. …’in tüm sanıklar yönünden hükmü süresinde temyiz ettiği anlaşılmakla, sanık … yönünden 25/05/2012 tarihli, 2011/317 E. ve 2011/730 K. sayılı temyiz isteminin reddine dair ek kararın hukuki dayanaktan yoksun ve yok hükmünde olduğu belirlenerek ve bu sebeple kaldırılmasına karar verilerek yapılan incelemede;

1-) Sanıkların yüklenen suçu işlemediklerine dair savunmalarının aksini gösterir, müştekinin teşhis ettiği sanıkların olay günü iş yerine geldiklerine dair ifadesi dışında mahkumiyetlerine yeterli her türlü şüpheden uzak, kesin, yeterli ve inandırıcı delillerin neler olduğu tartışılıp denetime olanak sağlayacak şekilde karar yerinde gösterilmeden yeterli olmayan gerekçeyle yazılı şekilde mahkumiyetlerine karar verilmesi,

2-) Kabule göre de;

a-) Sanıkların, müştekinin kuaför olarak çalıştırdığı iş yerine giderek hırsızlık suçunu işlediklerinin anlaşılması karşısında, eylemlerinin 5237 Sayılı TCK’nın 142/1-b maddesinde tanımlanan hırsızlık suçunu oluşturduğu gözetilmeden aynı Kanunun 141. maddesi uyarınca hüküm kurulması.

b-) 22/07/2011 tarihli oturumda sanık …’in suç sebebiyle oluşan zararın giderilmesi amacıyla müşteki adına 300 TL havale edildiğine dair haber kağıdını ibraz ettiği, müştekinin havale edilen parayı (haberi olmadığından) almadığını, almak da istemediğini belirttiğinin anlaşılması karşısında, sanıkların yasal bir indirim nedeninden yararlanabilmesinin müştekinin kabulüne bağlı tutulamayacağı, bu durumda müştekiye zararının miktarı açıklattırılarak, sanıklara gerekirse tevdi mahalli gösterilip, zararı giderme olanağı sağlandıktan sonra sonucuna göre, 5237 Sayılı TCK’nın 168/2 maddesinin uygulanma olanağının değerlendirilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanıklar ve müdafiilerin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı istem gibi BOZULMASINA, 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi yollamasıyla 1412 Sayılı CMUK’nın 326/son maddesi uyarınca yeni hüküm kurulurken bozma öncesi hükmolunan yaptırımın (cezanın) ve sonuçlarının ağırlaştırılamayacağı kuralının gözetilmesine, 10/07/2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

T.C.
YARGITAY
6. CEZA DAİRESİ
ESAS NO: 2014/10710
KARAR NO: 2017/1748
KARAR TARİHİ: 1.6.2017

>HAGB–SANIK ZARARI ÖDEME İRADESİNİ ORTAYA KOYMUŞ İSE MAHKEME TEVDİ MAHALLİ TAYİN ETMESİ GEREKİR.

Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

KARAR : Mağdurun zararı giderme iradesini kovuşturma aşamasında ortaya koyan ve bu doğrultuda hareketini geliştiren sanığa, olay mahkemesince uygun bir tevdi mahalli etmesi gerektiği dikkate alınmadan, duruşmaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması kanuna aykırı ise de, bu durum sonuca etkili görülmediğinden bozma nedeni yapılmamıştır.
Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve Hakimler Kurulunun takdirine göre; suçun sanık tarafından işlendiğini kabulde usul ve nitelendirmede Yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşıldığından, diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

Ancak;

1-)Sanık hakkında, ilk hükümde TCK’nın 58.maddesiyle uygulama yapılmamasına rağmen, sonraki hükümde CMUK’nın 326/son maddesi gereğince kazanılmış hak ilkesinin korunması gerektiği düşünülmeden, TCK’nun 58.maddesine yer verilerek yazılı şekilde karar verilmesi,

2-)Mahkemece 5271 Sayılı Yasa’nın 150/3. maddesi uyarınca, sanığın savunmasını yapmak üzere zorunlu savunman görevlendirilmesi nedeniyle, savunmana ödenen avukatlık ücretinin, sanığa yargılama gideri olarak yükletilmesine karar verilmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/3-c maddesindeki düzenlemeye açıkça aykırı olması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanık … ve savunmanının temyiz itirazı bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan sebeplerle BOZULMASINA, bozma nedeni yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 5320 Sayılı Kanun’un 8/1.maddesi yollamasıyla 1412 Sayılı CMUK’nın 322.maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, hüküm fıkrasından TCK’nun 58.maddesinin uygulanmasına dair kısım ile ‘561.-TL zorunlu müdafiilik giderinin sanıktan tahsil edilerek hazineye gelir kaydına’ dair bölümün çıkarılması suretiyle, diğer yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 01.06.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi

HAKİME İHTARNAME ÇEKMEK, ADİL YARGILAMAYI ETKİLEME SUÇU OLUŞUP OLUŞMADIĞI

YARGITAY Ceza Genel Kurulu 
2018/276 E.
2018/333 K.

Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 16. Ceza Dairesi

Mahkemesi :Asliye Ceza

Sanık …’nin yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs suçundan TCK’nun 277/1, 62 ve 53. maddeleri gereğince 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin İstanbul 55. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 03.12.2013 gün ve 318-594 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 16. Ceza Dairesince 31.05.2016 gün ve 1298-3799 sayı ile;

“1-Yargı görevi yapanları etkilemek suçunun maddi unsuru, yargı görevi yapanları emir vermek, baskı yapmak, nüfuz icra etmek suretiyle veya her ne surette olursa olsun hukuka aykırı olarak etkilemeye kalkışmaktır. Somut olayda ihtiyati haczin kaldırılması için noter vasıtasıyla hakime ihtar çekme şeklinde gerçekleşen davranışta hakime emir vermek, baskı yapmak, nüfuz icra etmek şeklindeki seçimli hareketlerden herhangi birinin gerçekleşmediği açıktır. Hukuka aykırılık ise genel bir ifadeyle hukuka (hakka) karşı gelmek onunla çatışma halinde olmak demektir. Suçun unsuru olarak hukuka aykırılık, işlenen fiile hukuk düzeni tarafından cevaz verilmemesi, bütün hukuk düzeni ile çelişki ve çatışma halinde bulunulması anlamına gelmektedir. Hakime ihtarname çekmek usul hukuku açısından uygulamada rastlanan davranışlardan değil ise de, dava sırasında iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında hukuk düzeninin kesinlikle yasakladığı bir durum olmadığından suçun unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden beraati yerine yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi, 

Kabul ve uygulamaya göre de; 

2- TCK’nın 53. maddesinde düzenlenen hak yoksunluklarının uygulanması bakımından, Anayasa Mahkemesinin 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 tarih, 2014/140 E. 2015/85 K. sayılı iptal kararının gözetilmesi lüzumu” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.

İstanbul 55. Asliye Ceza Mahkemesi ise 17.11.2016 gün ve 434-580 sayı ile;

“Yüksek Yargıtay 16. Ceza Dairesinin, 31.05.2016 tarih ve 2016/1298 Esas, 2016/3799 Karar sayılı bozma ilamında, davaya konu suç, yargı görevi yapanları etkilemek, bu suçun, maddi unsuru ise yargı görevi yapanlara emir vermek, baskı yapmak, nüfuz icra etmek suretiyle veya her ne surette olursa olsun hukuka aykırı olarak etkilemeye kalkışmak, olarak nitelendirmiştir. 

Oysa bu nitelendirmenin havi olduğu TCK 277. maddesi, 05.07.2012 tarih ve 28344 sayılı R.G.’de yayımlanan 02.07.2012 tarih ve 6352 sayılı kanunun 90. maddesi ile başlığı ile birlikte tamamen değiştirilmiş olup, 18.06.2014 gün ve 6545 sayılı Kanunun 69. maddesi ile ‘5237 sayılı Kanunun 277. maddesinin birinci fıkrasında yer alan ‘veya yapılmakta olan bir soruşturmada’ ve ‘şüpheli veya’ ibareleri madde metninden çıkarılmış ve fıkraya, ‘teşebbüs iltimas derecesini geçmediği takdirde verilecek ceza altı aydan iki yıla kadardır’ cümlesi eklenmesinden sonra maddenin en son hâli, 

Yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs 

Madde 277 – (Değişik madde: 02.07.2012 – 6352 S.K./90.md.) 

‘(1) Görülmekte olan bir davada (…), gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak amacıyla, davanın taraflarından birinin, (…) sanığın, katılanın veya mağdurun lehine veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da beyanda bulunması için, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs eden kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (Ek cümle: 18/06/2014-6545 S.K./69. md) Teşebbüs iltimas derecesini geçmediği takdirde verilecek ceza altı aydan iki yıla kadardır. 

(2) Birinci fıkradaki suçu oluşturan fiilin başka bir suçu da oluşturması halinde, fikri içtima hükümlerine göre verilecek ceza yarısına kadar artırılır’ şeklini almıştır.

Bu durumda dosyamızın suç tarihi 22.05.2013 olması nedeniyle temyiz incelemesi maddenin en son hâli üzerinden yapılması gerektiği halde eski metin üzerinden inceleme yapıldığı anlaşılmıştır. 

Sanığın üzerine atılı suçun, mümas olduğu TCK 277. maddesinin son hâli nazara alındığında ise anılan maddenin gerek birinci fıkrasında gerekse diğer fıkrasında, ‘hukuka aykırılık’ kavramı esas noktadır. Hukuka aykırılık ise fiil ile hukuk kuralı arasında bir çelişki, bir çatışma ilişkisi biçiminde anlaşıldığına göre, ceza hukuku alanında önemli olan husus bu çatışmanın fiil ile bütün hukuk düzeni arasında mı, yoksa yine fiil ile sadece ceza normları yani ceza kuralları arasında mı gerçekleşmesi gerekeceği probleminin çözülmesidir. Bu ise hukuka aykırılığın kapsam ve sınırının çözümlenmesi ile alakalıdır. Hukuka aykırılığın muhtevasını belirleme problemi hukuka uygunluk sebeplerinin niteliği ve esası ile sıkı surette ilgilidir. Bu anlamda hukuka aykırılığı biçimsel olarak kabul eden görüşe göre; bu kavramdan maksat, insan hareketinin belirli bir hukuk kuralı ile çelişki hâlinde bulunması olarak kabul etmektedir. Bu tanımla yetinmeyip, ceza hukuku bakımından biçimsel karşıtlığın yanı sıra ceza kurallarının koruduğu hak ve yararları da ihlâl etmesinin veya tehlikeye karşı bırakmasının gerekeceği yani maddi hukuka aykırılık görüşünü savunan yazarlar da bulunmaktadır. Ancak maddi hukuka aykırılık görüşünü savunan yazarlar arasında bu hak ve yararın neden ibaret olduğu konusunda da fikir ayrılığı bulunmaktadır. Bu konudaki değişik görüşleri, üç teori kapsamında görmek mümkündür. Bu teorilerden birincisi yararların dengelenmesi teorisidir. İkincisi, haklı amaç uğruna haklı araç teorisi olup üçüncüsü ise fiilin sosyal uygunluğu teorisidir. 

Tüm bu farklı görüşlere karşın TCK 277. maddesinin, TCK’da düzenlendiği yer, kanun koyucunun bu hükmü vazederken orta koyduğu düşünce yani maddenin gerekçesi nazara alınarak, kanunun suç saydığı bir fiil işlendiğinde, o fiili suç saymakta güdülen amaca, kanunun esas fikrine bakmak gerekir. Yapılan hareketin bu amaca girdiğine kanaat getirildiği anda hukuka aykırılık var demektir. Birtakım düşüncelerle aynı hareketin adil veya haklı sayılabilmesinin hiç bir rolü yoktur. Buna karşılılık hareketin sözü geçen amaca uygun olmadığı, kanunun bu türden hareketleri yasaklayıp cezalandırmak amacını güdemeyeceği sonucuna varıldığında fiil hukuka uygundur ve hukuka uygunluğu belirten hâlin kanunlarda yazılı olup olmaması bakımından bir ayrım yapmaya gerek yoktur. Bu son anlamdadır ki; ceza hukukunun zımni sınırlarının bulunduğunu, maksatsız hukuk ve suç olmayacağı gibi, amacın ötesinde bir hukuka aykırılık da bulunamayacağını, fiilin amaca uygunluğunu tespit bakımından kanunlarda bir açıklığın bulunmasına ihtiyaç ve zorunluluk olmadığını, bu hususun ratio legis’den (kanunun esas fikrinden) çıkarılabileceğini kabul etmek gerekir. Böylece bir yandan kanun koyucunun iradesinin üstünde bir irade tanınmamakta, diğer yandan bu iradeyi maksada uygun bir tarzda yorumlayarak, amaç bulunmadığı zaman fiilin de hukuka aykırı olamayacağını kabul etmek gerekir (Daha ayrıntıları ile valleta, 38- Dönmezer-Erman, Ceza Hukuku 2. Cilt, 8. Bası, 1983, sayfa 18). 

Bu durumda, TCK 277. maddesinin gerekçesi nazara alındığında, yani kanun koyucunun iradesi nazara alındığında, hâkime noterden ihtarname çekmek fiilinin kanun koyucunun bu konudaki iradesine aykırı bir hâl olduğu açıktır. Nitekim Yüksek Dairede bozma ilamında ‘…hâkime ihtarname çekmek usul hukuku açısından uygulamada rastlanan davranışlardan değil…’ düşüncesinde olmuş ve hemen hemen benzer bir olayda Yüksek Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 26.01.2011 tarih ve 2008/22167 esas, 2011/383 sayılı kararında, ‘…Avukat olan sanığın takip ettiği davayı gören hâkime yazıp gönderdiğini kabul ettiği ‘ihtarname’ başlıklı 22.06.2005 tarihli yazıda, 2005/117 sayılı dosyadaki tedbir konusunda isteği yönünde karar verilmediğinden ve bu nedenle müvekkillerinin mağdur edildiğinden söz edildikten sonra; ‘haksız, adaletsiz kararlarını adalete uygun hale getirmeniz, getirmediğiniz takdirde tazminat davası açacağım gibi şikayet yoluna da gideceğimi ihtaren bildiririm’ sözlerinin, tazminat alacağına ilişkin bildirimden öte, görülmekte olan bir dava ile ilgili olarak isteme konu kararın elde edilmesine yönelik baskı ve hukuka aykırı olarak, görülmekte olan bir davada taraflardan biri lehine karar verilmesi amacıyla yargı görevi yapanı etkileme niteliğinde olduğu ve TCY’nin 277. maddesindeki suç öğelerinin oluştuğu gözetilmeden eylemin vekalet görevi gereğince iddia ve savunma hakkı kapsamında olduğuna ilişkin dosya içeriğine ve yasaya uymayan gerekçeyle beraat hükmü kurulması yasaya aykırı ve o yer Cumhuriyet savcısının temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden hükmün bozulmasına, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 26.01.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi’ şeklinde karar vermiştir. 

Buna göre; somut olayda derdest dosyanın sanığının, ihtiyati haczin kaldırılması için noter vasıtasıyla hâkime ihtar çekme şeklinde gerçekleşen davranışı da hukuka aykırı olup TCK 277/1. maddesine aykırı olduğu açıktır. Yapılan hareketin, TCK 277/1. maddesinin, ratio legis’ine aykırı olduğu, bu kadar açık olduğundan artık bir takım düşüncelerle aynı hareketin adil veya haklı sayılabilmesinin hiç bir rolü yoktur. Aksi halde Anayasamızın 138/2. maddesinde belirtilen ‘…Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz’ şeklindeki hükmüne aykırılık oluşur ve yargı bağımsızlığı ilkesi zedelenir. Bu durum Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/1. maddesi kapsamında yer alan yargı bağımsızlığı koşulunu da etkiler. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir mahkemenin bağımsız olup olmadığını incelerken, esas aldığı kriterlerden birisi de hâkimin her türlü etkiden korunmasını sağlayacak önlemlerin alınıp alınmadığı konusudur ki, bu kavram da aynı zamanda mahkemenin sübjektif tarafsızlığı (hâkim bakımından) ile mahkemenin kurum olarak, hak arayanlara güven veren tarafsız bir görünüme sahip bulunmasıdır. Bu durumda Yüksek Dairenin, bozma ilamında ‘…Hâkime ihtarname çekmek usul hukuku açısından uygulamada rastlanan davranışlardan değil ise de, dava sırasında iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında hukuk düzeninin kesinlikle yasakladığı bir durum olmadığından suçun unsurlarının oluşmadığı…’ tarzındaki görüşünün, Anayasanın 138/2, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/1. maddeleri ile TCK 277/1. maddesinin, ratio legis’ine açıkça aykırı olması gerekçesi ile Yüksek Yargıtay Bozma İlamına direnilmesi cihetine gidilerek, bozma ilamı öncesi mahkememize evvelce verilen aynı gerekçe ile:

Tüm dosya kapsamının tetkikinde; mahkememizce olaya ilişkin olarak sanığın ve müdafiinin aşamalardaki ifadeleri ile dosyaya sundukları belgeler tetkik edilmiş, müşteki adına duruşma gününü bildirir davetiyenin tebliğ edilmesine rağmen müştekinin duruşmalara iştirak etmemesi nedeniyle İstanbul 21. İcra Hukuk Mahkemesinin suç duyurusu yazısı ile ekindeki belgeler tetkik edilmiş olmakla; Barış Koli Oluklu Mukavva Sanayi isimli Anonim Şirketin yönetim kurulu başkanı olan ve şirketi hakkında İstanbul Anadolu 10. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2013/459 Esas sayılı dava dosyasında görülen iflasın ertelemesi davası kapsamında aldırdığı ihtiyati tedbir kararı sonrasında, şirketin borçlarıyla ilgili yapılan icra takiplerini bu kararla durdurulduğunu beyan eden ve kendisini bu süreçte avukat ile temsil eden sanığın, savunmasına göre aynı nitelikte olduğunu beyan ettiği İstanbul 21. İcra Hukuk Mahkemesinin suç duyurusu yazısına konu olaya ilişkin hukuki prosedürü bildiği hâlde İstanbul 21. İcra Hukuk Mahkemesi hâkimi olan müştekinin görevi kapsamında rüyet ettiği talebe ilişkin kararlara mümas yasal mevzuat çerçevesi dışında mahkeme hakimi olan müştekiyi,oluşa göre lehine ve talep ettiği sürede karar vermeye zorlamak suretiyle etkilemek için yargı görevi yapan müştekiye noterden ihtarname çekmek suretiyle atılı suçu ika ettiği…” gerekçesiyle, sanığın önceki hükümdeki gibi cezalandırılmasına karar vermiştir.

Bu hükmün de Cumhuriyet savcısı ve sanık müdaii tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 03.02.2017 gün ve 4547 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle gönderilen dosyayı 6763 sayılı Kanunun 36. maddesiyle değişik CMK’nun 307. maddesi uyarınca inceleyen Yargıtay 16. Ceza Dairesince 25.01.2018 gün ve 3897-104 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. 

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı yargı görevi yapanı etkilemeye teşebbüs suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle, yerel mahkeme kararının yeni hüküm niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.

Ceza Genel Kurulunun süreklilik kazanmış uygulamalarına göre şeklen direnme kararı verilmiş olsa dahi;
a) Bozma kararı doğrultusunda işlem yapmak,
b) Bozma kararında tartışılması gerektiği belirtilen hususları tartışmak, 
c) Bozma sonrası yapılan araştırma, inceleme ya da toplanan yeni delillere dayanmak,
d) Önceki kararda yer almayan ve daire denetiminden geçmemiş olan yeni ve değişik gerekçe ile hüküm kurmak,
Suretiyle verilen hüküm, direnme kararı olmayıp yeni bir hükümdür. Bu nitelikteki bir hükmün temyiz edilmesi halinde ise incelemenin Yargıtayın ilgili dairesi tarafından yapılması gerekmektedir.

İncelenen dosya kapsamından;

Yerel mahkemece “Mahkememizce olaya ilişkin olarak sanığın ve müdafiinin aşamalardaki ifadeleri ile dosyaya sundukları belgeler tetkik edilmiş, müşteki adına duruşma gününü bildirir davetiyenin tebliğ edilmesine rağmen müştekinin duruşmalara iştirak etmemesi nedeniyle İstanbul 21. İcra Hukuk Mahkemesinin suç duyurusu yazısı ile ekindeki belgeler tetkik edilmiş olmakla; Barış Koli Oluklu Mukavva Sanayi isimli Anonim Şirketin yönetim kurulu başkanı olan ve şirketi hakkında İstanbul Anadolu 10. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2013/459 Esas sayılı dava dosyasında görülen iflasın ertelenmesi davası kapsamında aldırdığı ihtiyati tedbir kararı sonrasında, şirketin borçlarıyla ilgili yapılan icra takiplerinin bu kararla durdurulduğunu beyan eden ve kendisini bu süreçte avukat ile temsil eden sanığın, savunmasına göre aynı nitelikte olduğunu beyan ettiği İstanbul 21. İcra Hukuk Mahkemesinin suç duyurusu yazısına konu olaya ilişkin hukuki prosedürü bildiği hâlde İstanbul 21. İcra Hukuk Mahkemesi hâkimi olan müştekinin görevi kapsamında rüyet ettiği talebe ilişkin kararlara mümas yasal mevzuat çerçevesi dışında mahkeme hâkimi olan müştekiyi, oluşa göre lehine ve talep ettiği sürede karar vermeye zorlamak suretiyle etkilemek için yargı görevi yapan müştekiye noterden ihtarname çekmek suretiyle atılı suçu ika ettiği…” gerekçesiyle sanığın yargı görevi yapanı etkilemeye teşebbüs suçundan mahkûmiyetine ilişkin verilen ilk hükmün Özel Dairece, sanığın beraatine karar verilmesi gerektiği belirtilerek bozulmasından sonra, önceki hükümde yer almayan; “…Sanığın üzerine atılı suçun, mümas olduğu TCK 277. maddesinin son hâli nazara alındığında ise anılan maddenin gerek birinci fıkrasında gerekse diğer fıkrasında, ‘hukuka aykırılık’ kavramı esas noktadır. Hukuka aykırılık ise fiil ile hukuk kuralı arasında bir çelişki, bir çatışma ilişkisi biçiminde anlaşıldığına göre, ceza hukuku alanında önemli olan husus bu çatışmanın fiil ile bütün hukuk düzeni arasında mı, yoksa yine fiil ile sadece ceza normları yani ceza kuralları arasında mı gerçekleşmesi gerekeceği probleminin çözülmesidir. Bu ise hukuka aykırılığın kapsam ve sınırının çözümlenmesi ile alakalıdır. Hukuka aykırılığın muhtevasını belirleme problemi hukuka uygunluk sebeplerinin niteliği ve esası ile sıkı surette ilgilidir. Bu anlamda hukuka aykırılığı biçimsel olarak kabul eden görüşe göre; bu kavramdan maksat, insan hareketinin belirli bir hukuk kuralı ile çelişki hâlinde bulunması olarak kabul etmektedir. Bu tanımla yetinmeyip, ceza hukuku bakımından biçimsel karşıtlığın yanı sıra ceza kurallarının koruduğu hak ve yararları da ihlâl etmesinin veya tehlikeye karşı bırakmasının gerekeceği yani maddi hukuka aykırılık görüşünü savunan yazarlar da bulunmaktadır. Ancak maddi hukuka aykırılık görüşünü savunan yazarlar arasında bu hak ve yararın neden ibaret olduğu konusunda da fikir ayrılığı bulunmaktadır. Bu konudaki değişik görüşleri, üç teori kapsamında görmek mümkündür. Bu teorilerden birincisi yararların dengelenmesi teorisidir. İkincisi, haklı amaç uğruna haklı araç teorisi olup üçüncüsü ise fiilin sosyal uygunluğu teorisidir. 

Tüm bu farklı görüşlere karşın TCK 277. maddesinin, TCK’da düzenlendiği yer, kanun koyucunun bu hükmü vazederken orta koyduğu düşünce yani maddenin gerekçesi nazara alınarak, kanunun suç saydığı bir fiil işlendiğinde, o fiili suç saymakta güdülen amaca, kanunun esas fikrine bakmak gerekir. Yapılan hareketin bu amaca girdiğine kanaat getirildiği anda hukuka aykırılık var demektir. Birtakım düşüncelerle aynı hareketin adil veya haklı sayılabilmesinin hiç bir rolü yoktur. Buna karşılılık hareketin sözü geçen amaca uygun olmadığı, kanunun bu türden hareketleri yasaklayıp cezalandırmak amacını güdemeyeceği sonucuna varıldığında fiil hukuka uygundur ve hukuka uygunluğu belirten hâlin kanunlarda yazılı olup olmaması bakımından bir ayrım yapmaya gerek yoktur. Bu son anlamdadır ki; ceza hukukunun zımni sınırlarının bulunduğunu, maksatsız hukuk ve suç olmayacağı gibi, amacın ötesinde bir hukuka aykırılık da bulunamayacağını, fiilin amaca uygunluğunu tespit bakımından kanunlarda bir açıklığın bulunmasına ihtiyaç ve zorunluluk olmadığını, bu hususun ratio legis’den (kanunun esas fikrinden) çıkarılabileceğini kabul etmek gerekir. Böylece bir yandan kanun koyucunun iradesinin üstünde bir irade tanınmamakta, diğer yandan bu iradeyi maksada uygun bir tarzda yorumlayarak, amaç bulunmadığı zaman fiilin de hukuka aykırı olamayacağını kabul etmek gerekir (Daha ayrıntıları ile valleta, 38- Dönmezer-Erman, Ceza Hukuku 2. Cilt, 8. Bası, 1983, sayfa 18). 

Bu durumda, TCK 277. maddesinin gerekçesi nazara alındığında, yani kanun koyucunun iradesi nazara alındığında, hâkime noterden ihtarname çekmek fiilinin kanun koyucunun bu konudaki iradesine aykırı bir hâl olduğu açıktır. Nitekim Yüksek Dairede bozma ilamında ‘…hâkime ihtarname çekmek usul hukuku açısından uygulamada rastlanan davranışlardan değil…’ düşüncesinde olmuş ve hemen hemen benzer bir olayda Yüksek Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 26.01.2011 tarih ve 2008/22167 esas, 2011/383 sayılı kararında, ‘…Avukat olan sanığın takip ettiği davayı gören hâkime yazıp gönderdiğini kabul ettiği ‘ihtarname’ başlıklı 22.06.2005 tarihli yazıda, 2005/117 sayılı dosyadaki tedbir konusunda isteği yönünde karar verilmediğinden ve bu nedenle müvekkillerinin mağdur edildiğinden söz edildikten sonra; ‘haksız, adaletsiz kararlarını adalete uygun hale getirmeniz, getirmediğiniz takdirde tazminat davası açacağım gibi şikayet yoluna da gideceğimi ihtaren bildiririm’ sözlerinin, tazminat alacağına ilişkin bildirimden öte, görülmekte olan bir dava ile ilgili olarak isteme konu kararın elde edilmesine yönelik baskı ve hukuka aykırı olarak, görülmekte olan bir davada taraflardan biri lehine karar verilmesi amacıyla yargı görevi yapanı etkileme niteliğinde olduğu ve TCY’nin 277. maddesindeki suç öğelerinin oluştuğu gözetilmeden eylemin vekalet görevi gereğince iddia ve savunma hakkı kapsamında olduğuna ilişkin dosya içeriğine ve yasaya uymayan gerekçeyle beraat hükmü kurulması yasaya aykırı ve o yer Cumhuriyet savcısının temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden hükmün bozulmasına, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 26.01.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi’ şeklinde karar vermiştir. 

Buna göre; somut olayda derdest dosyanın sanığının, ihtiyati haczin kaldırılması için noter vasıtasıyla hâkime ihtar çekme şeklinde gerçekleşen davranışı da hukuka aykırı olup TCK 277/1. maddesine aykırı olduğu açıktır. Yapılan hareketin, TCK 277/1. maddesinin, ratio legis’ine aykırı olduğu, bu kadar açık olduğundan artık bir takım düşüncelerle aynı hareketin adil veya haklı sayılabilmesinin hiç bir rolü yoktur. Aksi halde Anayasamızın 138/2. maddesinde belirtilen ‘…Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz’ şeklindeki hükmüne aykırılık oluşur ve yargı bağımsızlığı ilkesi zedelenir. Bu durum Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/1. maddesi kapsamında yer alan yargı bağımsızlığı koşulunu da etkiler. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir mahkemenin bağımsız olup olmadığını incelerken, esas aldığı kriterlerden birisi de hâkimin her türlü etkiden korunmasını sağlayacak önlemlerin alınıp alınmadığı konusudur ki, bu kavram da aynı zamanda mahkemenin sübjektif tarafsızlığı (hâkim bakımından) ile mahkemenin kurum olarak, hak arayanlara güven veren tarafsız bir görünüme sahip bulunmasıdır. Bu durumda Yüksek Dairenin, bozma ilamında ‘…Hâkime ihtarname çekmek usul hukuku açısından uygulamada rastlanan davranışlardan değil ise de, dava sırasında iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında hukuk düzeninin kesinlikle yasakladığı bir durum olmadığından suçun unsurlarının oluşmadığı…’ tarzındaki görüşünün, Anayasanın 138/2, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/1. maddeleri ile TCK 277/1. maddesinin, ratio legis’ine açıkça aykırı olduğu” biçiminde farklı gerekçe ile hüküm kurulmuştur. 

Bu şekilde yeni ve değişik gerekçeyle hüküm kurulmuş olup verilen karar direnme kararı niteliğinde değildir. Önceki hükümde yer almayan bu hususlar Özel Dairece denetlenmemiş olduğundan, Özel Dairece denetlenmeyen bir konunun ilk kez ve doğrudan Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmesine kanunen imkân bulunmamaktadır.

Bu itibarla, yerel mahkemenin son uygulaması direnme kararı olmayıp, yeni hüküm niteliğinde olduğundan, Özel Daire denetiminden geçmemiş bulunan yeni hükmün doğrudan ve ilk kez Ceza Genel Kurulu tarafından ele alınması mümkün olmadığından dosyanın incelenmek üzere Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;
İstanbul 55. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 17.11.2016 gün ve 434-580 sayılı karar yeni hüküm niteliğinde olduğundan, dosyanın temyiz incelemesi yapılabilmesi amacıyla Yargıtay 16. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 03.07.2018 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.