SON SÖZÜN SANIĞA VERİLMESİ, MÜDAFAA BAKIMINDAN ÇOK ÖNEMLİDİR

T.C

YARGITAY CEZA GENEL KURULU
ESAS NO.2017/312
KARAR NO.2019/543
KARAR TARİHİ.17.09.2019
YARGITAY: 3. Ceza Dairesi
MAHKEMESİ:Asliye Ceza
Sayısı : 493-45


Son söz sanığındır.Son sözün sanığa verilmesi,müdafaa bakımından çok önemlidir.Son sözün sanığa verilmesi bozmadan sonraki yargılamada da uyulması zorunlu bir usul kuralıdır

Kasten yaralama suçundan sanıklar … ve …’in beraatlerine ilişkin Milas (Kapatılan) 5.
Asliye Ceza Mahkemesince verilen 04.12.2014 tarihli ve 413-285 sayılı hükümlerin
Cumhuriyet savcısı ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen
Yargıtay 3. Ceza Dairesince 26.10.2015 tarih ve 19994-29693 sayı ile;
“…Katılanın aşamalarda değişmeyen beyanında sanıklar tarafından darbedildiğini beyan
etmesi, katılan hakkında tanzim olunan 08.07.2014 tarihli raporda katılanın sol şakağında
yaklaşık 5-6 cm’lik üçgen şeklinde kesi olduğunun belirtilmesi ve bu suretle sanıkların
üzerlerine atılı kasten yaralama suçunun sabit olması karşısında katılanın tüm tıbbi tedavi
evraklarıyla beraber en yakın Adli Tıp Kurumuna sevki ile yaralanmasının yüzde sabit iz
niteliğinde olup olmadığı hususunda kati rapor alındıktan sonra sonucuna göre sanıkların
cezalandırılması gerektiğinin gözetilmemesi,” isabetsizliğinden bozulmasına karar
verilmiştir.

Milas (Kapatılan) 5. Asliye Ceza Mahkemesi ise 26.01.2016 tarih ve 493-45 sayı ile
bozmaya direnerek önceki hükümler gibi sanıkların beraatlerine karar vermiştir.

Direnme kararına konu bu hükümlerin de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi
üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 08.04.2016 tarihli ve 126684 sayılı “bozma”
istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca

 
07.12.2016 tarih ve 602-634 sayı ile; 6763 sayılı Kanun’un 38. maddesi ile 5320 sayılı
Kanun’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı
madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 13.03.2017 tarih ve 460-
2510 sayı ile; direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci
Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan
gerekçelerle karara bağlanmıştır.


TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi
gereken uyuşmazlık; sanıklara atılı kasten yaralama suçunun sabit olup olmadığının
belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca öncelikle,
hazır bulunduğu oturumda son söz sanıklara verilmeden hüküm kurulmasının, savunma
hakkının kısıtlanması niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.

İncelenen dosya kapsamından;

Özel Dairenin bozma kararından sonra, Yerel Mahkemece sanıklar … ve … ile katılan ve
vekilinin hazır bulunduğu 26.01.2016 tarihli oturumda, sanıklar ve katılana bozma ilamına karşı diyeceklerinin sorulduğu, ardından katılan vekilinin bozma ilamına ilişkin
görüşü alındıktan sonra hazır bulunan sanıklara söz verilmeden duruşmanın bitirilerek
direnme kararına konu hükümlerin kurulduğu anlaşılmaktadır.
1412 sayılı CMUK’nın 251. maddesine benzer hükümler içeren 5271 sayılı CMK’nın
“Delillerin tartışılması” başlıklı 216. maddesinin üçüncü fıkrasında; “hükümden önce son
söz, hazır bulunan sanığa verilir” düzenlemesi yer almaktadır. Bu hüküm uyarınca
katılmış olduğu takdirde son söz mutlaka sanığa verilerek duruşma bitirilecektir. Ceza muhakemesinde sanığın en önemli haklarından biri de savunma hakkı olup hazır
bulunduğu oturumda son söz sanığa verilmeden hüküm kurulması, savunma hakkının
kısıtlanması sonucunu doğuracaktır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun süreklilik arz eden çok sayıdaki kararlarında açıkça
belirtildiği üzere, savunma hakkı ile yakından ilgili olan son sözün sanığa ait bulunduğuna
ilişkin usul kuralı emredici nitelikte olup bu kurala uyulmaması kanuna mutlak aykırılık
oluşturmaktadır.

Bununla birlikte, yürürlükten kaldırılmış bulunan 1412 sayılı CMUK’nın 251. maddesinin
son fıkrasındaki; “Sanık namına müdafii tarafından müdafaada bulunulsa dahi müdafaaya
ilave edecek bir şeyi olup olmadığı sanığa sorulur” şeklindeki düzenlemenin yeni usul
kanununda yer almamasının nedeni, aynı yöntemin yeni yasada kabul edilmemesi değil,
216. maddenin son fıkrasındaki “Hükümden önce son söz hazır bulunan sanığa verilir.”
ibaresinin bu anlamı da kapsamasıdır.

Temyiz mercisince verilen bozma kararından sonra ilk derece mahkemeleri tarafından
yargılamaya devam olunduğunda, dava henüz sonuçlanmamış bulunduğundan, ilk defa
hüküm kurulurken “son sözün sanığa verilmesi” kuralı, bozmadan sonra başlayan
yargılamalarda da “kamu davasının kesintisizliği ve sürekliliği” ilkesinin doğal bir sonucu
olarak aynen geçerli olacaktır. Kovuşturmanın sona erdirilip hükmün tesis ve tefhimine
geçilmesinden önce son söz alan tarafın sanık olması gerektiği şeklinde anlaşılması
gereken “son sözün sanığa verilmesi” kuralına uyulmaması hâli, gerek “savunma hakkının
sınırlandırılamayacağı” ilkesine, gerekse CMK’nın 216. maddesinin üçüncü fıkrasına açık
aykırılık teşkil edecek ve bu durum, temyiz incelemesi aşamasında hükmün esasına
geçilmeden önce bozma nedeni kabul edilecektir.

Öğretide; “Son söz sanığındır. Son sözün sanığa verilmesi, müdafaa bakımından çok
önemlidir. Bunun içindir ki son sözün hazır bulunan sanığa verilmemesi mutlak temyiz
sebebi, hukuka kesin aykırılık ve dolayısıyla bozma sebebi sayılmaktadır.” (Nurullah
Kunter-Feridun Yenisey-Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, 18. Baskı, Beta
Yayınları, İstanbul 2014, s. 1484.); “Hüküm safhasına geçmeden önce son söz hazır olan
sanığa verilmek zorundadır. Bu hüküm silahların eşitliği ve suçsuzluk karinesi ilkelerinin
gereği olarak düzenlenmiş, uyulması zorunlu ve emredici bir hükümdür. Son sözün
sanığa verilmesi bozmadan sonraki yargılamada da uyulması zorunlu bir usul kuralıdır.”
(Yener Ünver-Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, 7. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara
2013, cilt: 2, s. 146–149.) şeklinde görüşler ileri sürülmek suretiyle, hükmün tesis ve
tefhim edildiği duruşmada hazır bulunan sanığa mutlaka son sözün verilmesi gerektiği
düşüncesi ittifakla benimsenmiştir.

Bu açıklamalar ışığında ön soruna ilişkin olarak yapılan değerlendirmede;

Yerel Mahkemece bozmadan sonra yapılan oturumda, sırasıyla sanıklar … ve … ile
katılana bozma ilamına karşı diyecekleri sorulduktan sonra katılan vekilinin bozma
ilamına ilişkin görüşü alınıp hazır bulunan sanıklara son sözleri sorulmadan yargılama
bitirilmek suretiyle hükümlerin tesis ve tefhim edilmesi, CMK’nın 216. maddesinin üçüncü
fıkrasına açıkça aykırılık oluşturduğundan, savunma hakkının kısıtlanması sonucunu
doğuran bu usule aykırılık nedeniyle Yerel Mahkemenin direnme kararına konu
hükümlerinin diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir.


SONUÇ :
Açıklanan nedenlerle,
1- Milas (Kapatılan) 5. Asliye Ceza Mahkemesinin 26.01.2016 tarihli ve 493-45 sayılı
direnme kararına konu hükümlerinin, hükümden önce son sözün hazır bulunan sanıklara
verilmemesi isabetsizliğinden diğer yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 17.09.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

ZİMMET SUÇU-AĞIR CEZA MAHKEMESİNİN BAKMAKLA GÖREVLİ OLDUĞU

T.C.
YARGITAY
5. CEZA DAİRESİ
ESAS NO. 2014/8872
KARAR NO. 2017/2999
KARAR TARİHİ. 6.7.2017

5235/m.12

ÖZET : İsnatların sübutu halinde zimmet suçunu oluşturabileceği bu nedenle, delillerin takdir ve tartışmasının, davaya bakmanın 5235 Sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun 12. maddesi uyarınca Ağır Ceza Mahkemesi`nin görevi kapsamında bulunduğu gözetilip görevsizlik kararı verilmesi gerekirken yargılamaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması, hatalıdır.

DAVA : Mahalli mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle dosya incelenerek, gereği düşünüldü:

KARAR : İddianame içeriğindeki “… 2008 yılı yevmiye defterinde, 12/03/2008 tarih, … yevmiye maddesiyle su arıza bedelleri ödemesi için kasadan 2.05.00 TL çıkış yapıldığı, yevmiye maddesine esas 12/03/2008 tarih, 2-000016 numaralı tediye fişi ekindeki belge incelendiğinde şantiye şefi … ve su arızalarını yapan … tarafından imzalanan yazı ile … Emk. İnş.`ın Altyapı Geçici Kabul Eksikliklerinden dolayı firmadan 2.050.00 TL tahsil edilmesi gerektiğinin belirtildiği, … İnş.`tan 2.050.00 TL tahsil edilmesi gerektiği belirtildiği halde kooperatifçe su arızaları için ödenen bedel adı altında kasadan 2.050.00 TL çıkış yapıldığı ancak ödemenin kime yapıldığına dair tediye fişi altında hiçbir belge konmadığı anlaşılmakla, 2.050.00 TL`nin yönetim kurulu üyeleri …, …, … … zimmetinde olduğu,

2007 yılı yevmiye defterinde 05/03/2007 tarih, 82 yevmiye maddesinde noksan ahşap işleri için … 250,00 TL, … 250,00 TL olmak üzere toplam 500,00 TL ödendiğine dair kasadan çıkış yapıldığı, yevmiye maddesine esas 05/03/2007 tarih, 2-… numaralı tediye fişinin incelenmesinde, yevmiye defteri kayıtlarına uygun hesap kayıtlarının yapıldığı ancak … ve … adlı şahıslar için düzenlenen makbuzların tediye fişi ekinde bulunmadığı, 07/03/2007 tarih, … yevmiye maddesinde yine noksan ahşap işleri için … 250.00 TL, … 250.00 TL olmak üzere toplam 500,00 TL ödendiğine dair kasadan çıkış yapıldığı, yevmiye maddesine esas 07/03/2007 tarih, 2-… numaralı tediye fişinin incelenmesinde, yevmiye defteri kayıtlarına uygun hesap kayıtlarının yapıldığı, tediye fişi ekinde … adına düzenlenen 11 numaralı makbuz, … adına düzenlenen 10 numaralı makbuzun ekinde bulunduğu anlaşılmıştır.

Bu şekilde aynı iş için aynı şahıslara biri makbuzsuz, diğeri makbuzlu olmak üzere kasadan 1.000.00 TL çıkış yapılmıştır. 05/03/2007 tarih, … numaralı tediye fişi ile makbuzsuz olarak yapılan 500.00 TL ödemenin kooperatif yönetim kurulu üyeleri …, …, …`nın zimmetinde olduğu…“ şeklindeki isnatların sübutu halinde zimmet suçunu oluşturabileceği bu nedenle, delillerin takdir ve tartışmasının, davaya bakmanın 5235 Sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun 12. maddesi uyarınca Ağır Ceza Mahkemesi`nin görevi kapsamında bulunduğu gözetilip görevsizlik kararı verilmesi gerekirken yargılamaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması,

SONUÇ : Kanuna aykırı, sanıklar müdafiileri, sanık … ve katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, sair yönleri incelenmeyen hükümlerin 5320 Sayılı Kanun`un 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK`nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 06.07.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

HAGB, SANIĞIN ZARARI ÖDEME İRADESİ VARSA, MAHKEMECE TEVDİ MAHALLİ TAYİNİ GEREKİR

T.C.
YARGITAY
2. CEZA DAİRESİ
ESAS NO. 2017/2579
KARAR NO. 2017/7495
KARAR TARİHİ. 10.7.2017

CEZA YARGILAMASINDA AVUKAT VEKALETNAMESİ SUNULMASA BİLE SANIĞIN “BU KİŞİ BENİM AVUKATIMDIR” DEMESİ YETERLİDİR.

HAGB– SANIK, MAĞDURUN UĞRADIĞI ZARARI ÖDEMEK İSTEDİĞİ HALDE MAĞDUR BUNU KABUL ETMEZSE MAĞDURUN İSTEĞİNE BIRAKILMAYIP , MÜŞTEKİYE ZARARIN MİKTARI AÇIKLATTIRILARAK SANIKLARIN ÖDEMESİ İÇİN TEVDİ MAHALLİ TAYİN EDİLMESİ GEREKİR.

Dosya incelenerek gereği düşünüldü;

KARAR : 24/06/2011 tarihli 2. oturuma Av. …’in sanıklar vekili olarak katılması, aynı oturumda tüm sanıkların adı geçen avukatın kendi avukatları olduğunu söylemesi, böylece sanıklar ile avukat arasında vekaletname ibraz edilmese bile sanık-müdafii ilişkisinin doğması, 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 11. maddesinin vekil ile takip edilen işlerde tebligatın vekile yapılacağını öngörmesi, müdafii yerine sanıklara yapıldığından geçersiz olan tebligatların temyiz süresini başlatmaması karşısında, Dairemizin 03/07/2013 tarihli, 2012/27883 E. ve 2013/18297 K. sayılı gereğince gerekçeli karar kendisine tebliğ edilen Av. …’in tüm sanıklar yönünden hükmü süresinde temyiz ettiği anlaşılmakla, sanık … yönünden 25/05/2012 tarihli, 2011/317 E. ve 2011/730 K. sayılı temyiz isteminin reddine dair ek kararın hukuki dayanaktan yoksun ve yok hükmünde olduğu belirlenerek ve bu sebeple kaldırılmasına karar verilerek yapılan incelemede;

1-) Sanıkların yüklenen suçu işlemediklerine dair savunmalarının aksini gösterir, müştekinin teşhis ettiği sanıkların olay günü iş yerine geldiklerine dair ifadesi dışında mahkumiyetlerine yeterli her türlü şüpheden uzak, kesin, yeterli ve inandırıcı delillerin neler olduğu tartışılıp denetime olanak sağlayacak şekilde karar yerinde gösterilmeden yeterli olmayan gerekçeyle yazılı şekilde mahkumiyetlerine karar verilmesi,

2-) Kabule göre de;

a-) Sanıkların, müştekinin kuaför olarak çalıştırdığı iş yerine giderek hırsızlık suçunu işlediklerinin anlaşılması karşısında, eylemlerinin 5237 Sayılı TCK’nın 142/1-b maddesinde tanımlanan hırsızlık suçunu oluşturduğu gözetilmeden aynı Kanunun 141. maddesi uyarınca hüküm kurulması.

b-) 22/07/2011 tarihli oturumda sanık …’in suç sebebiyle oluşan zararın giderilmesi amacıyla müşteki adına 300 TL havale edildiğine dair haber kağıdını ibraz ettiği, müştekinin havale edilen parayı (haberi olmadığından) almadığını, almak da istemediğini belirttiğinin anlaşılması karşısında, sanıkların yasal bir indirim nedeninden yararlanabilmesinin müştekinin kabulüne bağlı tutulamayacağı, bu durumda müştekiye zararının miktarı açıklattırılarak, sanıklara gerekirse tevdi mahalli gösterilip, zararı giderme olanağı sağlandıktan sonra sonucuna göre, 5237 Sayılı TCK’nın 168/2 maddesinin uygulanma olanağının değerlendirilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanıklar ve müdafiilerin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı istem gibi BOZULMASINA, 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi yollamasıyla 1412 Sayılı CMUK’nın 326/son maddesi uyarınca yeni hüküm kurulurken bozma öncesi hükmolunan yaptırımın (cezanın) ve sonuçlarının ağırlaştırılamayacağı kuralının gözetilmesine, 10/07/2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

T.C.
YARGITAY
6. CEZA DAİRESİ
ESAS NO: 2014/10710
KARAR NO: 2017/1748
KARAR TARİHİ: 1.6.2017

>HAGB–SANIK ZARARI ÖDEME İRADESİNİ ORTAYA KOYMUŞ İSE MAHKEME TEVDİ MAHALLİ TAYİN ETMESİ GEREKİR.

Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

KARAR : Mağdurun zararı giderme iradesini kovuşturma aşamasında ortaya koyan ve bu doğrultuda hareketini geliştiren sanığa, olay mahkemesince uygun bir tevdi mahalli etmesi gerektiği dikkate alınmadan, duruşmaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması kanuna aykırı ise de, bu durum sonuca etkili görülmediğinden bozma nedeni yapılmamıştır.
Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve Hakimler Kurulunun takdirine göre; suçun sanık tarafından işlendiğini kabulde usul ve nitelendirmede Yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşıldığından, diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

Ancak;

1-)Sanık hakkında, ilk hükümde TCK’nın 58.maddesiyle uygulama yapılmamasına rağmen, sonraki hükümde CMUK’nın 326/son maddesi gereğince kazanılmış hak ilkesinin korunması gerektiği düşünülmeden, TCK’nun 58.maddesine yer verilerek yazılı şekilde karar verilmesi,

2-)Mahkemece 5271 Sayılı Yasa’nın 150/3. maddesi uyarınca, sanığın savunmasını yapmak üzere zorunlu savunman görevlendirilmesi nedeniyle, savunmana ödenen avukatlık ücretinin, sanığa yargılama gideri olarak yükletilmesine karar verilmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/3-c maddesindeki düzenlemeye açıkça aykırı olması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanık … ve savunmanının temyiz itirazı bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan sebeplerle BOZULMASINA, bozma nedeni yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 5320 Sayılı Kanun’un 8/1.maddesi yollamasıyla 1412 Sayılı CMUK’nın 322.maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, hüküm fıkrasından TCK’nun 58.maddesinin uygulanmasına dair kısım ile ‘561.-TL zorunlu müdafiilik giderinin sanıktan tahsil edilerek hazineye gelir kaydına’ dair bölümün çıkarılması suretiyle, diğer yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 01.06.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi

HAKİME İHTARNAME ÇEKMEK, ADİL YARGILAMAYI ETKİLEME SUÇU OLUŞUP OLUŞMADIĞI

YARGITAY Ceza Genel Kurulu 
2018/276 E.
2018/333 K.

Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 16. Ceza Dairesi

Mahkemesi :Asliye Ceza

Sanık …’nin yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs suçundan TCK’nun 277/1, 62 ve 53. maddeleri gereğince 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin İstanbul 55. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 03.12.2013 gün ve 318-594 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 16. Ceza Dairesince 31.05.2016 gün ve 1298-3799 sayı ile;

“1-Yargı görevi yapanları etkilemek suçunun maddi unsuru, yargı görevi yapanları emir vermek, baskı yapmak, nüfuz icra etmek suretiyle veya her ne surette olursa olsun hukuka aykırı olarak etkilemeye kalkışmaktır. Somut olayda ihtiyati haczin kaldırılması için noter vasıtasıyla hakime ihtar çekme şeklinde gerçekleşen davranışta hakime emir vermek, baskı yapmak, nüfuz icra etmek şeklindeki seçimli hareketlerden herhangi birinin gerçekleşmediği açıktır. Hukuka aykırılık ise genel bir ifadeyle hukuka (hakka) karşı gelmek onunla çatışma halinde olmak demektir. Suçun unsuru olarak hukuka aykırılık, işlenen fiile hukuk düzeni tarafından cevaz verilmemesi, bütün hukuk düzeni ile çelişki ve çatışma halinde bulunulması anlamına gelmektedir. Hakime ihtarname çekmek usul hukuku açısından uygulamada rastlanan davranışlardan değil ise de, dava sırasında iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında hukuk düzeninin kesinlikle yasakladığı bir durum olmadığından suçun unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden beraati yerine yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi, 

Kabul ve uygulamaya göre de; 

2- TCK’nın 53. maddesinde düzenlenen hak yoksunluklarının uygulanması bakımından, Anayasa Mahkemesinin 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 tarih, 2014/140 E. 2015/85 K. sayılı iptal kararının gözetilmesi lüzumu” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.

İstanbul 55. Asliye Ceza Mahkemesi ise 17.11.2016 gün ve 434-580 sayı ile;

“Yüksek Yargıtay 16. Ceza Dairesinin, 31.05.2016 tarih ve 2016/1298 Esas, 2016/3799 Karar sayılı bozma ilamında, davaya konu suç, yargı görevi yapanları etkilemek, bu suçun, maddi unsuru ise yargı görevi yapanlara emir vermek, baskı yapmak, nüfuz icra etmek suretiyle veya her ne surette olursa olsun hukuka aykırı olarak etkilemeye kalkışmak, olarak nitelendirmiştir. 

Oysa bu nitelendirmenin havi olduğu TCK 277. maddesi, 05.07.2012 tarih ve 28344 sayılı R.G.’de yayımlanan 02.07.2012 tarih ve 6352 sayılı kanunun 90. maddesi ile başlığı ile birlikte tamamen değiştirilmiş olup, 18.06.2014 gün ve 6545 sayılı Kanunun 69. maddesi ile ‘5237 sayılı Kanunun 277. maddesinin birinci fıkrasında yer alan ‘veya yapılmakta olan bir soruşturmada’ ve ‘şüpheli veya’ ibareleri madde metninden çıkarılmış ve fıkraya, ‘teşebbüs iltimas derecesini geçmediği takdirde verilecek ceza altı aydan iki yıla kadardır’ cümlesi eklenmesinden sonra maddenin en son hâli, 

Yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs 

Madde 277 – (Değişik madde: 02.07.2012 – 6352 S.K./90.md.) 

‘(1) Görülmekte olan bir davada (…), gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak amacıyla, davanın taraflarından birinin, (…) sanığın, katılanın veya mağdurun lehine veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da beyanda bulunması için, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs eden kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (Ek cümle: 18/06/2014-6545 S.K./69. md) Teşebbüs iltimas derecesini geçmediği takdirde verilecek ceza altı aydan iki yıla kadardır. 

(2) Birinci fıkradaki suçu oluşturan fiilin başka bir suçu da oluşturması halinde, fikri içtima hükümlerine göre verilecek ceza yarısına kadar artırılır’ şeklini almıştır.

Bu durumda dosyamızın suç tarihi 22.05.2013 olması nedeniyle temyiz incelemesi maddenin en son hâli üzerinden yapılması gerektiği halde eski metin üzerinden inceleme yapıldığı anlaşılmıştır. 

Sanığın üzerine atılı suçun, mümas olduğu TCK 277. maddesinin son hâli nazara alındığında ise anılan maddenin gerek birinci fıkrasında gerekse diğer fıkrasında, ‘hukuka aykırılık’ kavramı esas noktadır. Hukuka aykırılık ise fiil ile hukuk kuralı arasında bir çelişki, bir çatışma ilişkisi biçiminde anlaşıldığına göre, ceza hukuku alanında önemli olan husus bu çatışmanın fiil ile bütün hukuk düzeni arasında mı, yoksa yine fiil ile sadece ceza normları yani ceza kuralları arasında mı gerçekleşmesi gerekeceği probleminin çözülmesidir. Bu ise hukuka aykırılığın kapsam ve sınırının çözümlenmesi ile alakalıdır. Hukuka aykırılığın muhtevasını belirleme problemi hukuka uygunluk sebeplerinin niteliği ve esası ile sıkı surette ilgilidir. Bu anlamda hukuka aykırılığı biçimsel olarak kabul eden görüşe göre; bu kavramdan maksat, insan hareketinin belirli bir hukuk kuralı ile çelişki hâlinde bulunması olarak kabul etmektedir. Bu tanımla yetinmeyip, ceza hukuku bakımından biçimsel karşıtlığın yanı sıra ceza kurallarının koruduğu hak ve yararları da ihlâl etmesinin veya tehlikeye karşı bırakmasının gerekeceği yani maddi hukuka aykırılık görüşünü savunan yazarlar da bulunmaktadır. Ancak maddi hukuka aykırılık görüşünü savunan yazarlar arasında bu hak ve yararın neden ibaret olduğu konusunda da fikir ayrılığı bulunmaktadır. Bu konudaki değişik görüşleri, üç teori kapsamında görmek mümkündür. Bu teorilerden birincisi yararların dengelenmesi teorisidir. İkincisi, haklı amaç uğruna haklı araç teorisi olup üçüncüsü ise fiilin sosyal uygunluğu teorisidir. 

Tüm bu farklı görüşlere karşın TCK 277. maddesinin, TCK’da düzenlendiği yer, kanun koyucunun bu hükmü vazederken orta koyduğu düşünce yani maddenin gerekçesi nazara alınarak, kanunun suç saydığı bir fiil işlendiğinde, o fiili suç saymakta güdülen amaca, kanunun esas fikrine bakmak gerekir. Yapılan hareketin bu amaca girdiğine kanaat getirildiği anda hukuka aykırılık var demektir. Birtakım düşüncelerle aynı hareketin adil veya haklı sayılabilmesinin hiç bir rolü yoktur. Buna karşılılık hareketin sözü geçen amaca uygun olmadığı, kanunun bu türden hareketleri yasaklayıp cezalandırmak amacını güdemeyeceği sonucuna varıldığında fiil hukuka uygundur ve hukuka uygunluğu belirten hâlin kanunlarda yazılı olup olmaması bakımından bir ayrım yapmaya gerek yoktur. Bu son anlamdadır ki; ceza hukukunun zımni sınırlarının bulunduğunu, maksatsız hukuk ve suç olmayacağı gibi, amacın ötesinde bir hukuka aykırılık da bulunamayacağını, fiilin amaca uygunluğunu tespit bakımından kanunlarda bir açıklığın bulunmasına ihtiyaç ve zorunluluk olmadığını, bu hususun ratio legis’den (kanunun esas fikrinden) çıkarılabileceğini kabul etmek gerekir. Böylece bir yandan kanun koyucunun iradesinin üstünde bir irade tanınmamakta, diğer yandan bu iradeyi maksada uygun bir tarzda yorumlayarak, amaç bulunmadığı zaman fiilin de hukuka aykırı olamayacağını kabul etmek gerekir (Daha ayrıntıları ile valleta, 38- Dönmezer-Erman, Ceza Hukuku 2. Cilt, 8. Bası, 1983, sayfa 18). 

Bu durumda, TCK 277. maddesinin gerekçesi nazara alındığında, yani kanun koyucunun iradesi nazara alındığında, hâkime noterden ihtarname çekmek fiilinin kanun koyucunun bu konudaki iradesine aykırı bir hâl olduğu açıktır. Nitekim Yüksek Dairede bozma ilamında ‘…hâkime ihtarname çekmek usul hukuku açısından uygulamada rastlanan davranışlardan değil…’ düşüncesinde olmuş ve hemen hemen benzer bir olayda Yüksek Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 26.01.2011 tarih ve 2008/22167 esas, 2011/383 sayılı kararında, ‘…Avukat olan sanığın takip ettiği davayı gören hâkime yazıp gönderdiğini kabul ettiği ‘ihtarname’ başlıklı 22.06.2005 tarihli yazıda, 2005/117 sayılı dosyadaki tedbir konusunda isteği yönünde karar verilmediğinden ve bu nedenle müvekkillerinin mağdur edildiğinden söz edildikten sonra; ‘haksız, adaletsiz kararlarını adalete uygun hale getirmeniz, getirmediğiniz takdirde tazminat davası açacağım gibi şikayet yoluna da gideceğimi ihtaren bildiririm’ sözlerinin, tazminat alacağına ilişkin bildirimden öte, görülmekte olan bir dava ile ilgili olarak isteme konu kararın elde edilmesine yönelik baskı ve hukuka aykırı olarak, görülmekte olan bir davada taraflardan biri lehine karar verilmesi amacıyla yargı görevi yapanı etkileme niteliğinde olduğu ve TCY’nin 277. maddesindeki suç öğelerinin oluştuğu gözetilmeden eylemin vekalet görevi gereğince iddia ve savunma hakkı kapsamında olduğuna ilişkin dosya içeriğine ve yasaya uymayan gerekçeyle beraat hükmü kurulması yasaya aykırı ve o yer Cumhuriyet savcısının temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden hükmün bozulmasına, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 26.01.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi’ şeklinde karar vermiştir. 

Buna göre; somut olayda derdest dosyanın sanığının, ihtiyati haczin kaldırılması için noter vasıtasıyla hâkime ihtar çekme şeklinde gerçekleşen davranışı da hukuka aykırı olup TCK 277/1. maddesine aykırı olduğu açıktır. Yapılan hareketin, TCK 277/1. maddesinin, ratio legis’ine aykırı olduğu, bu kadar açık olduğundan artık bir takım düşüncelerle aynı hareketin adil veya haklı sayılabilmesinin hiç bir rolü yoktur. Aksi halde Anayasamızın 138/2. maddesinde belirtilen ‘…Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz’ şeklindeki hükmüne aykırılık oluşur ve yargı bağımsızlığı ilkesi zedelenir. Bu durum Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/1. maddesi kapsamında yer alan yargı bağımsızlığı koşulunu da etkiler. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir mahkemenin bağımsız olup olmadığını incelerken, esas aldığı kriterlerden birisi de hâkimin her türlü etkiden korunmasını sağlayacak önlemlerin alınıp alınmadığı konusudur ki, bu kavram da aynı zamanda mahkemenin sübjektif tarafsızlığı (hâkim bakımından) ile mahkemenin kurum olarak, hak arayanlara güven veren tarafsız bir görünüme sahip bulunmasıdır. Bu durumda Yüksek Dairenin, bozma ilamında ‘…Hâkime ihtarname çekmek usul hukuku açısından uygulamada rastlanan davranışlardan değil ise de, dava sırasında iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında hukuk düzeninin kesinlikle yasakladığı bir durum olmadığından suçun unsurlarının oluşmadığı…’ tarzındaki görüşünün, Anayasanın 138/2, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/1. maddeleri ile TCK 277/1. maddesinin, ratio legis’ine açıkça aykırı olması gerekçesi ile Yüksek Yargıtay Bozma İlamına direnilmesi cihetine gidilerek, bozma ilamı öncesi mahkememize evvelce verilen aynı gerekçe ile:

Tüm dosya kapsamının tetkikinde; mahkememizce olaya ilişkin olarak sanığın ve müdafiinin aşamalardaki ifadeleri ile dosyaya sundukları belgeler tetkik edilmiş, müşteki adına duruşma gününü bildirir davetiyenin tebliğ edilmesine rağmen müştekinin duruşmalara iştirak etmemesi nedeniyle İstanbul 21. İcra Hukuk Mahkemesinin suç duyurusu yazısı ile ekindeki belgeler tetkik edilmiş olmakla; Barış Koli Oluklu Mukavva Sanayi isimli Anonim Şirketin yönetim kurulu başkanı olan ve şirketi hakkında İstanbul Anadolu 10. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2013/459 Esas sayılı dava dosyasında görülen iflasın ertelemesi davası kapsamında aldırdığı ihtiyati tedbir kararı sonrasında, şirketin borçlarıyla ilgili yapılan icra takiplerini bu kararla durdurulduğunu beyan eden ve kendisini bu süreçte avukat ile temsil eden sanığın, savunmasına göre aynı nitelikte olduğunu beyan ettiği İstanbul 21. İcra Hukuk Mahkemesinin suç duyurusu yazısına konu olaya ilişkin hukuki prosedürü bildiği hâlde İstanbul 21. İcra Hukuk Mahkemesi hâkimi olan müştekinin görevi kapsamında rüyet ettiği talebe ilişkin kararlara mümas yasal mevzuat çerçevesi dışında mahkeme hakimi olan müştekiyi,oluşa göre lehine ve talep ettiği sürede karar vermeye zorlamak suretiyle etkilemek için yargı görevi yapan müştekiye noterden ihtarname çekmek suretiyle atılı suçu ika ettiği…” gerekçesiyle, sanığın önceki hükümdeki gibi cezalandırılmasına karar vermiştir.

Bu hükmün de Cumhuriyet savcısı ve sanık müdaii tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 03.02.2017 gün ve 4547 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle gönderilen dosyayı 6763 sayılı Kanunun 36. maddesiyle değişik CMK’nun 307. maddesi uyarınca inceleyen Yargıtay 16. Ceza Dairesince 25.01.2018 gün ve 3897-104 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. 

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı yargı görevi yapanı etkilemeye teşebbüs suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle, yerel mahkeme kararının yeni hüküm niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.

Ceza Genel Kurulunun süreklilik kazanmış uygulamalarına göre şeklen direnme kararı verilmiş olsa dahi;
a) Bozma kararı doğrultusunda işlem yapmak,
b) Bozma kararında tartışılması gerektiği belirtilen hususları tartışmak, 
c) Bozma sonrası yapılan araştırma, inceleme ya da toplanan yeni delillere dayanmak,
d) Önceki kararda yer almayan ve daire denetiminden geçmemiş olan yeni ve değişik gerekçe ile hüküm kurmak,
Suretiyle verilen hüküm, direnme kararı olmayıp yeni bir hükümdür. Bu nitelikteki bir hükmün temyiz edilmesi halinde ise incelemenin Yargıtayın ilgili dairesi tarafından yapılması gerekmektedir.

İncelenen dosya kapsamından;

Yerel mahkemece “Mahkememizce olaya ilişkin olarak sanığın ve müdafiinin aşamalardaki ifadeleri ile dosyaya sundukları belgeler tetkik edilmiş, müşteki adına duruşma gününü bildirir davetiyenin tebliğ edilmesine rağmen müştekinin duruşmalara iştirak etmemesi nedeniyle İstanbul 21. İcra Hukuk Mahkemesinin suç duyurusu yazısı ile ekindeki belgeler tetkik edilmiş olmakla; Barış Koli Oluklu Mukavva Sanayi isimli Anonim Şirketin yönetim kurulu başkanı olan ve şirketi hakkında İstanbul Anadolu 10. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2013/459 Esas sayılı dava dosyasında görülen iflasın ertelenmesi davası kapsamında aldırdığı ihtiyati tedbir kararı sonrasında, şirketin borçlarıyla ilgili yapılan icra takiplerinin bu kararla durdurulduğunu beyan eden ve kendisini bu süreçte avukat ile temsil eden sanığın, savunmasına göre aynı nitelikte olduğunu beyan ettiği İstanbul 21. İcra Hukuk Mahkemesinin suç duyurusu yazısına konu olaya ilişkin hukuki prosedürü bildiği hâlde İstanbul 21. İcra Hukuk Mahkemesi hâkimi olan müştekinin görevi kapsamında rüyet ettiği talebe ilişkin kararlara mümas yasal mevzuat çerçevesi dışında mahkeme hâkimi olan müştekiyi, oluşa göre lehine ve talep ettiği sürede karar vermeye zorlamak suretiyle etkilemek için yargı görevi yapan müştekiye noterden ihtarname çekmek suretiyle atılı suçu ika ettiği…” gerekçesiyle sanığın yargı görevi yapanı etkilemeye teşebbüs suçundan mahkûmiyetine ilişkin verilen ilk hükmün Özel Dairece, sanığın beraatine karar verilmesi gerektiği belirtilerek bozulmasından sonra, önceki hükümde yer almayan; “…Sanığın üzerine atılı suçun, mümas olduğu TCK 277. maddesinin son hâli nazara alındığında ise anılan maddenin gerek birinci fıkrasında gerekse diğer fıkrasında, ‘hukuka aykırılık’ kavramı esas noktadır. Hukuka aykırılık ise fiil ile hukuk kuralı arasında bir çelişki, bir çatışma ilişkisi biçiminde anlaşıldığına göre, ceza hukuku alanında önemli olan husus bu çatışmanın fiil ile bütün hukuk düzeni arasında mı, yoksa yine fiil ile sadece ceza normları yani ceza kuralları arasında mı gerçekleşmesi gerekeceği probleminin çözülmesidir. Bu ise hukuka aykırılığın kapsam ve sınırının çözümlenmesi ile alakalıdır. Hukuka aykırılığın muhtevasını belirleme problemi hukuka uygunluk sebeplerinin niteliği ve esası ile sıkı surette ilgilidir. Bu anlamda hukuka aykırılığı biçimsel olarak kabul eden görüşe göre; bu kavramdan maksat, insan hareketinin belirli bir hukuk kuralı ile çelişki hâlinde bulunması olarak kabul etmektedir. Bu tanımla yetinmeyip, ceza hukuku bakımından biçimsel karşıtlığın yanı sıra ceza kurallarının koruduğu hak ve yararları da ihlâl etmesinin veya tehlikeye karşı bırakmasının gerekeceği yani maddi hukuka aykırılık görüşünü savunan yazarlar da bulunmaktadır. Ancak maddi hukuka aykırılık görüşünü savunan yazarlar arasında bu hak ve yararın neden ibaret olduğu konusunda da fikir ayrılığı bulunmaktadır. Bu konudaki değişik görüşleri, üç teori kapsamında görmek mümkündür. Bu teorilerden birincisi yararların dengelenmesi teorisidir. İkincisi, haklı amaç uğruna haklı araç teorisi olup üçüncüsü ise fiilin sosyal uygunluğu teorisidir. 

Tüm bu farklı görüşlere karşın TCK 277. maddesinin, TCK’da düzenlendiği yer, kanun koyucunun bu hükmü vazederken orta koyduğu düşünce yani maddenin gerekçesi nazara alınarak, kanunun suç saydığı bir fiil işlendiğinde, o fiili suç saymakta güdülen amaca, kanunun esas fikrine bakmak gerekir. Yapılan hareketin bu amaca girdiğine kanaat getirildiği anda hukuka aykırılık var demektir. Birtakım düşüncelerle aynı hareketin adil veya haklı sayılabilmesinin hiç bir rolü yoktur. Buna karşılılık hareketin sözü geçen amaca uygun olmadığı, kanunun bu türden hareketleri yasaklayıp cezalandırmak amacını güdemeyeceği sonucuna varıldığında fiil hukuka uygundur ve hukuka uygunluğu belirten hâlin kanunlarda yazılı olup olmaması bakımından bir ayrım yapmaya gerek yoktur. Bu son anlamdadır ki; ceza hukukunun zımni sınırlarının bulunduğunu, maksatsız hukuk ve suç olmayacağı gibi, amacın ötesinde bir hukuka aykırılık da bulunamayacağını, fiilin amaca uygunluğunu tespit bakımından kanunlarda bir açıklığın bulunmasına ihtiyaç ve zorunluluk olmadığını, bu hususun ratio legis’den (kanunun esas fikrinden) çıkarılabileceğini kabul etmek gerekir. Böylece bir yandan kanun koyucunun iradesinin üstünde bir irade tanınmamakta, diğer yandan bu iradeyi maksada uygun bir tarzda yorumlayarak, amaç bulunmadığı zaman fiilin de hukuka aykırı olamayacağını kabul etmek gerekir (Daha ayrıntıları ile valleta, 38- Dönmezer-Erman, Ceza Hukuku 2. Cilt, 8. Bası, 1983, sayfa 18). 

Bu durumda, TCK 277. maddesinin gerekçesi nazara alındığında, yani kanun koyucunun iradesi nazara alındığında, hâkime noterden ihtarname çekmek fiilinin kanun koyucunun bu konudaki iradesine aykırı bir hâl olduğu açıktır. Nitekim Yüksek Dairede bozma ilamında ‘…hâkime ihtarname çekmek usul hukuku açısından uygulamada rastlanan davranışlardan değil…’ düşüncesinde olmuş ve hemen hemen benzer bir olayda Yüksek Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 26.01.2011 tarih ve 2008/22167 esas, 2011/383 sayılı kararında, ‘…Avukat olan sanığın takip ettiği davayı gören hâkime yazıp gönderdiğini kabul ettiği ‘ihtarname’ başlıklı 22.06.2005 tarihli yazıda, 2005/117 sayılı dosyadaki tedbir konusunda isteği yönünde karar verilmediğinden ve bu nedenle müvekkillerinin mağdur edildiğinden söz edildikten sonra; ‘haksız, adaletsiz kararlarını adalete uygun hale getirmeniz, getirmediğiniz takdirde tazminat davası açacağım gibi şikayet yoluna da gideceğimi ihtaren bildiririm’ sözlerinin, tazminat alacağına ilişkin bildirimden öte, görülmekte olan bir dava ile ilgili olarak isteme konu kararın elde edilmesine yönelik baskı ve hukuka aykırı olarak, görülmekte olan bir davada taraflardan biri lehine karar verilmesi amacıyla yargı görevi yapanı etkileme niteliğinde olduğu ve TCY’nin 277. maddesindeki suç öğelerinin oluştuğu gözetilmeden eylemin vekalet görevi gereğince iddia ve savunma hakkı kapsamında olduğuna ilişkin dosya içeriğine ve yasaya uymayan gerekçeyle beraat hükmü kurulması yasaya aykırı ve o yer Cumhuriyet savcısının temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden hükmün bozulmasına, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 26.01.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi’ şeklinde karar vermiştir. 

Buna göre; somut olayda derdest dosyanın sanığının, ihtiyati haczin kaldırılması için noter vasıtasıyla hâkime ihtar çekme şeklinde gerçekleşen davranışı da hukuka aykırı olup TCK 277/1. maddesine aykırı olduğu açıktır. Yapılan hareketin, TCK 277/1. maddesinin, ratio legis’ine aykırı olduğu, bu kadar açık olduğundan artık bir takım düşüncelerle aynı hareketin adil veya haklı sayılabilmesinin hiç bir rolü yoktur. Aksi halde Anayasamızın 138/2. maddesinde belirtilen ‘…Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz’ şeklindeki hükmüne aykırılık oluşur ve yargı bağımsızlığı ilkesi zedelenir. Bu durum Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/1. maddesi kapsamında yer alan yargı bağımsızlığı koşulunu da etkiler. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir mahkemenin bağımsız olup olmadığını incelerken, esas aldığı kriterlerden birisi de hâkimin her türlü etkiden korunmasını sağlayacak önlemlerin alınıp alınmadığı konusudur ki, bu kavram da aynı zamanda mahkemenin sübjektif tarafsızlığı (hâkim bakımından) ile mahkemenin kurum olarak, hak arayanlara güven veren tarafsız bir görünüme sahip bulunmasıdır. Bu durumda Yüksek Dairenin, bozma ilamında ‘…Hâkime ihtarname çekmek usul hukuku açısından uygulamada rastlanan davranışlardan değil ise de, dava sırasında iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında hukuk düzeninin kesinlikle yasakladığı bir durum olmadığından suçun unsurlarının oluşmadığı…’ tarzındaki görüşünün, Anayasanın 138/2, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/1. maddeleri ile TCK 277/1. maddesinin, ratio legis’ine açıkça aykırı olduğu” biçiminde farklı gerekçe ile hüküm kurulmuştur. 

Bu şekilde yeni ve değişik gerekçeyle hüküm kurulmuş olup verilen karar direnme kararı niteliğinde değildir. Önceki hükümde yer almayan bu hususlar Özel Dairece denetlenmemiş olduğundan, Özel Dairece denetlenmeyen bir konunun ilk kez ve doğrudan Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmesine kanunen imkân bulunmamaktadır.

Bu itibarla, yerel mahkemenin son uygulaması direnme kararı olmayıp, yeni hüküm niteliğinde olduğundan, Özel Daire denetiminden geçmemiş bulunan yeni hükmün doğrudan ve ilk kez Ceza Genel Kurulu tarafından ele alınması mümkün olmadığından dosyanın incelenmek üzere Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;
İstanbul 55. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 17.11.2016 gün ve 434-580 sayılı karar yeni hüküm niteliğinde olduğundan, dosyanın temyiz incelemesi yapılabilmesi amacıyla Yargıtay 16. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 03.07.2018 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

AKIL HASTASI DA OLSA SANIĞIN SAVUNMASI ALINMADAN KARAR VERİLEMEYECEĞİ

YARGITAY Ceza Genel Kurulu 
2018/237 E. 
2018/298 K.

Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 16. Ceza Dairesi

Sanık … hakkında iftira suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda TCK’nun 32/1, 57 ve CMK’nun 223/3-a maddeleri uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına ve yüksek güvenlikli sağlık kurumlarında koruma ve tedavi altına alınmasına ilişkin Yunak Asliye Ceza Mahkemesince verilen 19.12.2013 gün ve 217-273 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 16. Ceza Dairesince 17.01.2017 gün ve 1929-123 sayı ile;

“İftira suçunun oluşabilmesi için yetkili makamlara ihbar veya şikayette bulunarak işlemediğini bildiği hâlde, hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat edilmesinin gerektiği, somut olayda sanığın savcılık katibi olan katılan hakkında Konya İdare Mahkemesi kararını kendisine tebliğ etmediği iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuş ise de; adli ve idari yaptırım gerektiren bir eylem atfında bulunmaması ve suç teşkil etmemesi karşısında, iftira suçunun unsurları gerçekleşmediğinden sanığın beraati yerine yazılı olduğu şekilde ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Yunak Asliye Ceza Mahkemesi ise 08.06.2017 gün ve 67-81 sayı ile ilk hükümde direnmiştir.

Bu hükmün de sanık müdaii tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 12.01.2018 gün ve 59965 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle gönderilen dosyayı 6763 sayılı Kanunun 36. maddesiyle değişik CMK’nun 307. maddesi uyarınca inceleyen Yargıtay 16. Ceza Dairesince 12.03.2018 gün ve 415-707 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. 

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı iftira suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle, işlediği iddia olunan suça ilişkin ceza sorumluluğuna sahip olmayan sanık hakkında, sorgusu yapılmadan ceza verilmesine yer olmadığına karar verilip verilemeyeceğinin belirlenmesi gerekmektedir. 

Sanık …’in, savcılık kâtibi olan katılan … bölge idare mahkemesinde görevli olmadığı hâlde, bölge idare mahkemesi kararlarını kendisine tebliğ etmediğinden bahisle katılandan haksız yere şikâyetçi olduğu iddiasıyla hakkında iftira suçundan kamu davası açıldığı,

Yapılan yargılama sırasında sanık hakkında Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulunca düzenlenen raporda; sanığın cezai sorumluluğuna müessir ve kişide şuur ve harekât serbestisini ortadan kaldıracak mahiyet ve derecede olan ve psikotik bozukluk denilen akıl hastası olduğu, mezkûr suçu işlediği sırada fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını idrak etme ve bu fiil ile ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğini ortadan kaldıracak boyuttaki bu akıl hastalığının etkisinin bulunduğu, cezai sorumluluğu bulunmayan sanık hakkında korunma ve tedavi amaçlı akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirlerinin uygulanmasının uygun olacağının belirtildiği,

Yerel mahkemece kendisine zorunlu müdafi tayin edilen sanığın sorgusu yapılmadan hakkında ceza verilmesine yer olmadığına ve koruma amaçlı tedavi altına alınmasına ilişkin kurulan ilk hükmün, Özel Dairece, sanığa atılı iftira suçunun unsurları oluşmadığından bahisle beraatine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi nedeniyle bozulmasından sonra yapılan yargılamada da sanığın sorgusu yapılmadan, müdafisinin dinlenmesi ile yetinilip önceki hükümde direnilmesine karar verildiği,

Anlaşılmaktadır. 

Türk Ceza Kanununun 31. maddesinin ikinci ve 32. maddesinin birinci fıkralarında kusur yeteneği dolaylı bir şekilde tanımlanmıştır. Bu hükümler uyarınca, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin bulunması durumunda kusur yeteneğinin varlığı kabul edilmiştir. Kusur yeteneğinin iki belirgin unsuru vardır. Bunlardan ilki; işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını anlayabilme, diğeri ise; eylemin hukuki anlam ve sonuçlarını kavrayan kişinin, davranışlarını bu algılama doğrultusunda hukuk düzeninin gereklerine uygun olarak yönlendirme yeteneğinin bulunmasıdır. “Algılama” ve “irade yeteneği” denilen bu iki öğenin kişide bir arada bulunmaması veya bu yeteneklerinde azalma meydana gelmesi halinde kusur yeteneğinin tam olmadığı kabul edilmelidir.

Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler arasında bulunan akıl hastalığı, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 32. maddesinde;

“1) Akıl hastalığı nedeniyle işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez. Ancak, bu kişiler hakkında güvenlik tedbirine hükmolunur.
2) Birinci fıkrada yazılı derecede olmamakla birlikte işlediği fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan kişiye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmibeş yıl, müebbet hapis cezası yerine yirmi yıl hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek ceza, altıda birden fazla olmamak üzere indirilebilir. Mahkûm olunan ceza, süresi aynı olmak koşuluyla, kısmen veya tamamen, akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri olarak da uygulanabilir” şeklinde hüküm altına alınmıştır.

Buna göre, ortada bütün unsurlarıyla oluşmuş bir suç bulunmakta ise de, akıl hastası olduğu belirlenen sanık, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayacak durumda olduğundan, suçun işlenmesinden dolayı hukuki anlamda sorumlu tutulup cezalandırılamaz. TCK’nun 32. maddesinin birinci fıkrası gereğince bu durumda bulunan sanığa ceza tayin edilmesi mümkün olmadığından, Ceza Muhakemesi Kanununun 223. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca “ceza verilmesine yer olmadığına” karar verilmesi gerekir. Öte yandan sanığa ceza verilemiyor olması, hakkında bir güvenlik tedbirine hükmolunmasına engel değildir. O hâlde akıl hastası sanığın tedavi ve muhafazasına karar verilebilmesi için, açılan davada isnat yeteneği ile “fiil-fail-akıl hastalığı” arasındaki ilişkinin belirlenebilmesi için bir yargılama faaliyetine ihtiyaç vardır.

Öğretide; “Emniyet tedbiri veya ceza uygulaması failler hakkında kabul edildiğine göre, suçun işlendiği sıradaki tam ve yarım akıl hastalığının emniyet tedbiri veya dar manada ceza davası açılmasına, o kişilerin sanık sıfatı almasına ve son soruşturma yapılmasına tesir etmeyeceği” belirtilerek, ceza ehliyetine sahip olmayanların, ceza yargılaması sırasında sanık konumunda bulunabilecekleri vurgulanmıştır (Nurullah Kunter, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınevi, Onuncu Bası, s. 414).

İşlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya fiille ilgili davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli ölçüde azalmış olanlar hakkında güvenlik tedbiri uygulanabilmesi için açılan dava üzerine yapılan muhakeme güvenlik tedbiri muhakemesidir. Bu düşünceden hareketle, suçu işlediği sırada akıl hastası olanlar hakkında güvenlik tedbirine hükmedilebilmesi amacıyla açılan dava üzerine yapılan yargılama sırasında sanık konumunda bulundukları, dolayısıyla sanıklara tanınan haklardan yararlanabilecekleri hususunda herhangi bir şüphe yoktur. Koruma ve tedavi tedbiri bir suç işlenmesinin neticesi olduğundan, ancak suç işleyen kimselere uygulanması gereken bir müeyyidedir. Dolayısıyla bu tedbirin uygulanması için açılan dava bir ceza muhakemesi davasıdır. Mahkemenin TCK’nun 57. maddesinde düzenlenen tedbirlere karar verebilmesi için, sanığın bir suç işlemiş olması şart olduğuna göre, bütün deliller toplanıp sanığın sorgusu da yapılacak ve suç işlediği sabit bulunmazsa beraat kararı verilecektir (Nurullah Kunter-Feridun Yenisey-Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, Onsekizinci Baskı, Beta Yayınevi, İstanbul 2010, s. 1569-1571, 1593-1596).

Diğer taraftan oldukça geniş bir kavram olan “savunma hakkı” şüpheliyi ve sanığı ilgilendirdiği kadar, bir gün şüpheli veya sanık konumuna düşebilecek olan toplumda yaşayan herhangi bir ferdi, dolayısıyla bütün toplumu ve yine adaleti sağlama yükümlülüğü bulunan Devleti de ilgilendirmektedir. Ceza muhakemesinin amacı, yargılama neticesi verilen ve iddia ile savunmanın değerlendirilmesinden ibaret olan hükmün doğru olmasını sağlamaktadır. Bu yönüyle, geniş bir bakış açısı ile değerlendirilmesi gereken savunma hakkı, yargı mercileri huzurunda kendisini savunma, müdafi yardımından yararlanma, susma, soru sorma, aleyhine olan işleme katılmama, tercümandan yararlanma, delillerin toplanmasını isteme, duruşmada hazır bulunma, kanun yoluna başvurma gibi hakları içermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “Temel haklar ve ödevler” bölümünde yer alan 36. maddesinde savunma hakkı; “Herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir” şeklinde düzenlenmiş olup, “temel hak” niteliğine uygun olarak savunma hakkı verilmemesi veya savunma hakkının sınırlandırılması durumunda verilen karar hukuka aykırı olacaktır. Buna göre, sanığın ceza muhakemesindeki en önemli haklarından birisi, yargı mercilerince her aşamada nazara alınması gereken savunma hakkıdır. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olan bu hakkın herhangi bir nedenle sınırlandırılması da mümkün değildir. Nitekim 1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 308/8 ve 5271 sayılı CMK’nun 289/1-h maddeleri uyarınca savunma hakkının sınırlandırılması mutlak bozma nedenlerindendir.

Savunma hakkının temelini oluşturan sorgu, sadece sanık lehine getirilmiş bir hüküm değil, aynı zamanda maddi gerçeğe ulaşmak amacıyla konulmuş, kamusal niteliği de bulunan emredici usul kuralıdır. Savunma hakkının sınırlandırılamayacağı ilke olmakla birlikte, kanun koyucunun başka bir mağduriyete sebebiyet vermemek, yargılamanın uzamasını engellemek, usul ekonomisi, gereksiz emek ve gider kaybına neden olmamak açısından bazı sınırlamalara gittiği de bir gerçektir. Ancak bu sınırlamalar istisna olup, bu hallerde dahi usul kanunumuz bazı şartların varlığını aramaktadır.

Sanık duruşmada hazır bulunması gereken kişilerden olup, bu durum yargılamanın “yüze karşılık” özelliği ve savunma hakkının sonucudur. Bu nedenledir ki, ceza muhakemesi hukukumuzda istisnai haller haricinde, gelmeyen sanık hakkında duruşma yapılamayacaktır. 

CMK’nun 191. maddesi uyarınca, ceza muhakemesinin bir türü olduğu kabul edilen ve suçu işlediği sırada akıl hastası olanlar hakkında görülen güvenlik tedbiri yargılamasında duruşmaya tanık ve bilirkişi yoklamasıyla başlanacak, bundan sonra sanığın açık kimliği ve şahsi hâli tespit edilecek, iddianamenin okunmasından sonra sanık, aynı Kanunun 147. maddesinde öngörülen şekilde sorguya çekilecektir. Sorgusu sırasında sanığa üzerine atılı suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanuni hakkı olduğu, şüpheden kurtulması için somut delillerin toplanmasını isteyebileceği hatırlatılacak, aleyhindeki şüphe nedenlerini ortadan kaldırmak ve lehine olan hususları ileri sürme imkânı verilecektir. Bu yönü itibarıyla sorgu, kamusal yanı bulunmakla birlikte öncelikle bir savunma aracıdır.

Fiili işlediği sırada akıl hastası olduğu tespit edilen kişi hakkında uygulanacak güvenlik tedbirleri Türk Ceza Kanununun 57. maddesinde;

“1) Fiili işlediği sırada akıl hastası olan kişi hakkında, koruma ve tedavi amaçlı olarak güvenlik tedbirine hükmedilir. Hakkında güvenlik tedbirine hükmedilen akıl hastaları, yüksek güvenlikli sağlık kurumlarında koruma ve tedavi altına alınırlar.

2) Hakkında güvenlik tedbirine hükmedilmiş olan akıl hastası, yerleştirildiği kurumun sağlık kurulunca düzenlenen raporda toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan kalktığının veya önemli ölçüde azaldığının belirtilmesi üzerine mahkeme veya hâkim kararıyla serbest bırakılabilir.

3) Sağlık kurulu raporunda, akıl hastalığının ve işlenen fiilin niteliğine göre, güvenlik bakımından kişinin tıbbî kontrol ve takibinin gerekip gerekmediği, gerekiyor ise, bunun süre ve aralıkları belirtilir.

4) Tıbbî kontrol ve takip, raporda gösterilen süre ve aralıklarla, Cumhuriyet savcılığınca bu kişilerin teknik donanımı ve yetkili uzmanı olan sağlık kuruluşuna gönderilmeleri ile sağlanır.

5) Tıbbî kontrol ve takipte, kişinin akıl hastalığı itibarıyla toplum açısından tehlikeliliğinin arttığı anlaşıldığında, hazırlanan rapora dayanılarak, yeniden koruma ve tedavi amaçlı olarak güvenlik tedbirine hükmedilir. Bu durumda, bir ve devamı fıkralarda belirlenen işlemler tekrarlanır.

6) İşlediği fiille ilgili olarak hastalığı yüzünden davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan kişi hakkında birinci ve ikinci fıkra hükümlerine göre yerleştirildiği yüksek güvenlikli sağlık kuruluşunda düzenlenen kurul raporu üzerine, mahkûm olduğu hapis cezası, süresi aynı kalmak koşuluyla, kısmen veya tamamen, mahkeme kararıyla akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri olarak da uygulanabilir.

7) Suç işleyen alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlısı kişilerin, güvenlik tedbiri olarak, alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılarına özgü sağlık kuruluşunda tedavi altına alınmasına karar verilir. Bu kişilerin tedavisi, alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılığından kurtulmalarına kadar devam eder. Bu kişiler, yerleştirildiği kurumun sağlık kurulunca bu yönde düzenlenecek rapor üzerine mahkeme veya hâkim kararıyla serbest bırakılabilir” şeklinde düzenlenmiştir.

TCK’nun 57. maddesi uyarınca muhafaza ve güvenlik tedbirinin, yüksek güvenlikli sağlık kurumlarında ve toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan kalktığı veya önemli ölçüde azaldığı sağlık kurulu raporuyla tespit edilene kadar devam edeceği nazara alındığında, sanık açısından ağır sonuçlar meydana getireceği tartışmasızdır. Dolayısıyla kendisi açısından ağır neticeler doğuracağı muhakkak olan kararın verilme ihtimali bulunan bir yargılama sırasında bizzat sanığa, bu sonucu önlemeye yönelik savunma imkânı tanınması, sorguya ilişkin kanuni düzenlemenin getirdiği bir zorunluluk olduğu kadar, adil yargılanma hakkının da gereğidir.
Öte yandan, bilirkişi raporunu denetleyecek, değerlendirecek ve gerektiğinde yeni bir bilirkişi görüşüne başvurabilecek olan hâkimin, duruşmadaki sorgusu sırasında sanığı bizzat görmesi, izlemesi ve kanunun gerekli kıldığı durumları tutanağa kaydetmesi gereklidir. Yine zamanaşımının dolması hâlinde güvenlik tedbirine hükmedilmesi imkânı bulunmadığından, dava zamanaşımını kesici özelliği olan sanığın sorguya çekilmesi işleminin gerçekleştirilmesi bu yönüyle de zorunludur. 

Bu açıklamalar ışığında önsoruna ilişkin olarak yapılan değerlendirmede; 

Sanık hakkında TCK’nun 57. maddesinde uyarınca hükmolunan tedbirlerin, sanığın suç işlediğinin sabit olması hâlinde uygulanabileceği gözetildiğinde, öncelikle sanığın atılı suç nedeniyle sorgusunun yapılmasının zorunlu olması, söz konusu güvenlik tedbirlerinin sanık hakkında yükümlülükler içermesi karşısında sanığa bu sonucu önlemeye yönelik savunma imkânının tanınması gerektiği ve duruşmanın yüz yüzeliği, sözlülüğü ilkeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde de güvence altına alınan adil yargılanma hakkı birlikte değerlendirildiğinde; psikotik bozukluk nedeniyle, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını idrak etme ve bu fiil ile ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin ortadan kalktığı adli raporlarla tespit edilen sanığın sorgusu yapılmadan, müdafinin dinlenmesiyle yetinilerek hakkında ceza verilmesine yer olmadığına ve koruma amaçlı tedavi altına alınmasına karar verilmesinin savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurduğu kabul edilmelidir.

Bu itibarla, direnme kararına konu hükmün, belirlenen bu usulü nedenden dolayı sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir. 

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;
1- Yunak Asliye Ceza Mahkemesinin 08.06.2017 gün ve 67-81 sayılı direnme kararına konu hükmünün, ceza sorumluluğuna sahip olmayan sanığın sorgusu yapılmadan hakkında koruma ve tedavi tedbirine hükmolunması suretiyle savunma hakkının kısıtlanması isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 19.06.2018 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

Kasten Yaralama-Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması

Yargıtay 3. Ceza Dairesi

2018/3422 E. 2018/7596 K

K. Tarihi: 25.04.2018

Mahkeme: Ağır Ceza Mahkemesi

Konu: Kasten Yaralama

Özet: Sanık hakkında verilenhükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz üzerine merci tarafından5271 sayılı Kanunun 231/5-14. fıkralarındaki koşullar kapsamında denetlenerek,somut olayda hükmün açıklanmasının geri bırakılması koşullarının bulunupbulunmadığı, ceza miktarı, daha önceden kasıtlı bir suçtan mahkumiyet, zararıngiderilip giderilmediği, suçun inkılap yasasında belirtilen suçlardan bulunupbulunmadığı ve denetim süresinin doğru tayin edilip edilmediği gibi hususlarailişkin hukuka aykırılıklar nedeniyle denetim yapılabilmesinin, açıklanmasıgeri bırakılan hükmün içeriğine ilişkin olan hukuka aykırılıkların denetlenememesinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ek 7 numaralı protokol’ün2. maddesinde “Cezai konularda iki dereceli yargılanma hakkı” başlığı altındadüzenlenen “Bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkum edilen her kişi,mahkumiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletmehakkını haiz olacaktır. Bu hakkın kullanılması, kullanılabilme gerekçeleri dedahil olmak üzere, yasayla düzenlenir.” şeklindeki düzenlemeye aykırı olacağıdeğerlendirilmiştir.

Karar: Kasten yaralama suçundan sanık …’ın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 86/1, 87/3 ve 62. maddesi gereğince 11 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 231/5. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair İstanbul Anadolu 23. Asliye Ceza Mahkemesinin 07/12/2037 tarihli ve 2016/685 Esas, 2017/641 sayılı kararına karşı yapılan itirazın reddine ilişkin İstanbul Anadolu 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 03/01/2017 tarihli ve 2017/1612 değişik iş sayılı kararına karşı Adalet Bakanlığının 13.03.2018 tarih ve 2018/2749 sayılı yazısıyla kanun yararına bozma isteminde bulunulduğundan bu işe ait dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 21.03.2018 tarih ve 2018/22792 sayılı tebliğnamesi ile Dairemize gönderilmekle incelendi.

Mercii İstanbul Anadolu 10. Ağır Ceza Mahkemesince, karar tarihi olarak 03/01/2018 olarak yazılması gerektiği halde, 03/01/2017 olarak yazıldığı anlaşılmış ise de; bu hususun yazım hatasından kaynaklandığı ve mahallinde mahkemesince düzeltilebileceği kabul edilerek yapılan incelemede;

Sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş bulunulması karşısında, kurulan hükmün henüz hukuki bir sonuç doğurmadığı, sanık tarafından denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmesi halinde 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 231/11. maddesi uyarınca mahkemece geri bırakılan hükmün açıklanmasına karar verileceği ve söz konusu hükmün açıklanmasından sonra kanun yollarına tabi olduğu kabul edilmekte ise de, Sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilerek 5 yıl boyunca denetim süresine tabi tutularak özgürlüğünün kısıtlanması, yaptırımlara tabi tutulması İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi’nin (AİHS) 6. maddesinde adil yargılanma hakkı başlığında düzenlenen, “1. Her şahıs gerek medeni hak ve vecibeleriyle ilgili nizalar gerek cezai sahada kendisine karşı serdedilen bir isnadın esası hakkında karar verecek olan, kanuni, müstakil ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve aleni surette dinlenmesini istemek hakkını haizdir.

Hüküm aleni olarak verilir, şu kadar ki demokratik bir toplulukta amme intizamının veya milli güvenliğin veya ahlakın yararına veya küçüğün menfaati veya davaya taraf olanların korunması veya adaletin selametine zarar verebileceği bazı hususi hallerde, mahkemece zaruri görülecek ölçüde, aleniyet davanın devamınca tamamen veya kısmen Basın mensupları ve halk hakkında tahdit edilebilir.

2. Bir suç ile itham edilen her şahıs suçluluğu kanunen sabit oluncaya kadar masum sayılır.

3. Her sanık ezcümle:

a) Şahsına tevcih edilen isnadın mahiyet ve sebebinden en kısa bir zamanda, anladığı bir dille ve etraflı surette haberdar edilmek,

b) Müdafaasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara malik olmak,

c) Kendi kendini müdafaa etmek veya kendi seçeceği bir müdafii veya eğer bir müdafi tayin için mali imkanlardan mahrum bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkeme tarafından tayin edilecek bir avukatın meccani yardımından istifade etmek,

d) İddia şahitlerini sorguya çekmek, veya çektirmek, müdafaa şahitlerinin de iddia şahitleriyle aynı şartlar altında davet edilmesini ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek,

e) Duruşmada kullanılan dili anlamadığı veya konuşamadığı takdirde bir tercümanın yardımından meccanen faydalanmak,” şeklindeki düzenlemeye aykırı olduğu,

Anayasamızın 90. maddesi uyarınca “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarda kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” düzenlemesi birlikte değerlendirildiğinde AİHS iç hukukumuzun uyulması zorunlu bir parçası olduğu ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kanun yararına bozma konusu olacağı anlaşılmakla;

Dosya kapsamına göre, müşteki … ‘un yargılama aşamasında, 24/01/2017 tarihli oturumda alınan ifadesinde, “…her ne kadar … bana vurmuş demişsem de daha sonra başka bir şahsın vurduğunu teşhis ettim. … hakkında herhangi bir şikayetim yoktur…” şeklinde beyanının bulunması karşısında, sanığın müştekiyi yaralamadığı ve üzerine atılı suçu işlemediği anlaşılmakla, sanığın beraatine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, itirazın kabulü yerine yazılı şekilde reddine karar verilmesinde, isabet görülmediğinden bahisle, 5271 sayılı CMK’nin 309. maddesi gereğince anılan kararın bozulması lüzumunun ihbar olunduğu anlaşıldı.

Sanık hakkında verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz üzerine merci tarafından 5271 sayılı Kanunun 231/5-14. fıkralarındaki koşullar kapsamında denetlenerek, somut olayda hükmün açıklanmasının geri bırakılması koşullarının bulunup bulunmadığı, ceza miktarı, daha önceden kasıtlı bir suçtan mahkumiyet, zararın giderilip giderilmediği, suçun inkılap yasasında belirtilen suçlardan bulunup bulunmadığı ve denetim süresinin doğru tayin edilip edilmediği gibi hususlara ilişkin hukuka aykırılıklar nedeniyle denetim yapılabilmesinin, açıklanması geri bırakılan hükmün içeriğine ilişkin olan hukuka aykırılıkların denetlenememesinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ek 7 numaralı protokol’ün 2. maddesinde “Cezai konularda iki dereceli yargılanma hakkı” başlığı altında düzenlenen “Bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkum edilen her kişi, mahkumiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkını haiz olacaktır. Bu hakkın kullanılması, kullanılabilme gerekçeleri de dahil olmak üzere, yasayla düzenlenir.” şeklindeki düzenlemeye aykırı olacağı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90. maddesi uyarınca “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarda kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” düzenlemesi birlikte değerlendirildiğinde AİHS iç hukukumuzun uyulması zorunlu bir parçası olduğu ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının esas bakımından incelenmesi gerekeceği, aynı zamanda Yargıtay Ceza Genel Kurulunun Ceza Genel Kurulunun 22/01/2013 tarih ve 2013/15 sayılı kararının da itiraz merciinin hem maddi olay hem de hukuki yönden inceleme yapabileceğini değinmesi karşısında; merciince esastan inceleme yapılarak bir karar verilmesi gerektiği halde, “itiraz merciinin inceleme yetkisinin sadece hükmün açıklanmasının geri bırakılması şartlarının mevcut olup olmadığı ile sınırlı olduğundan bahisle, itiraz konusu mahkeme kararında CMK’nin 231/5. maddesine aykırılık görülmediğinden, itirazın reddine karar verilmesi” gerekçesiyle; Adalet Bakanlığı’nın kanun yararına bozma isteyen yazısına dayanan tebliğnamede ileri sürülen düşünce yerinde görüldüğünden; İstanbul Anadolu 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 03/01/2017 tarihli ve 2017/1612 değişik iş sayılı kararının 5271 sayılı CMK’nin 309/4. maddesi gereğince kanun yararına BOZULMASINA, müteakip işlemlerin mahallinde yerine getirilmesine, dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 25.04.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.