TEMYİZDE YENİ VAKIA VE DELİLLER İNCELENEMEYECEĞİNDEN DURUŞMA İSTEMİNİN REDDİ HAK İHLALİ YARATMAZ

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
ESAS NO : 2019/4-60
KARAR NO : 2019/879
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
Y A R G I T A Y İ L A M I
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : Yargıtay 4. Hukuk Dairesi (İlk Derece)
TARİHİ : 25/09/2018
NUMARASI : 2018/48 – 2018/36
DAVACI : G.G.
DAVALI : T.C. Devleti’ne izafeten Maliye Hazinesi vekili Av. U.S.
İHBAR OLUNANLAR : 1- M.K. Mirasçıları; N.K., Ö.K., A.K.
2- A.Ö.
3- A.A.D.
4- R.C.H.
5- S.K.
Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonucunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesince;
“DAVA : Davacı dava dilekçesinde özetle; Yunanistan’da ekonomik oturma iznine sahip olduğunu, tekstil ürünlerinin pazarlanması hususunda yerli firmalara hizmetler sunduğunu, 2002 – 2005 yılları arasında dava dışı S. İplik A.Ş.’ye Yunanistan ülkesinde hizmetler sunduğunu ve bu şirketin ihracatta bulunduğunu, ancak şirketin kendisine yaptığı haksızlıklar nedeniyle Gaziantep Asliye Ticaret Mahkemesinde dava açtığını, 16.02.2012 tarihinde davanın lehine sonuçlandığını, dosyanın önce Yargıtay 6. Hukuk Dairesine, oradan 19. Hukuk Dairesi ve son olarak da 11. Hukuk Dairesine gittiğini, kasıtlı olarak uzun süre ön incelemeye alınmadığını, 2007 yılında avukatını azlettiği hâlde Dairenin duruşma gününü 5 yıl önce azlettiği ve kendisi hakkında tellal olduğunu ileri sürdüğü avukatına tebliğ ettiğini, kendisinin tacir olup dava dışı şirket ile acentelik sözleşmesinin bulunduğunu, duruşmadaki beyanlarının zapta geçirilmediğini, davalı tarafın kayırıldığını, taraflar arasında tellallık sözleşmesinin bulunduğunun kabul edildiğini belirterek, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi başkan ve üyelerinin kanunun açık hükmüne aykırı olarak ve hâkimlik mesleğine yakışmayan görev kusurları nedeniyle oluşan maddi ve manevi zararının tazminini istemiştir.
CEVAP : Cevap dilekçesinde, HMK’nın 46. maddesindeki şartların oluşmadığı, asıl davanın derdest olduğu şeklindeki gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi gerektiği savunulmuştur.
GEREKÇE : Dava, hâkimlerin hukuki sorumluluğuna dayalı olarak maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.
Dosya kapsamından davanın ilk olarak ilk derece mahkemesi sıfatıyla Hukuk Genel Kuruluna açıldığı, yargılama sonucunda 18.12.2014 gün ve 2013/14 E. 2014/10 K. sayılı ilamı ile HUMK’nın 573. maddesinde belirtilen sorumluluk şartlarının gerçekleştiğinin ispatlanamadığı gerekçesiyle esastan ret kararı verildiği, bu kararın temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 13.05.2016 günlü ilamı ile HMK’nın 47. maddesi uyarınca Dairemizin görevli hâle geldiği, göreve dair hükümlerin her aşamada ve re’sen dikkate alınması gerektiği belirtilerek Hukuk Genel Kurulu kararının bozulmasına karar verildiği, Hukuk Genel Kurulunca 22.02.2018 gün ve 2017/8 E. 2018/8 K. sayılı ilam ile görevsizlik kararı verilerek dosyanın Dairemize gönderildiği anlaşılmaktadır.
Gaziantep 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2013/1..7 Esas sayılı dosya örnekleri getirtilerek incelenmiştir.
Hâkimlerin yargısal faaliyetleri nedeniyle sorumlulukları, HMK’nın 46-49. maddelerinde düzenlenmiş bulunmaktadır. Kanunda gösterilen sorumluluk nedenleri örnek niteliğinde olmayıp; sınırlı ve sayılı durumları ifade etmektedir.
Somut olayda, sorumluluğa dayanak yapılan olgular; Yargıtay 11. Hukuk Dairesi başkan ve üyelerinin kasıtlı ve taraflı davranmaları ve kanunun açık hükmüne aykırı karar vermeleri iddialarına dairdir.
Tazminat istemi, yasa yolları düzenlenmiş bulunan yargısal işlem ve kararlara ilişkindir. Davacının iddiası ve gelişim biçimi itibariyle, hukuki süreç işlemiş; davacı tarafından da, yargısal yollara başvurulmuştur. Sınırlı ve sayılı hukuki sorumluluk nedenlerinden hiçbirisi davacı tarafından ispatlanabilmiş değildir. Şu durumda, davanın reddine karar verilmesi gerekir.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 49. maddesi uyarınca, davanın esastan reddi halinde disiplin para cezasının takdir edilerek hüküm altına alınması gerekir. Bu konuda, dava konusu olayın gelişim biçimi ve dosyaya yansıyan olgular göz önünde tutulmuştur.
HÜKÜM : Yukarıda gösterilen nedenlerle;
1- HMK.’nun 46. maddesindeki şartlar oluşmadığından davanın esastan reddine,
2- HMK.’nun 49. maddesine göre takdiren 1.000,00-TL disiplin para cezasının davacıdan tahsiline ve hazineye gelir kaydedilmesine,
3- Alınması gerekli 35,90-TL maktu harcın davacıdan alınarak hazineye gelir kaydedilmesine,
4- Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Ücret Tarifesi uyarınca takdir olunan 3.300,00-TL maktu avukatlık ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,
5- Yargılama giderlerinin adli yardımlı olduğundan alınmasına yer olmadığına,”
Dair oy birliği ile verilen 25.09.2018 tarihli ve 2018/48 E., 2018/36 K. sayılı karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Davacı tarafın temyiz isteminin süresinde olduğunun anlaşılmasından ve dosyadaki tüm belgelerin okunmasından sonra gereği düşünüldü:
Dava, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 46. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkindir.
Davacı adli yardım talepli dava dilekçesinde; Yunanistan’da ekonomik oturma iznine sahip olduğunu, tekstil ürünlerinin pazarlanması hususunda yerli firmalara hizmetler sunduğunu, 2002-2005 yılları arasında dava dışı S. İplik A.Ş.’ye Yunanistan ülkesinde hizmet verdiğini ve bu şirketin on milyon Euro değerindeki ürünlerinin ihracatını gerçekleştirdiğini, 2005 yılının sonlarında S. İplik A.Ş.’nin kendi şirketi ile yaptığı anlaşmayı askıya aldığını ve hizmet bedellerini ödemekten kaçındığını, uğradığı zararların tazmini için Gaziantep Asliye Ticaret Mahkemesinde dava açtığını, yargılama sonucunda yapılan işin mahiyetinin tellallık değil, sözlü acentelik olarak kabul edilerek lehine hüküm kurulduğunu, dosyanın önce Yargıtay 6. Hukuk Dairesine, oradan 19. Hukuk Dairesine ve son olarak da 11. Hukuk Dairesine gönderildiğini, 11. Hukuk Dairesince kasıtlı olarak uzun süre ön incelemeye alınmadığını, 2007 yılında avukatını azlettiği hâlde duruşma gününün 5 yıl önce azlettiği ve kendisi hakkında tellal olduğunu ileri süren avukatına tebliğ edildiğini, Özel Dairece taraflar arasındaki hukuki ilişkinin tellallık ilişkisi olduğu kabul edilerek kararın bozulduğunu, kendisinin tacir olup dava dışı şirket ile aralarında acentelik sözleşmesi bulunduğunu, buna rağmen davalı tarafın kayırıldığını ve taraflar arasında tellallık sözleşmesinin bulunduğunun kabul edildiğini, ihbar edilen hâkimlerin HMK’nın 46. maddesinin (a), (c), (ç), (d) ve (e) bentlerine aykırı davrandıklarını ileri sürerek 1.400.000TL maddi ve 1.000.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca davacının adli yardım talebi kabul edilerek yargılamaya devam olunmuştur.
Davalı Maliye Hazinesi vekili; HMK’nın 46. maddesinin şartlarının oluşmadığını, sorumluluğu ispata yarayacak yeterli delilin sunulmadığını, asıl davanın derdest olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
İhbar olunan hâkimler yargılamaya katılmamış ve herhangi bir beyanda bulunmamışlardır.
İlk derece mahkemesi sıfatıyla Hukuk Genel Kurulunca; “…Davacının dayandığı hukuki sorumluluk nedenlerinden HMK’nın 46. maddesinin (a) bendine göre hakimin sorumlu tutulabilmesi için;
Kanunumuz burada hâkimin taraflardan birini kayırma veya taraf tutma yahut taraflardan birine olan kin veya düşmanlık sebebiyle hukuka aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olmasını bir hukukî sorumluluk hâli olarak düzenlemiş bulunmaktadır. Hâkimin bu bent hükmüne göre hukuken sorumlu tutulabilmesi için kararın hukuka aykırı olması yeterli değildir. Hâkim hukuka aykırılığı taraflardan birini kayırma veya taraf tutma yahut taraflardan birine olan kin veya düşmanlık sebebiyle yapmış olmalıdır. Bundan başka kanunda belirtilmemiş olmasına rağmen, hâkimin kasten hukuka aykırı karar vermesi gerekir ki davacı tarafın eldeki davada ihbar edilen hâkimlerin kasten hukuka aykırı karar verdiklerine dair bir delil ileri sürmediği gibi eldeki deliller ile de ispat edilememiştir.
HMK 46. maddenin (c) bendine göre hâkimin sorumlu tutulabilmesi için ise (a) bendinde olduğu gibi sübjektif bir unsura yer verilmemiş, fakat açıkça kanuna aykırılık şartı aranmıştır. Bir kanun hükmü farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin değilse, bir başka deyişle hâkim görüşünü hukuki dayanaklara ve bilimsel görüşlere dayandırarak farklı bir bakış açısı getirmiş veya delillerin takdirinden elde ettiği kanaat ile uyuşmazlığı sonuçlandırmış ise artık burada hâkimin sorumluluğundan bahsetmek mümkün değildir. Eldeki davada ihbar edilen hâkimler tarafların ileri sürdüğü delilleri ve bilirkişi raporlarını takdir ederek sonuca gitmiş ve hâkimler ileri sürülen temyiz itirazlarını gerekçeli bir şekilde reddetmiş ve mahkeme kararını dosya içindeki deliller ve bilirkişi raporlarına göre bozmuştur.
Davacı, (ç) duruşma tutanağında mevcut olmayan bir sebebe dayanılarak hüküm verilmiş olması hâline de dayanmıştır.
Kanunumuzun bu hükmünü 154. maddenin ışığı altında yorumlamak gerekir. Bu maddeye göre yargılamanın işleyiş tarzı ancak tutanak ile ispat edilebileceğinden, hâkim zapta geçirilmeyen bir olaya dayanarak karar verirse, bu olayın aslında duruşma sırasında beyan edilmiş olduğunu ispat etse dahi sorumlu tutulur. Zira belirli bir olayın cereyan ettiğine ilişkin iddianın duruşma sırasında bildirildiği, ancak bunlara ilişkin beyanların zapta geçirilmesi ile ispat olunabilir. HMK 46/(ç) bendinde düzenlenmiş sorumluluk hâlinin doğması için de hâkimin kastına veya ağır kusuruna dayanan bir hareketinin varlığı şarttır. Bu nedenle tutanağa aykırı karar verilmesi hâkimin bir ihmalinden kaynaklanmış olsa bile, hâkimin kastı veya ağır kusur bulunmadığından sorumluluğu söz konusu olmayacaktır.
Dayanılan bir diğer bent olan (d) duruşma tutanakları ile hüküm veya kararların değiştirilmiş yahut tahrif edilmiş veya söylenmeyen bir sözün hüküm ya da karara etkili olacak şekilde söylenmiş gibi gösterilmiş ve buna dayanılarak hüküm verilmiş olması hâlinde ise; Hâkimin bu bent hükmüne dayanan fiili cezaî sorumluluğunu gerektiren suç teşkil eden bir fiildir. Tefhim veya tebliğ edilen tutanak, hüküm veya kararın değiştirilmesi veya tahrif edilmesi, dinlenmeyen bir şahidin dinlenmiş gibi ifadelerinin tutanağa geçirilmesi, mevcut olmayan bilirkişi beyanlarına yer verilmiş olması, taraf ifadelerinin sonradan tahrif edilerek değiştirilmesi, söylenmeyen bir sözün hüküm ya da karara etkili olacak şekilde söylenmiş gibi gösterilmesi ve buna dayanılarak hüküm verilmiş olması hep bu bent hükmüne giren sorumluluk hâlleridir. Bu bende göre hâkimin sorumlu tutulabilmesi için, hâkimin kasıt veya hilesinin ispat edilmesi gerekir. Bu ise, ancak tutanağın aksinin bir sahtelik davası ile ispat edilmesiyle mümkün olabilir. Eldeki davada böyle bir iddiaya yönelik delil ileri sürülmediği gibi, sahteliğe yönelik açılan herhangi bir dava da yoktur.
Davacının dayanağı olan (e) bendindeki hakkın yerine getirilmesinden kaçınılmış olması sebebine gelince;
Mülga 1086 sayılı HUMK’nın 573/6. maddesinde de düzenlenmiş bu hâlin örnekleri aynı Kanun’un 574. maddesinde belirtilmiş ise de, Mülga 1086 sayılı HUMK’nın 574. maddesi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na alınmamıştır. Kanunen kabul edilebilir bir dilekçeyi sebepsiz reddetmek, dilekçe hakkında kasten olumlu veya olumsuz bir karar vermemek, dilekçeyi sürüncemede bırakmak veya görülmeye hazır ve sırası gelmiş iken bir takım usul ve yasaya aykırı özürler beyanı ile kötü niyetle davaya devam etmemek örnek olarak sayılabilecektir. Bu bent hükmüne dayanan sorumluluktan bahsedebilmek için de hâkimin kastına dayanan bir hareketinin varlığı şarttır. Eldeki davada ise ihbar edilen hâkimlerin hakkı yerine getirmediklerine yönelik bir delil ileri sürülmediği gibi, eldeki deliller ile de ispat edilememiştir.” gerekçesiyle davanın esastan reddine karar verilmiştir.
Hükmün davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine;
Yargıtay Büyük Genel Kurulunca; “…temyize konu dava, 6100 sayılı HMK’nın 47. maddesi dikkate alınarak ilk derece mahkemesi sıfatı ile Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda 28.06.2013 tarihinde açılmıştır. Yapılan yargılama sonunda 18.12.2014 tarihinde davanın esastan reddine karar verilmiş, hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 01.04.2015 gün ve 6644 sayılı Yargıtay Kanunu İle Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile 6100 sayılı HMK’nın 47. maddesi değiştirilmiştir. Bir diğer deyişle dava tarihinde ve hüküm anında gerçekleşmiş bulunan dava şartı temyiz aşamasında değiştirilmiş bulunmaktadır.
… göreve dair hükümlerin 6100 sayılı HMK’nın 1. maddesi gereğince kamu düzenini ilgilendiren hükümler olduğu, bu nedenle yargılamanın her aşamasında resen dikkate alınması gerektiği, usul hükümlerinin derhal uygulanması ilkesince değişiklik yapan Kanunda düzenlemenin derdest davalara uygulanmayacağına dair açık bir düzenleme bulunmaması hâlinde derhal uygulanması gerektiği, bu nedenle 01.04.2015 gün ve 6644 sayılı Yargıtay Kanunu İle Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile 6100 sayılı HMK’nın 47. maddesi gereğince kararın bozulması gerektiği kabul edilmiştir.” gerekçesiyle kararın bozulmasına karar verilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca Yargıtay Büyük Genel Kurulunun bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonucunda, 6100 sayılı HMK’nın 47. maddesi gereğince yargılamanın ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılması gerektiğinden Hukuk Genel Kurulunun görevsizliğine, talep hâlinde dava dosyasının Özel Daireye gönderilmesine karar verilmiş, davacı vekilinin süresi içerisinde talebi üzerine dosya Yargıtay 4. Hukuk Dairesine gönderilmiştir.
İlk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yukarıda başlık bölümüne alınan gerekçe ile davanın esastan reddine karar verilmiş, karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce, davacının, temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasına yönelik istemi ön sorun olarak tartışılmış ve değerlendirilmiştir.
Ön sorun ile ilgili hususların açıklığa kavuşturulması açısından temyiz incelemesinde duruşma yapılmasına ilişkin yasal düzenlemelerin incelenmesi ve konunun adil yargılanma hakkı kapsamında irdelenmesi gereklidir.
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) “Hak arama hürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrasında:
“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmü yer almaktadır.
Anayasa’da adil yargılanma hakkının kapsamı düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve içeriğinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Adil yargılanma hakkı” başlıklı 6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir. Anılan maddeye göre, “Herkes davasının medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir…”
Anayasa’nın “Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması” kenar başlıklı 141. maddesinin birinci fıkrası ise:
“Mahkemelerde duruşmalar herkese açıktır. Duruşmaların bir kısmının veya tamamının kapalı yapılmasına ancak genel ahlâkın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kıldığı hallerde karar verilebilir.” şeklindedir.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesinde, bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağı ve bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce verilen olan kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 454 üncü madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağı düzenlenmiştir.
1086 sayılı mülga Kanun’un 5236 sayılı Kanun’un 16. maddesi ile yapılan değişiklikten önceki 438. maddesi şöyledir:
“(Değişik fıkra: 26/02/1985 – 3156/21 md.) Yargıtay temyiz incelemesini dosya üzerinde yapar. Ancak tüzelkişiliğin feshine veya genel kurul kararlarının iptaline, evlenmenin butlanına veya feshine, boşanma veya ayrılığa, velayete, nesebe ve kısıtlamaya ilişkin davalarla miktar veya değeri onmilyar lirayı aşan alacak ve ayın davalarında taraflardan biri temyiz dilekçesi veya cevap dilekçesinde duruşma yapılmasını istemiş ise, Yargıtayca bir gün belli edilerek taraflara usulen tebligat yapılır. Tebliğ tarihi ile duruşma günü arasında en az onbeş gün bulunması gerekir; taraflar gelmişlerse bu süreye bakılmaz. Tebligat gideri verilmemişse duruşma isteği dikkate alınmaz.
(Değişik fıkra: 16/07/1981 – 2494/30 md.) Görevsizlik, yetkisizlik hakimin reddi, dava veya karşılık davanın açılmamış sayılması, davaların birleştirilmesi ile direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılmaz.
Yargıtay, birinci fıkra hükmü ile bağlı olmaksızın bilgi almak üzere kendiliğinden de duruşma yapılmasına karar verebilir.
Duruşma günü belli edilen hallerde Yargıtay, tarafları veya gelen tarafı dinledikten sonra ve taraflardan hiç biri gelmemiş ise dosya üzerinde inceleme yaparak kararını o gün tefhim eder….”
Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının temel unsurlarından birisi de Anayasa’nın 141. maddesinde düzenlenen yargılamanın açık ve duruşmalı yapılması ilkesidir. Yargılamanın açıklığı ilkesinin amacı adli mekanizmanın işleyişini kamu denetimine açarak yargılama faaliyetinin saydamlığını güvence altına almak ve yargılamada keyfiliği önlemektir. Bu yönüyle anılan ilke hukuk devletinin en önemli gerçekleştirme araçlarından birisini oluşturur. “Duruşmalı yargılama hakkı”, her türlü yargılamanın mutlaka duruşmalı yapılması zorunluluğu anlamına gelmez. Adil yargılama ilkelerine uyulmak şartıyla usul ekonomisi ve iş yükünün azaltılması gibi amaçlarla bazı yargılamaların duruşmadan istisna tutulması ve duruşma yapılmaksızın karara bağlanması anayasal hakların ihlalini oluşturmaz. Özellikle ilk derece mahkemeleri önünde duruşmalı yargılama yapılıp karar verildikten sonra kanun yolu incelemesinin, tarafların iddia veya savunmaları yazılı olarak alındıktan sonra dosya üzerinden yapılması hâlinde adil yargılanma hakkının ihlalinden söz edilemez (Anayasa Mahkemesi, Mehmet Soysal ve diğerleri, B. No: 2014/2678, 17.11.2016, § 36; Cengiz Topel Çelikoğlu, B. No: 2013/8049, 18.02.2016, § 80; Kırmızı GAA İnşaat Turizm Gıda Sanayi ve Tic. Ltd. Şti, B. No: 2013/2370, 11.12.2014, § 23; Nevruz Bozkurt, B. No: 2013/664, 17.9.2013, § 32).
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasında “aleni yargılama” hakkının tanınması, zorunlu olarak “sözlü yargılama” hakkını da içerir. Bununla birlikte Sözleşme’nin bu maddesinde yer alan söz konusu yükümlülük mutlak değildir (Anayasa Mahkemesi, Adnan Altın, B. No: 2013/9748, 07.01.2016, § 44). Yargılamada, tarafların şüpheye yer vermeyecek şekilde bu haklarından vazgeçmesi ve kamu yararının sözlü yargılama yapılmasını gerekli kıldığı bir durumun bulunmaması hâlinde duruşma yapılmayabilir. Vazgeçmenin, açıkça veya zımnen yapılması mümkündür. Duruşma yapılmasına ilişkin talebin sürdürülmemesi ya da hiç ileri sürülmemesi, zımnen vazgeçmeye örnek gösterilebilir. Bunun yanında dava dosyası ve tarafların yazılı görüşleri temelinde yeterince çözülemeyen hukuki ve olgusal herhangi bir sorunla karşılaşılmaması örneğinde olduğu gibi yargılamanın istisnai koşulları da duruşma yapılmasını gerektirmeyebilir (Adnan Altın kararı, § 46). (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Blom/İsveç, B. No:28338/95, 14.3.2000; Eksert Turizm Taşımacılık Tekstil Gıda San ve Tic. Ltd. Şti/Türkiye ve diğer 7 başvuru, B. No:40988/06, 2.7.2013).
AİHM ayrıca, özellikle inandırıcılık sorunu taşımayan, karmaşık olmayan veya olaylarla ilgili hiçbir tartışmanın bulunmadığı, oldukça teknik davalar ile mahkemelerin tarafların sunduğu görüşlere ve diğer belgelere dayanarak, adil ve makul bir biçimde karar verebilecekleri davalar için duruşma yapılmasının gerekli olmayabileceğini belirtmiştir (Jussila/Finlandiya, § 41, Döry/İsveç, B. No:28394/95, 12.11.2002, § 37, Mehmet Emin Şimşek/Türkiye, B. No: 5488/05, 28.2.2012, § 30). (Adnan Altın, kararı, § 47).
Temyiz yolunda, hüküm mahkemesinin kararı sadece hukuka uygunluk bakımından inceleme konusu yapılabilir. Yani Yargıtay, istinaf mahkemesi gibi, bir vakıa, tahkikat ve yargılama mahkemesi değildir. Temyiz yolunda, hüküm mahkemesinin kararı incelenerek, hüküm mahkemesine bildirilmiş olan vakıaların usulüne uygun biçimde incelenip incelenmediği, özellikle o vakıalara kanunların (hukukun) doğru uygulanıp uygulanmadığı kontrol edilir.
Temyiz yolunda yeni vakıalar ileri sürülemez ve yeni deliller (ve belgeler) ibraz edilemez; yani, bu yeni vakıalar ve deliller (belgeler) Yargıtay tarafından inceleme konusu yapılamaz (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı, İstanbul 2001, cilt:V, s. 4498).
Temyiz yolu ilk derece mahkemesi kararlarına karşı başvurulabilen, ilk derece mahkemeleri önüne taşınmış vakaların, bu mahkemelerce usulüne uygun olarak incelenip incelenmediğinin ve özellikle ilgili vakalara kanunların doğru uygulanıp uygulanmadığının kontrol edildiği olağan kanun yoludur. 1086 sayılı Kanun’un ilgili hükümleri de temyiz yoluna müracaatlarda kural olarak incelemenin dosya üzerinden yapılacağını, istisnai durumlarda ise duruşmalı olarak incelemenin zorunlu bir usul olduğunu kurala bağlamıştır (Mehmet Soysal ve diğerleri kararı, § 40; Cengiz Topel Çelikoğlu kararı, § 88).
1086 sayılı mülga Kanun’un temyiz ile ilgili hükümlerinde, taraflarca sınırlı durumlarda temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasının talep edilebileceği, duruşma için belirlenen günde Yargıtay’ın gelenleri dinleyeceği, taraflardan hiçbiri gelmemiş ise dosya üzerinden inceleme yaparak karar vereceği düzenlenmiştir (Mehmet Soysal ve diğerleri kararı, § 41; Cengiz Topel Çelikoğlu kararı, § 89) .
Nitekim Anayasa Mahkemesi de bireysel başvuru yoluyla önüne gelen davalarda verdiği, Mehmet Soysal ve diğerleri, B. No: 2014/2678, 17.11.2016; Cengiz Topel Çelikoğlu, B. No: 2013/8049, 18.02.2016; Adnan Altın, B. No: 2013/9748, 07.01.2016; Kırmızı GAA İnşaat Turizm Gıda Sanayi ve Tic. Ltd. Şti, B. No: 2013/2370, 11.12.2014; Nevruz Bozkurt, B. No: 2013/664, 17.9.2013 kararlarında, başvurucuların duruşma talepleri bulunmasına rağmen dosya üzerinden inceleme yapılmasının adil yargılanma hakkının ve bu kapsamda aleni yargılama hakkının ihlali niteliğinde olduğu yönündeki başvurularının “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
Hukuk Genel Kurulunun çalışma düzeni gereği ağırlıklı işini oluşturan direnme kararlarının temyizinin duruşmalı yapılması önceleri olanaklı iken, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 438/2. maddesinde 16.07.1981 tarihli ve 2494 sayılı Kanunun 30. maddesi ile değişiklik yapılarak en az 47 kişi ile toplanabilen ve karar verebilen Kurulun çalışma düzenine duruşmanın uygun olmaması ve işlerin sürüncemede kalmaması amacıyla, direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı hükmü getirilmiştir. 6100 sayılı HMK’nın geçici 3. maddesi gereğince 20.07.2016 tarihinden önce verilen kararlar açısından bu hüküm hâlen uygulanmaktadır.
Yukarıda yapılan açıklamalar ve özellikle temyiz yolunda yeni vakıa ve delillerin Yargıtay tarafından incelenemeyecek olması karşısında, duruşma isteminin reddi kararlarının hak ihlali olarak değerlendirilmesi mümkün görülmemektedir.
Somut olayda dava, 6100 sayılı HMK’nın 46. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkin olup, karmaşık bir dava türü olmadığı gibi verilen karara karşı temyiz istemleri için taraflara başvuru olanağı tanınmış, temyiz dilekçesinin bir örneği cevap hakkı için karşı tarafa tebliğ edilmiştir.
Hâkimlerin sorumluluğunu düzenleyen ve eldeki davanın dayanağı olan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ve devamı maddeleri gereğince, Dairelerin ilk derece mahkemesi sıfatıyla karar verdiği ve temyiz incelemesini Hukuk Genel Kurulunun yaptığı işlerde duruşmalı olarak temyiz incelemesi yapılacağı konusunda açık bir düzenleme yer almamaktadır. Ayrıca Yargıtay Kanunu’nda da bu işlerin temyizinin duruşmalı olarak inceleneceği konusunda açık bir hükme yer verilmemiştir.
Şu durumda, Hukuk Genel Kurulunun ağırlıklı işini oluşturan direnme kararlarının dahi temyiz incelemelerinin açıklanan nedenlerle duruşmalı yapılamayacağı öngörülmüşken, diğer işlerinin duruşmalı yapılacağını kabule olanak verecek yasal bir düzenleme ve gereklilik bulunmadığı açıktır. Bu nedenle Hukuk Genel Kurulunun incelemesine tabi işlerde ayrık ve açık bir düzenleme olmadığı sürece duruşmalı inceleme yapılması olanaklı görülmemektedir. Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 24.01.2007 tarihli ve 2007/9-22 E., 2007/18 K.; 30.03.2016 tarihli ve 2014/13-1661 E., 2016/423 K.; 22.11.2017 tarihli ve 2016/11-1239 E., 2017/1398 K. ve 22.11.2017 tarihli ve 2016/8-2835 E., 2017/1399 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.
Bu nedenle davacı tarafın duruşma isteğinin reddine oy birliğiyle karar verildikten sonra işin esasının incelenmesine geçilmiştir.
İşin esasının incelenmesinde; dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bilgi ve belgelere, Daire kararında açıklanan gerektirici nedenlere, delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre usul ve yasaya uygun olduğu tespit edilen Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın onanması gerekir.
SONUÇ : Davacının temyiz itirazlarının reddi ile Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, kararın tebliğinden itibaren on beş günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 17.09.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

Çıraklar/stajyerler hakkında iş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan tazminat davalarında görevli Mahkemenin İŞ MAHKEMESİ olduğu

çıraklar/stajyerler hakkında iş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan tazminat davalarında görevli Mahkemenin İŞ MAHKEMESİ olduğu..

  1. Hukuk Dairesi 2019/5063 E. , 2020/902 K.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ : … Bölge Adliye Mahkemesi … Hukuk Dairesi
İLK DERECE
MAHKEMESİ : … İş Mahkemesi

K A R A R
A) Davacıların İstemi :
Davacılar vekili, çocuklarının davalı şirkete ait otelde stajyer öğrenci olarak çalışırken, personelin kalması için tahsis edilmiş olan müştemilatın havuzunda ölü bulunduğunu, davalı işverenin sorumluluklarını yerine getirmemesi sebebiyle iş kazasının yaşandığını ifade ederek, her bir davacı adına 5.000,00TL maddi ve 50.000,00TL manevi tazminatın davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
B) Davalının Cevabı :
Davalı vekili, davanın görevli mahkemede açılmadığını, mütevefa ile müvekkili şirket arasında işçi-işveren ilişkisi bulunmadığını ve husumeti kabul etmediğini, lojmanda intihar ederek hayatına son veren mütevefanın ölümünde müvekkiline ait herhangi bir kusurun olmadığını ve bu olayın iş kazası sayılamayacağını savunarak davanın reddini savunmuştur.
C) İlk Derece Mahkemesinin Gerekçesi ve Kararı :
Mahkemenin 06/02/2019 tarihli kararında, HMK.’un 114/I-c maddesi uyarınca dava şartı yokluğu nedeni ile davanın usulden reddine, mahkemenin görevsizliğine, taraflardan birinin 6100 Sayılı Kanunun 20. maddesi uyarınca iki hafta içerisinde mahkemeye başvurarak talepte bulunması halinde dosyanın görevli ve yetkili Antalya Nöbetçi Asliye Hukuk Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verilmiştir.
D) Bölge Adliye Mahkemesinin Kararı :
Bölge Adliye Mahkemesi tarafından, 6100 sayılı HMK’nun 355. maddesi kapsamında davacılar murisinin endüstri meslek lisesi öğrencisiyken 3308 sayılı Yasa kapsamında davalı işyerinde stajyer öğrenci olduğu, muris ile davalı arasında iş akdinin bulunmadığı, davalının davacılar murisinin işvereni sayılamayacağı, dava tarihinde uygulanması gereken 5521 sayılı Yasa’nın 1. maddesine göre meydana gelen olayın SGK tarafından iş kazası sayılmasının iş mahkemelerinin görevini belirlemede yeterli olmadığı, davanın iş akdinden ya da iş kanunundan kaynaklanmadığı, böylelikle Mahkeme kararının doğru olduğu gerekçesiyle davacılar vekiline ait istinaf itirazının esastan reddine karar verilmiştir.
E) Temyiz Talepleri :
Davacılar vekili, kararın hatalı olduğunu, Turizm Otelcilik öğrencilerinin işçi gibi çalıştırıldığını savunarak aleyhine olan kararın bozulmasını talep etmiştir.
F) Delillerin Değerlendirilmesi ve Gerekçe :
Dava, ölümlü iş kazasından kaylanaklanan maddi ve manevi tazminat talebine ilişkindir.
7036 Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 5. maddesi, “a)5953 sayılı Kanuna tabi gazeteciler, 854 sayılı Kanuna tabi gemiadamları, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununa veya 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun İkinci Kısmının Altıncı Bölümünde düzenlenen hizmet sözleşmelerine tabi işçiler ile işveren veya işveren vekilleri arasında, iş ilişkisi nedeniyle sözleşmeden veya kanundan doğan her türlü hukuk uyuşmazlıklarına, b) İdari para cezalarına itirazlar ile 5510 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesi kapsamındaki uyuşmazlıklar hariç olmak üzere Sosyal Güvenlik Kurumu veya Türkiye İş Kurumunun taraf olduğu iş ve sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklanan uyuşmazlıklara, c)Diğer kanunlarda iş mahkemelerinin görevli olduğu belirtilen uyuşmazlıklara, ilişkin dava ve işlere bakar.” düzenlemesini içermektedir.
İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununda, İş Mahkemeleri’nin görevli olduğuna dair özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu durumda çıraklar/stajyerler hakkında iş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan tazminat davaları yönünden hangi mahkemelerin görevli olacağı konusunda 6331 sayılı Kanun’un yürürlüğü ile birlikte mevzuatta boşluk doğmuştur.
5510 sayılı Kanuna göre çıraklar ve stajyerler, yaşı ve tabi olduğu yasa ne olursa olsun, kısa vadeli sigorta koluna tabi olacaktır. 6331 sayılı Kanunda hüküm bulunmamakta ise de çırak ve stajyerlerin kısa vadeli sigorta koluna tabi olduğu gözetildiğinde, bu neviden davaların İş Mahkemelerinde görülmesi gerekmektedir. Zira, iş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan tazminat davalarında Kurumca bağlanan gelirin ilk peşin sermaye değerinin rücua tabi kısmının kusura isabet eden pay oranında tazminattan düşülmesi gerekmekte olup, bunu yapacak uzman mahkeme iş mahkemesidir. Aksine yorum, başka bir ifadeyle özel uzmanlık gerektiren mahkemelerden bu davaların alınarak genel mahkemelere verilmesi İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun ruhuna ve çıkarılış amacına aykırı olur. 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 5. maddesine göre İş Mahkemeleri görevlidir. (Bkz. …, Birol Soner, …, …- İş Kazaları ve Meslek Hastalıklarından Kaynaklanan Tazminat Davalarında Görev ve yetki, sh 48 vd.)
Somut olayda, davacının stajyerlik sözleşmesine istinaden davalı tarafa ait iş yerine çalışırken, ölümüyle gerçekleşen olayın Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından iş kazası olarak kabul edildiği anlaşılmakla, yukarıdaki mevzuat ve açıklamalar kapsamında, İş Mahkemesi tarafından davanın esasına girilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır.
Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde davacılar vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilerek temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebepten dolayı kaldırılmasına, ilk derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
G) SONUÇ: Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının yukarıda yazılı sebeplerden dolayı 6100 sayılı HMK’nın 373/1. maddesi uyarınca KALDIRILMASINA, İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesi’ne, karardan bir örneğin de Bölge Adliye Mahkemesi’ne gönderilmesine, temyiz harcının istek halinde davacılara iadesine, 17/02/2020 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY VE GEREKÇE
Dava, iş kazasına bağlı maddi ve manevi tazminat talebine ilişkindir.
5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesinde “İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle (o kanunun değiştirilen ikinci maddesinin C, D, ve E fıkralarında istisna edilen işlerde çalışanlar hariç) işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesi ile görevli olarak lüzum görülen yerlerde iş mahkemeleri kurulur.”, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 2. maddesinde “bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi denir.”, 5510 sayılı Kanunu’nun 5/b maddesinde “05/06/1986 tarihli ve 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanununda belirtilen aday çırak, çırak ve işletmelerde mesleki öğretim gören öğrenciler bu kanun kapsamında işyeri ve işveren sayılmaz.” ifadelerine yer verilmiştir.
İş Mahkemeleri Kanunu’nun 5. maddesi iş sözleşmelerinin varlığı halinde iş mahkemelerini görevli kabul etmektedir.
Olayın 5510 sayılı Yasa bakımından iş kazası sayılması SGK aleyhine açılacak iş kazası tesbiti veya işgöremezlik oranı tesbit davası dışında iş mahkemelerini görevli hale getirmez. Zira, 5510 sayılı yasanın 101. maddesine göre 5510 sayılı Yasa’dan doğan uyuşmazlıklar İş Mahkemesinde görülür.
Öte yandan, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununda da mahkemelerin görevi ile ilgili bir hüküm bulunmamaktadır.
Somut olayda, davacı ile davalı arasında iş sözleşmesi mevcut değildir. Dava dışı işveren Okul Müdürlüğü ile davalı … işletmeciliği arasında imza edilmiştir.
Uyuşmazlık, İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu hükümlerine göre çözülmelidir.
Bu kapsamda, davaya bakmakla genel mahkemelerin görevli olduğu gerekçesiyle hükmün bozulması gerektiği görüşünde olduğumuzdan sayın çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.

T.C.

YARGITAY

  1. HUKUK DAİRESİ

E. 2016/10314

K. 2017/1960

T. 13.3.2017

Davacı, iş kazası sonucu malüliyetinden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, görevsizliğine karar vermiştir.

Hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

KARAR : Dava, iş kazasına uğrayan davacının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, davacının davalı işyerine staj amacıyla gönderildiği,taraflar arasında işçi işveren ilişkisi bulunmadığı gerekçesiyle dava dilekçesinin görev yönünden reddine ve kararın kesinleşmesinden sonra süresinde başvurulması halinde dava dosyasının görevli Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.

Görev konusu, kamu düzeni ile ilgili olup, mahkemelerce, yargılamanın her aşamasında resen ele alınması gereken bir husustur.

İş Mahkemeleri, 5521 Sayılı Kanun ile kurulmuş olan istisnai nitelikte özel mahkemelerdir.

5521 Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1.maddesine göre, İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya iş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesi ile görevli olarak lüzum görülen yerlerde iş mahkemeleri kurulur.

10.6.2003 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren ve olay tarihinde yürürlükte bulunan 4857 Sayılı İş Kanunu’nun “İstisnalar” başlıklı 4. maddesinin (f) fıkrasına göre “İş sağlığı ve güvenliği hükümleri saklı kalmak üzere çıraklar hakkında bu Kanun hükümleri uygulanmaz.” Öte yandan 4857 Sayılı Kanun’un olay tarihinde yürürlükte bulunan 77/son maddesinde iş sağlığı ve güvenliğine dair tüzük ve yönetmeliklerde yer alan hükümlerin, işyerindeki çıraklara ve stajerlere de uygulanacağı bildirilmiştir.

Tüm bu açıklamalar ışığında, davacının geçirdiği iş kazasına dayalı maddi ve manevi tazminat isteminin hukuki dayanağı İş Kanununda yer alan iş sağlığı ve iş güvenliği hükümleri olup İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuki uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görüleceğinden davaya İş Mahkemelerince bakılacaktır.

Mahkemece, yerinde olmayan gerekçe ile görevsizlik kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davalı vekilinin bu yönlere dair temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Hükmün yukarda açıklanan sebeplerle BOZULMASINA, temyiz harcının istenmesi halinde temyiz edene iadesine 13/03/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

GÖREVSİZLİK VE YETKİSİZLİK KARARI, YARGILAMA GİDERLERİ, ESER SÖZLEŞMESİ CEZA

T.C.
YARGITAY
15. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO: 2016/1777
KARAR NO: 2017/3491
KARAR TARİHİ: 18.10.2017

YETKİSİZLİK GÖREVSİZLİK KARARINDAN SONRA DAVAYA BAŞKA BİR MAHKEMEDE DEVAM EDİLMESİ HALİNDE YARGILAMA GİDERLERİNE O MAHKEMENİN HÜKMETMESİ-ESER SÖZLEŞMESİNDEN KAYNAKLANAN GECİKME CEZASI İSTEMİ-GÖREVSİZLİK KARARI NEDENİYLE DAVALI LEHİNE VEKALET ÜCRETİ

6100/m.331/2

ÖZET : Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan, işin süresinde teslim edilmemesi sebebiyle gecikme cezası istemine ilişkindir. 6100 Sayılı HMK’nın 331/2. maddesi uyarınca görevsizlik, yetkisizlik veya gönderme kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmesi hâlinde, yargılama giderlerine o mahkeme hükmeder. Mahkemece, davanın reddi sebebiyle davalı lehine nispi vekâlet ücreti taktir edildiği halde ayrıca Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen görevsizik kararına nedeniyle, davalı lehine vekâlet ücreti takdir edilmesi doğru görülmemiştir.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR

Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan, işin süresinde teslim edilmemesi sebebiyle gecikme cezası istemine dair olup, mahkemece davanın reddine dair verilen hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir.

1-)Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle davaya konu sözleşmenin 7. maddesine göre yapılacak olan imalâtların 30.04.2014 tarihine kadar yapılıp teslim edilmesi gerektiği, aksi halde cezai şart ödemesi gerektiği hususunda taraflarca anlaşıldığı, dava tarihi 11.07.2014 den sonra davacı tarafça davalıya gönderilen … 7. Noterliği 20.08.2014 tarihli ihtarında, davalıya işi tamamlaması için ihtarnamenin tebliğinden itibaren 3 gün süre verdiği, bu sebeple gecikme cezası talep edemeyeceğinden davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2-)6100 Sayılı HMK’nın 331/2. maddesi uyarınca görevsizlik, yetkisizlik veya gönderme kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmesi hâlinde, yargılama giderlerine o mahkeme hükmeder. Mahkemece, davanın reddi sebebiyle davalı lehine nispi vekâlet ücreti taktir edildiği halde ayrıca … 2. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen görevsizik kararına nedeniyle, davalı lehine vekâlet ücreti takdir edilmesi doğru görülmemiş hükmün bu sebeple bozulması gerekmiş ise de yapılan yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden; 6100 Sayılı HMK’nın geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 Sayılı HUMK’nın 438/VII. maddesi gereğince hükmün düzeltilerek onanması uygun bulunmuştur.

SONUÇ : Yukarıda 1. bente açıklanan sebeplerle davacının sair temyiz itirazlarının reddine, 2. bentte açıklanan sebeplerle hüküm fıkrasının görevsizlik sebebiyle davalı lehine vekâlet ücreti takdirine dair 5. bendin hüküm fıkrasından çıkartılarak, hükmün değiştirilmiş bu şekliyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, ödenen temyiz peşin harcının istenmesi halinde temyiz eden davacıya iadesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 18.10.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

HACİZ İHBARNAMESİNE ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN YANILTICI CEVAP VERMESİ NEDENİYLE OLUŞAN ZARARIN TAZMİNİ-DAVA ŞARTI-GÖREVLİ MAHKEME

T.C.
YARGITAY
4. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO: 2016/13179
KARAR NO: 2019/3564
KARAR TARİHİ:25.6.2019

2004/m.89,338
6100/m.114,115

ÖZET :Dava, üçüncü şahıs konumundaki davalının haciz ihbarnamesine yanıltıcı cevap vermesi nedeniyle oluşan zararın tazmini istemine ilişkindir. Somut davada; her iki tarafın da kabulünde olduğu üzere davalının icra takip dosyaları üzerinden gönderilen haciz ihbarnamelerine karşı süresinde verdiği cevabında borçlu şirketin alacağını temlik ettiğini ve Belediyeden herhangi bir hak ve alacağı kalmadığını bildirmiştir. Davacı ise Belediyenin bu cevabının gerçek olmadığını aslında borçlunun Belediye nezdinde hak edişleri olduğunu ancak Belediyenin borçlu ile muvaazalı işlem yaptığını iddia ederek tazminat istemli eldeki davayı açmıştır. Açık yasa hükmü gereği uyuşmazlığın çözümünde İcra Hukuk Mahkemesi görevlidir. Dava şartları, mahkemenin davanın esası hakkında inceleme yapabilmesi için gerekli olan şartlar olup mahkeme dava şartlarından birinin bulunmadığını tespit edince kural olarak davanın esası hakkında inceleme yapamaz. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114/1-c maddesinde mahkemenin görevli olması, dava şartı olarak düzenlenmiştir. Aynı Kanun’un 115/1. maddesine göre de mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştıracak, taraflar da dava şartı noksanlığını yargılamanın her aşamasında ileri sürebilecektir. Bu nedenle, mahkemece dava dilekçesinin dava şartı yokluğundan görev bakımından reddine karar verilmesi gerekirken işin esası incelenerek karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.

DAVA : Davacı … Tar. Tem. Nak. İnş. San. ve Tic. Ltd. Şti. vekili tarafından, davalı aleyhine 27/08/2015 gününde verilen dilekçeyle haksız fiil nedeniyle maddi tazminat istenmesi üzerine yapılan yargılama sonunda; Mahkemece davanın reddine dair verilen 31/05/2016 tarihli kararın Yargıtayca duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle, daha önceden belirlenen 25/06/2019 duruşma günü için yapılan tebligat üzerine duruşmalı temyiz eden davacı şirket vekili geldi, karşı taraftan davalı adına gelen olmadı. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve hazır bulunanın sözlü açıklaması dinlendikten sonra tarafa duruşmanın bittiği bildirildi. Dosyanın görüşülmesine geçildi. Tetkik hâkimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kâğıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR

Dava, üçüncü şahıs konumundaki davalının haciz ihbarnamesine yanıltıcı cevap vermesi nedeniyle oluşan zararın tazmini istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili; dava dışı şirketten olan alacakları için davalı Belediyeye İİK 89. maddesi kapsamında haciz ihbarnameleri gönderildiğini, Belediyenin yasal süresi içinde ihbarnamelere karşı borçlu şirketin Belediyeden alacağı olmadığı itirazında bulunduğunu, davacının ise dava dışı borçlu şirketin bir kısım tasarruflarının iptali amacıyla dava açtığını, bu defa Belediyenin şirketin kendisinden olan alacaklarına mahkemenin talebi üzerine tedbir konulduğunu bildirdiğini, bu durumda Belediyenin dava dışı şirketle muvazalı işlemler yaptığını düşündüklerini belirterek, şirketten olan alacağın davalı Belediyeden tahsili isteminde bulunmuştur.


Davalı vekili; davacının borçlusu olan şirketin kurumdan hiç ihale almadığını ve herhangi bir alacağının olmadığını, dava dilekçesinde bahsedilen tasarrufun iptali davasında mahkemenin tedbir kararı gereği borçlu şirketin de paydaş olduğu adi ortaklığın alacağı ödenmeyerek bloke konulduğunu ve durumun mahkemeye bildirildiğini, alacağın adi ortaklığa ait olduğunun bildirildiğini, davacının sebepsiz zenginleşmeye sebep olacak şekilde alacak talebinde bulunduğunu, davalı Belediyenin davacının tedbirli ve hacizli bir alacağını bünyesine geçirmediğini, davanın kötü niyetli açıldığını belirterek, reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece, davacının dava dışı borçlu şirketten alacağı olsa dahi eldeki dava yoluyla alacağını Belediyeden isteyemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

2004 Sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 89/4. maddesinde “Üçüncü şahıs, haciz ihbarnamesine müddeti içinde itiraz ederse, alacaklı, üçüncü şahsın verdiği cevabın aksini icra mahkemesinde ispat ederek üçüncü şahsın 338. maddenin 1. fıkrası hükmüne göre cezalandırılmasını ve ayrıca tazminata mahkûm edilmesini isteyebilir. İcra mahkemesi, tazminat hakkındaki davayı genel hükümlere göre halleder” düzenlenmesine yer verilmiştir.

Somut davada; her iki tarafın da kabulünde olduğu üzere davalı …, …2. İcra Dairesinin 2013/16 esas ve 2013/18 esas sayılı icra takip dosyaları üzerinden gönderilen haciz ihbarnamelerine karşı süresinde verdiği cevabında borçlu şirketin alacağını temlik ettiğini ve Belediyeden herhangi bir hak ve alacağı kalmadığını bildirmiştir. Davacı ise Belediyenin bu cevabının gerçek olmadığını aslında borçlunun Belediye nezdinde hak edişleri olduğunu ancak Belediyenin borçlu ile muvazalı işlem yaptığını iddia ederek tazminat istemli eldeki davayı açmıştır.

Şu halde; açık yasa hükmü gereği uyuşmazlığın çözmünde İcra Hukuk Mahkemesi görevlidir. Dava şartları, mahkemenin davanın esası hakkında inceleme yapabilmesi için gerekli olan şartlar olup mahkeme dava şartlarından birinin bulunmadığını tespit edince kural olarak davanın esası hakkında inceleme yapamaz. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114/1-c maddesinde mahkemenin görevli olması, dava şartı olarak düzenlenmiştir. Aynı Kanun’un 115/1. maddesine göre de mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştıracak, taraflar da dava şartı noksanlığını yargılamanın her aşamasında ileri sürebilecektir. Bu nedenle, mahkemece dava dilekçesinin dava şartı yokluğundan görev bakımından reddine karar verilmesi gerekirken işin esası incelenerek yazılı şekilde karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen kararın yukarıda gösterilen nedenle BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacının diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına ve davacı yararına takdir olunan 2.037,00 TL duruşma avukatlık ücretinin davalıya yükletilmesine, davacıdan peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine, 25.06.2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.