ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ ADI ALTINDA MUVAZAALI İŞLEM

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

E. 2017/1-1277

K. 2019/549

T. 9.5.2019

MURİS MUVAZAASINDAN KAYNAKLANAN TAPU İPTALİ VE TESCİL İSTEMİ ( Tanık Beyanlarına Göre Miras Bırakanın İşlediği Suçtan Sonra İlk Eşinden Dünyaya Gelen Davacı Kızı ile Ölünceye Kadar Hiç Görüşmediği – Bu Durumda Murisin Gerçek İrade ve Amacının Belirlenmesinde Ölünceye Kadar Bakma Akitleriyle Temlik Ettiği Taşınmazların Tüm Mamelekine Oranı ve Bunun Makul Karşılanabilecek Bir Sınırda Kalıp Kalmadığı Gibi Bilgi ve Olguların Göz Önünde Tutulması Gerektiği )

• TAŞINMAZLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ ( Murisin Temlik Ettiği Taşınmazların Tüm Mamelekine Oranının Makul Karşılanabilecek Sınırda Kaldığı Belirtilmiş ise de Dosyada Mevcut Tapu Kayıtları İncelendiğinde Murisin Dört Parça Taşınmazda Malik İken Bunlardan En Değerli Olanlarını Davalı Eşine Temlik Ettiği – Geride Kalan Taşınmazların Değerine Göre Ölünceye Kadar Bakma Akdine Konu Taşınmazların Tüm Malvarlığının Dörtte Üçüne Yakın Miktarda Olduğu/Geride Kalan Taşınmazlarda Murisin Tam Malik Olmayıp Dava Dışı Şahıslarla Paydaş Olduğu )

• TEMLİK ( Murisin Özellikle Bir Parça Taşınmazını Devretmek Suretiyle Bakımını Sağlayabileceği Yerde İlk Temlikten On Gün Sonra Başka Bir Taşınmazdaki Payını da Davalıya Temlik Ettiği ve Bunların Sahip Olduğu En Değerli Taşınmazları Olduğu/Temlikteki Asıl İrade ve Amacının Bakım Sağlamak Değil Mirasçıdan Mal Kaçırmak Olduğu Böyle Olunca da Yapılan Temlikin Muvazaa ile İlletli Olup İptali Gerektiği Sonucuna Varıldığı – Hgknca da Benimsenen Özel Daire Bozma Kararına Uyulmak Gerektiği/Direnme Kararının Bozulacağı )

6098/m.19611

818/m.18511

ÖZET : Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.Dosya kapsamından murisin uzun yıllar cezaevinde kalması nedeniyle fiziksel ve psikolojik durumunun olumsuz yönde etkilendiği ve kendisine daha çok cezaevinden çıktıktan sonra evlendiği davalı eşinin destek olduğu anlaşılmakta ise de tanık beyanlarına göre miras bırakanın işlediği suçtan sonra ilk eşinden dünyaya gelen davacı kızı ile ölünceye kadar hiç görüşmediği de sabittir. Bu durumda murisin gerçek irade ve amacının belirlenmesinde ölünceye kadar bakma akitleriyle temlik ettiği taşınmazların tüm mamelekine oranı ve bunun makul karşılanabilecek bir sınırda kalıp kalmadığı gibi bilgi ve olguların göz önünde tutulması gerekmektedir.

Yerel mahkemece murisin temlik ettiği taşınmazların tüm mamelekine oranının makul karşılanabilecek sınırda kaldığı belirtilmiş ise de dosyada mevcut tapu kayıtları incelendiğinde murisin dört parça taşınmazda malik iken bunlardan en değerli olanlarını davalı eşine temlik ettiği, geride kalan taşınmazların değerine göre ölünceye kadar bakma akdine konu taşınmazların tüm malvarlığının dörtte üçüne yakın miktarda olduğu gibi geride kalan taşınmazlarda murisin tam malik olmayıp dava dışı şahıslarla paydaş olduğu görülmektedir.

Murisin özellikle bir parça taşınmazını devretmek suretiyle bakımını sağlayabileceği yerde, ilk temlikten on gün sonra başka bir taşınmazdaki payını da davalıya temlik ettiği ve bunların sahip olduğu en değerli taşınmazları olduğu gözetildiğinde temlikteki asıl irade ve amacının bakım sağlamak değil mirasçıdan mal kaçırmak olduğu, böyle olunca da yapılan temlikin muvazaa ile illetli olup iptali gerektiği sonucuna varılmıştır.Açıklanan nedenlerle; Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup, direnme kararı bozulmalıdır.

DAVA : Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Bursa 1. Asliye Hukuk Mahkemesince bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonucunda davanın reddine dair verilen 21.05.2013 tarihli ve 2012/374 E., 2013/385 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 03.03.2014 tarihli ve 2013/16720 E., 2014/4716 K. sayılı kararı ile:

“… Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 54 parsel sayılı taşınmazın mirasbırakan Y. U.tarafından 16.12.2002, 114 parsel sayılı taşınmazın 5/18 payının da 27.12.2002 tarihinde davalıya ölünceye kadar bakma akdiyle devredildiği görülmektedir.

Davacı, mirasbırakan tarafından davalıya yapılan temliklerin kendisinden mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, eldeki davayı açmıştır.

Mahkemece, hükmüne uyulan bozma ilamı gereğince araştırma yapılarak davanın reddine karar verilmiş ise de; miras bırakan Yahya Uslu’nun 21.09.2009 tarihinde öldüğü, davalının ikinci eşi olup, davacı kızı ile hiç görüşmediği, bozma ilamı sonrasında murisin tüm mal varlığı üzerinde yapılan bilirkişi incelemesi neticesinde; davaya konu taşınmazların ölünceye kadar bakma akdi tarihindeki ( 2002 tarihindeki ) toplam değerinin 61.625,00 TL, dava tarihindeki toplam değerlerinin ise 308.125,00 TL olduğu ( 114 numaralı parseldeki bilirkişi hesaplamasının hatalı olduğu ve bu parselin dava tarihindeki değerinin 113.125,00 TL olduğu da gözetilerek ); murise ait diğer taşınmazlar olan 448 parsel sayılı taşınmazın 1/3 payının ve 452 parsel sayılı taşınmazın 1/2 payının aynı tarihteki ( 2002 tarihindeki ) toplam değerinin ise 28.163,00 TL, dava tarihindeki toplam değerinin ise 104.300,00 TL olduğu; bu durumda mirasbırakan tarafından ölünceye kadar bakma akdiyle davalıya devredilen taşınmazların tüm malvarlığına oranı ve daha az bir miktarda taşınmaz temlik edilerek bakım akti yapma imkanı olmasına rağmen fazla miktarda taşınmaz temlik etme yönündeki iradesi gözetildiğinde, temlik edilen taşınmazların değerinin makul ölçüleri aşar nitelikte bulunduğu, miras bırakan Yahya’nın taşınmazları temlikteki gerçek iradesinin bakım sözleşmesi yapmak değil, mirasçılardan mal kaçırma amaçlı olduğu sonucuna varılmaktadır.

Hal böyle olunca açılan davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken reddi yönünde hüküm kurulmuş olması doğru değildir…”

gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Davacı vekili, davalının müvekkilinin babası ( muris ) Y. U.’nun ikinci eşi olduğunu, onyedi yıl evli kalan muris ile davalının murisin evinde oturduklarını, ikisi arasında 16.12.2002 ve 27.12.2002 tarihli ölünceye kadar bakma akitlerinin yapıldığını, murisin 21.09.2009 tarihinde vefat ettiğini, ancak ölümünden bir kaç ay öncesine kadar sağlık problemi bulunmadığını, çalışarak evinin giderlerini karşılayabilecek durumda olan murisin akit tarihlerinde ise oldukça genç ve sağlıklı olduğunu, esasen müvekkilinin dedesi ve anneannesini vurarak öldüren murisin olaydan yaralı olan kurtulan ilk eşinden ( müvekkilinin annesinden ) ise boşandığını, yaşanan bu vahim olayın çevrede duyulması ve hiç kimsenin muris ile evlenmek istememesi üzerine murisin görücü usulü ile davalı ile evlendiğini ve onun isteği üzerine evlenme karşılığında davaya konu taşınmazları vaat ederek aslında gizli bağış yaptığını, oysa ki yapılan akdin aksine murisin davalıya baktığını, kaldı ki eşin kocasına bakmasının ahlâki bir yükümlülük olduğunu, akit tarihinde murisin özel bir bakım ihtiyacının bulunmadığını, bulunsa dahi geliri ile bakımını temin edebilecek durumda olduğunu ileri sürerek, mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı şekilde yapılan temlikler nedeniyle dava konusu 34 ve 114 parsel sayılı taşınmazların tapu kayıtlarının davacının miras payı oranında iptali ile adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, murisin onbeş yıl cezaevinde yattıktan sonra çıktığını ve davalı ile evlendiğini, müşterek iki çocuklarının dünyaya geldiğini, taşınmazların ise iddia edildiği gibi evlilik karşılığında değil evlendikten dört yıl sonra ölünceye kadar bakma akdi ile devredildiğini, bu tür sözleşmelerin mirasçılar arasında yapılmasına hukuken bir engel bulunmadığı gibi bakım alacaklısının sözleşme tarihinde özel bir bakım ihtiyacı içerisinde bulunmasının da gerekmediğini, ölünceye kadar bakma akdinin ivazlı akitlerden olduğunu, muris adına kayıtlı başka taşınmazlar da bulunduğunu, bakım ile orantılı ve makul sınırlarda temlik yapıldığını, işlediği suçtan dolayı uzun yıllar cezaevinde kalan murisin psikolojik olarak çok etkilendiğini, yaşadığı yerdeki insanlar tarafından dışlandığını, bu yüzden kendi memleketinde oturan birisiyle evlenemediğini ve Hatay’da oturan davalı evlendiğini, bu olayın etkisinden hiçbir zaman kurtulamadığını, manevi baskı ve ezikliğin yanı sıra sürekli olarak sağlık sorunları yaşadığını, hiç bir zaman tam anlamıyla çalışamadığını ve normal hayatına devam edemediğini, cezaevinde iken hepatit hastalığı tespit edildiğini, daha sonra yemek borusu varisleri, siroz ve karaciğer kanserine yakalandığını, bunların hiçbirinin bir kaç ay içerisinde ortaya çıkacak hastalıklar olmadığını, murisin eşinden başka kendisine bakacak ve yardımına koşacak kimsesi bulunmadığını, içinde bulunduğu fiziksel ve psikolojik durumunun da bir eşten beklenemeyecek kadar ağır sorumluluklar gerektirdiğini, davalının da sürekli olarak eşinin işlediği suçun etkisi altında yaşadığını, murisin mal kaçırma ya da bağış amacı gütmediğini, içinde bulunduğu koşullar nedeniyle kendisini güvence altına almak ve ölünceye kadar bakılacağından emin olmak amacıyla sözleşmeleri yaptığını, müvekkilinin de sözleşmeden kaynaklanan edimini tam olarak yerine getirdiğini, davacının ise ölünceye kadar babası ile hiç görüşmediğini, davanın haksız ve yersiz olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Yerel mahkemece, “somut olayda ölünceye kadar bakma akdinin yasal koşullara uygun olarak düzenlendiği, murisin ilk eşinin anne ve babasını öldürdüğünden uzun süre cezaevinde yattığı, çıktıktan sonra davalı ile ikinci evliliğini yaptığı, bu durumun psikolojisini ve fiziki durumunu olumsuz etkilediği, bir başkasının desteğine muhtaç durumda olduğu, ölüm tarihine kadar olan yedi yıllık sürede de davalının bakım ve gözetim görevini tam olarak yerine getirdiği” gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiş, Özel Dairece; mahkemece temlike konu edilen taşınmazların değerleri saptanmış ise de muris üzerinde kalan diğer taşınmazların değerlerinin belirlenmediği, ölünceye kadar bakma akdine konu edilen taşınmazların murisin genel mal varlığı içerisindeki oranı üzerinde durulmadığı, böyle olunca sözleşmenin gerçekten edim karşılığı ölünceye kadar bakma biçiminde samimi bir sözleşme olup olmadığı, diğer bir deyişle mal kaçırma kastı ile hareket edilip edilmediğinin ortaya konulmadığı, bu yönde araştırma yapılarak murisin gerçek iradesinin açıklığa kavuşturulması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiğinden bahisle yerel mahkeme kararı bozulmuştur.

Mahkemece bozma kararına uyulmuş ve yapılan yargılama sonucunda; “murisin davalı ile evlendiğinde 39, ölünceye kadar bakım akitlerinin düzenlendiği tarihte ise 49 yaşında olduğu, temlik edilen taşınmaz dışında iki taşınmazda daha hissesinin bulunduğu ve temlik edilen taşınmazların değerlerinin tüm mal varlığına oranının makul sayılacak bir sınırda kaldığı, adam öldürme suçundan dolayı cezaevinde yatıp çıktıktan sonra davalı ile evlenen murisin uzun süre cezaevinde kalması nedeniyle psikolojisi ve fiziki durumunun olumsuz etkilendiği, bir başkasının bakım ve desteğine muhtaç durumda olduğu, bu nedenle söz konusu sözleşmeleri yaptığı, sözleşmelerin gerçekten edim karşılığı ölünceye kadar bakma biçiminde düzenlenmiş sözleşmeler olduğu, muvazaalı bir temlikin bulunmadığı gibi davalının da bakım ve gözetim borcunu tam olarak yerine getirdiği” gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Bu karar da davacı vekilince temyiz edilmiş, Özel Dairece yukarıda karar başlığında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Mahkemece önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiş, karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tarafların ortak mirasbırakanı tarafından davalı eşine ölünceye kadar bakma akdiyle yapılan temlikin, gerçekte diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Hemen belirtilmelidir ki; irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, pozitif hukukumuzda 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununun 19. ( mülga 818 Sayılı Borçlar Kanununun 18. ) maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, “Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir.

Buna göre muvazaa; “tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır” şeklinde tanımlanabilir.

Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide ve gerekse uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı ( oluşturmayı ) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar.

Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki ( zahiri ) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.

Eldeki davanın konusunu oluşturan ve “muris muvazaası” olarak isimlendirilen muvazaa türünün ise Türk Hukukunda büyük bir yeri ve önemi vardır. Muvazaa davalarının büyük bölümü muris muvazaasına ilişkin bulunmaktadır.

Az yukarıda açıklanan Türk Borçlar Kanununun genel hükmü dışında muris muvazaasına ilişkin bir düzenleme kanunlarımızda yer almamaktadır. Muris muvazaası kaynağını daha çok Yargıtay İçtihatlarından ve bilimsel görüşlerden almakta ise de esas kaynağını 1.4.1974 tarih ve 1/2 Sayılı İçtihatları Birleştirme Kararı oluşturmaktadır.

1.4.1974 tarih ve 1/2 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile “Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına” karar verilmiştir.

1.4.1974 gün ve 1/2 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, miras bırakanın tapulu taşınmazlarının temliklerinde yaptığı muvazaalı işlemlere ilişkindir.

Muris muvazaasında, miras bırakan ile sözleşmenin karşı tarafı, aralarında yaptıkları bağış sözleşmesini genellikle satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile gizlemektedirler. Başka bir anlatımla, miras bırakan ile karşı taraf malın gerçekten temliki hususunda anlaşmışlardır. Görünüşteki ve gizlenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak temlik istenmektedir. Ne var ki, görünüşteki satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesinin vasfı ( niteliği ) muvazaalı sözleşme ile değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış sözleşmesi düzenlenmektedir. Görünüşteki sözleşmenin vasfı ( niteliği ) tamamen değiştirildiğinden, muris muvazaası aynı zamanda “tam muvazaa” özelliği de taşınmaktadır.

Ölünceye kadar bakma sözleşmesi ise 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununun 611. ( mülga 818 Sayılı Borçlar Kanununun ( BK ) 511. ) maddesinde düzenlenmiş ve bakım borçlusunun bakım alacaklısını ölünceye kadar bakıp gözetmeyi, bakım alacaklısının da bir malvarlığını veya bazı malvarlığı değerlerini ona devretme borcunu üstlendiği sözleşme şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere ölünceye kadar bakma sözleşmesi, taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen bir sözleşmedir. Diğer bir anlatımla ivazlı sözleşme türlerindendir. Bu sözleşme ile bakım alacaklısı, sözleşme konusu malın mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme; bakım borçlusu da almış olduğu malların değerine ve bakım alacaklısının daha önce sahip olduğu sosyal durumuna göre hakkaniyetin gerektirdiği edimleri, bakım alacaklısına ifa etmekle yükümlüdür. Bakım borçlusu, bakım alacaklısına özellikle uygun gıda ve konut sağlamak, hastalığında gerekli özenle bakmak ve onu tedavi ettirmek zorundadır ( TBK. m. 614 ).

Diğer yandan ölünceye kadar bakıp gözetme koşulu ile yapılan temliki işlemin geçerliliği için sözleşmenin düzenlendiği tarihte bakım alacaklısının özel bakım gereksinimi içerisinde bulunması zorunlu değildir. Bu gereksinmenin sözleşmeden sonra doğması ya da alacaklının ölümüne kadar çok kısa bir süre sürmüş bulunması da sözleşmenin geçerliliğine etkili olamaz.

Ne var ki, muris muvazaasını öteki nispi muvazaalardan ayıran unsur mirasçıları aldatmak amacıyla yapılmasıdır. Daha açık anlatımla, 1.4.1974 tarih ve 1/2 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği üzere bu muvazaa türünde mirasbırakan, mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapuda kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu memuru önünde iradesini satış veya ölünceye kadar bakma akdi şeklinde açıklamaktadır. Bu nedenle bu tür uyuşmazlıkların çözümünde bakım borçlusuna yapılan temlikin gerçek yönünün, eş söyleyişle miras bırakanın gerçek irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılması önemlidir. Bunun için de miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul nedeninin bulunup bulunmadığı, bakım borçlusu ve diğer mirasçılarla ilişkileri, murisin yaşı, sağlık durumu, temlik edilen malın tüm mamelekine oranı gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; eldeki davanın muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açıldığı ve çekişme konusu taşınmazların yukarıda değinildiği gibi TBK’nın 611 ( mülga 818 Sayılı BK’nın 511 ) ve devamı maddelerinde düzenlenen ölünceye kadar bakma sözleşmeleri ile davalıya temlik edildiği hususlarında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Dosya kapsamından murisin uzun yıllar cezaevinde kalması nedeniyle fiziksel ve psikolojik durumunun olumsuz yönde etkilendiği ve kendisine daha çok cezaevinden çıktıktan sonra evlendiği davalı eşinin destek olduğu anlaşılmakta ise de tanık beyanlarına göre miras bırakanın işlediği suçtan sonra ilk eşinden dünyaya gelen davacı kızı ile ölünceye kadar hiç görüşmediği de sabittir. Bu durumda murisin gerçek irade ve amacının belirlenmesinde ölünceye kadar bakma akitleriyle temlik ettiği taşınmazların tüm mamelekine oranı ve bunun makul karşılanabilecek bir sınırda kalıp kalmadığı gibi bilgi ve olguların göz önünde tutulması gerekmektedir. Yerel mahkemece murisin temlik ettiği taşınmazların tüm mamelekine oranının makul karşılanabilecek sınırda kaldığı belirtilmiş ise de dosyada mevcut tapu kayıtları incelendiğinde murisin dört parça taşınmazda malik iken bunlardan en değerli olanlarını davalı eşine temlik ettiği, geride kalan taşınmazların değerine göre ölünceye kadar bakma akdine konu taşınmazların tüm malvarlığının dörtte üçüne yakın miktarda olduğu gibi geride kalan taşınmazlarda murisin tam malik olmayıp dava dışı şahıslarla paydaş olduğu görülmektedir. Murisin özellikle bir parça taşınmazını devretmek suretiyle bakımını sağlayabileceği yerde, ilk temlikten on gün sonra başka bir taşınmazdaki payını da davalıya temlik ettiği ve bunların sahip olduğu en değerli taşınmazları olduğu gözetildiğinde temlikteki asıl irade ve amacının bakım sağlamak değil mirasçıdan mal kaçırmak olduğu, böyle olunca da yapılan temlikin muvazaa ile illetli olup iptali gerektiği sonucuna varılmıştır.

Hâl böyle olunca; Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanunun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 09.05.2019 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Bir cevap yazın