Elektronik Tebligatın, Muhatabın Elektronik Adresine Ulaştığı Tarihi İzleyen Beşinci Günün Sonunda Yapılmış Sayılacağı Kuralının Anayasa’ya Aykırı Olduğuna İlişkin İtirazın Reddi

 

BASIN DUYURUSU

26.11.2019

ND 26/19

Elektronik Tebligatın, Muhatabın Elektronik Adresine Ulaştığı Tarihi İzleyen Beşinci Günün Sonunda Yapılmış Sayılacağı Kuralının Anayasa’ya Aykırı Olduğuna İlişkin İtirazın Reddi

Anayasa Mahkemesi 19/9/2019 tarihinde E.2018/144 numaralı dosyada, Vergi Usul Kanunu’na eklenen elektronik ortamda tebligatın muhatabın elektronik adresine ulaştığı tarihi izleyen beşinci günün sonunda yapılmış sayılacağı kuralının Anayasa’ya aykırı olduğuna yönelik itirazın reddine karar vermiştir.

İtiraz Konusu Kural

İtiraz konusu kuralda, elektronik ortamda tebligatın muhatabın elektronik adresine ulaştığı tarihi izleyen beşinci günün sonunda yapılmış sayılacağı öngörülmüştür.

Başvuru Gerekçesi

Başvuruda; kural ile getirilen zamanın muhatabın haklarını kullanmasını sağlayacak yeterli ve makul bir süre kabul edilemeyeceği, elektronik tebligat sistemine geçilmesiyle birlikte sistemden önce ve sonra mükellefiyet tesis ettirenler arasında uygulanacak tebligat yöntemleri yönünden farklılıklar meydana geldiği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Mahkemenin Değerlendirmesi

Anayasa’nın 125. maddesinde idari işlemlere karşı açılacak davalarda sürenin yazılı bildirim tarihinden başlayacağı öngörülmüş fakat yazılı bildirimin yapılış usulüne ilişkin herhangi bir sınırlayıcı hükme yer verilmemiştir.

Kanun koyucu tarafından diğer geleneksel tebliğ yöntemlerinden farklı düzenlenen elektronik tebligatın bilgilendirme ve belgelendirme fonksiyonunun mevcut olduğu gözetildiğinde Anayasa’nın 125. maddesi kapsamında yazılı bildirim niteliği taşıdığı sonucuna varılmıştır.

Anayasa’nın 36. maddesinde hak arama hürriyeti güvence altına alınmıştır. Hak arama hürriyetinin temel unsurlarından biri mahkemeye erişim hakkıdır. Tebliğin hangi tarihte yapılmış sayılacağı hususunu düzenleyen kuralda dava açma sürelerine ilişkin bir kısıtlama öngörüldüğü dikkate alındığında mahkemeye erişim hakkına yönelik bir sınırlama yapıldığı açıktır. Ancak hak arama hürriyetine sınırlama getiren kanuni düzenlemelerin Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen sınırlama sebebine uygun ve ölçülü olması, maddede öngörülen güvencelere aykırı olmaması gerekir.

Kuralla, haklarında vergi dairelerince düzenlenen işlemlerden mükelleflerin haberdar edilmelerinin ve anılan işlemlere karşı idari ya da yargısal yollara başvurmaları için öngörülen sürelerin gecikmeksizin işlemeye başlamasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Bu şekilde idari istikrarın sağlanmasının hedeflendiği görülmektedir. Söz konusu amaca ulaşmak için kural elverişli ve gereklidir.

Kuralda tebliğin yapılmış sayılması için geçmesi öngörülen beş günlük sürenin başlangıcı olarak tebliğe konu evrakın muhatabın elektronik adresine ulaştığı tarih esas alınmıştır. Kanun koyucunun bu yöndeki tercihi Anayasa’ya aykırı olmamak kaydıyla takdir yetkisi kapsamındadır.

İtiraz konusu kural, muhataplara öncelikle elektronik posta adreslerini belirli aralıklarla kontrol etme yükümlülüğü getirmektedir. Kişi elektronik posta adresini her gün ya da beş günden daha az aralıklarla kontrol etmesi hâlinde tebliğin yapılmış sayılacağı tarihten de önce tebligattan haberdar olabilecektir.

Öte yandan Kanun’da düzenlenen diğer tebligat yöntemlerinde de tebliğin yapılmış sayılması, kuraldakine benzer şekilde belirli sürelerin geçmiş olması şartına bağlanmıştır. Söz konusu süreler itiraz konusu kuralda belirtilen beş günlük süreden daha fazladır fakat bu sürelerin belirlenmesinde muhataba fiziki yollarla ulaşabilme imkân ve ihtimalinin belirleyici olduğu görülmektedir. Muhatabın mevcut bir elektronik posta adresi aracılığıyla gönderilen bir tebligata ulaşılabilirliği günümüz teknolojik koşullarında diğer fiziki tebligat yöntemlerine göre daha kolaydır.

Günümüz teknolojik imkân ve koşullarında elektronik posta adresini beşer günlük aralarla kontrol etme yükümlülüğünün, mücbir sebep hâllerinde beş günlük kanuni sürenin işlemeyeceği hususu da gözetildiğinde, makul olmayan bir külfet getirmediği, kuralda birey ile kamu yararı arasındaki dengenin korunduğu, mahkemeye erişim hakkına getirilen sınırlamanın ölçülü olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Öte yandan kanun koyucu tarafından itiraz konusu kuralda kendilerine elektronik tebligat yapılacak kişiler arasında herhangi bir ayrım öngörülmemiştir. Bu itibarla elektronik tebligat sistemine geçilmeden önce mükellef olanlar ile sisteme geçildikten sonra mükellef olanlar arasında farklı muameleye yol açacak herhangi bir ayrım öngörmeyen kuralda eşitlik ilkesine aykırılıktan söz edilemez.

Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 10., 13., 36. ve 125. maddelerine aykırı bulunmayarak itirazın reddine karar verilmiştir.

(Kararın tam metnine https://www.anayasa.gov.tr/media/6349/e2018144.pdf adresinden ulaşılabilir.)

 

AİHM Seçme Kararlar

SEÇME AİHM KARARLARI

İletişimin izlenmesi, izleme amacıyla elektronik verilere erişim, yabancı devletlerle istihbarat paylaşımı – Big Brother Watch and others / İngiltere (58170/13) (13.9.2018)

 Başvurucular, yetkililerin, (i) iletişimin büyük bölümünü hedef gözetmeksizin izlemelerinden, (ii) yabancı devletlerle istihbarat amaçlı bilgi paylaşılmasından ve (iii) iletişim hizmeti sağlayıcılardan iletişim verilerini almalarından yakınmışlardır.

(i) AİHM, yetkililerin, cezai soruşturma kapsamında, iletişimin büyük bölümünü hedef gözetmeksizin izlemeleri konusunda, önceki içtihatlarına dayanarak, öncelikle, yasallık unsuruna ve hukuk devleti ilkesine uyumun gerekli olduğunu vurgulamış ve yetkililerin yetkilerini kötüye kullanmalarını önlemek için, şu altı – asgari – koşula uyulması gerektiğinin altını çizmiştir (kararın 307. paragrafı): 1- İletişimin izlenmesi kararının hangi suçlar için alınabileceğinin yasada gösterilmesi, 2- İletişimi izlenecek kişi gruplarının yasada tanımlanması, 3- İzlemenin süresinin yasada belirtilmesi, 4- Elde edilen iletişim verilerinin incelenmesi, kullanılması ve saklanması ile ilgili usullerin yasada düzenlenmesi, 5- Elde edilen iletişim verilerinin başkalarına iletilmesi ile ilgili ön tedbirlerin yasada belirtilmesi, 6- Bu verilerin hangi hallerde silineceğinin veya ortadan kaldırılacağının yasada gösterilmesi. AİHM, bireyin,  haberleşme ve özel hayat hakkına yapılan bu ciddi müdahalenin – demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı noktasında ulusal güvenlik söz konusu ise – meşru bir amaca yönelik sayılabileceği ve devletin, ulusal güvenliği sağlama bağlamında başvuracağı araçların belirlenmesinde geniş bir takdir yetkisine sahip bulunduğu görüşündedir (kararın 308. ve 314. paragrafları). Ancak, AİHM, İngiliz yasalarının, iletişimi izlenecek kişinin, arama kriterinin (sözcük, kavram vb.), incelenecek materyelin (yazı, mesaj vb.) belirlenmesi ve bunları belirleyecek olan görevlilerin seçimi dahil, tüm belirleme sürecinin denetimini düzenlemediği ve iletişim verilerinin incelenmesine karşı gerçek bir güvence sağlamadığı için, m.8’in ihlal edildiğine karar vermiştir (kararın 387. paragrafı).

(ii) AİHM, yabancı devletlerden istihbarat amaçlı bilgi talep edilmesi durumunda, sorumluluğun istihbarat bilgisi toplayan devlette olduğunu; talep eden devlet (İngiltere) açısından ise sorumluluğun, yabancı istihbarat birimlerinin elde ettiği materyelin (yazı, mesaj vb.) alınması, saklanması ve incelenmesi bağlamındaki müdahaleyle sınırlı olduğunu belirtmiştir (kararın 421. paragrafı). AİHM, uluslararası terörle mücadelede istihbarat bilgilerinin akışının sağlanması gerektiğini vurgulayarak, istihbarat amaçlı bilgi talep eden İngiltere’nin yasalarında, sorumluluk konularının açık olarak düzenlendiği (kararın 430., 435. ve 439. paragrafları) ve İngiliz yasalarında yer alan güvencelerin, yetkilerin kötüye kullanılmasına karşı yeterli olduğu gerekçeleriyle, m.8’in ihlal edilmediği sonucuna varmıştır (kararın 446. ve 447. paragrafları).  

(iii) AİHM, İngiliz iç hukukuna dahil olan AB mevzuatı ve AB Adalet Divanı’nın ilgili kararına göre, iletişim hizmeti sağlayıcılarının elindeki iletişim verilerine ancak, “ağır suçlar”la mücadele amacıyla ve yargı organının veya bağımsız bir idari birimin önceden incelemesine tabi olarak erişilebileceğini; İngiliz yasalarının ise, bu güvencelerden yoksun olduğunu belirleyerek, 8. m.’nin ihlaline karar vermiştir (kararın 467. ve 468. paragrafları).

AİHM, kamu yararı için çok öncelikli durumlar hariç, basın çalışanlarının iletişiminin ve haber kaynaklarının gizliliğini koruyacak güvencelerin bulunmamasını ve bu durumun, basın çalışanları üzerinde caydırıcı etki yaratacak olmasını, ifade özgürlüğünün ihlali olarak nitelendirmiştir (kararın 495. paragrafı). Ayrıca, iletişim hizmeti sağlayıcılarının elindeki, basın çalışanları ile ilgili iletişim verilerine “ağır suçlar” için izleme dahil, her durumda erişilebilmesine karşı güvence sağlanmamış olması da ifade özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirilmiştir (kararın 499. paragrafı).

NOT: Bu başvuruya 14 ulusal ve uluslararası STK’nın katılımına izin verilmiştir.

Sade vatandaşın, başörtüsü nedeniyle duruşmadan çıkarılması – Lachiri / Belçika (başvuru no.: 3413/09) (18.9.2018)

Kamusal yetki kullanan bir görevli olmadığı için, dini inancını göstermesi, dolayısıyla, saçını ve boynunu örten fakat yüzünü açıkta bırakan bir başörtüsü (hicab) takması, yetkililerin takdir yetkisine tabi olmayan başvurucunun, başörtüsünü çıkarmayı reddettiği gerekçesiyle duruşmadan çıkarılması, din ve vicdan özgürlüğünün (m. 9) ihlalidir. Mahkemeler, sokak veya şehir meydanından farklı bir kamusal alandır ve eğitim kurumları gibi, dini inançlara karşı tarafsızlığın korunup sürdürülmesi gereken yerlerledir. Bu nedenle, bu gibi yerlerde, tarafsızlığa saygı, dini inancın ifade edilmesine göre öncelik taşır ancak, başvurucunun duruşmadan çıkarılması, mahkemenin tarafsızlığının sağlanması amacına yönelik değildir. Ayrıca, başvurucunun mahkemeye saygısızlığı veya duruşmanın düzenini bozucu bir davranışı da olmamıştır.

İnsan hakları savunucusu Avukatın ev ve çalışma yerinin aranması – 5. madde çerçevesinde “makul şüphe” – AİHM’nin ihlal kararının icrası konusunda yol göstermesi – Aliyev / Azerbaycan (başvuru no.: 68762/14) (20.9.2018)

İnsan hakları savunucusu ve Avukat olan başvurucu, vergi kaçakçılığı, zimmetine para geçirme ve sahtekarlık suçlarıyla suçlanmış ve mahkum edilmiştir (mahkumiyeti ayrı bir başvurunun konusudur). Başvurucu, tutukluluk koşullarından (m.3); “makul şüphe” koşuluna uyulmaksızın özgürlüğünden yoksun bırakılmış olmaktan ( m.5/1 ve 5/3); bu yoksun bırakmanın yasallığının denetlenmediğinden (m.5/4); başvurucunun evinin ve başkanı olduğu derneğin bürosunun aranarak, dosyalarına el konmasından (m.8); AİHS’den doğan haklarının, AİHS’nin amaçları dışında kısıtlandığından (m.18) ve örgütlenme özgürlüğünün (m. 11) ihlal edildiğinden yakınmıştır.

(i) AİHM, başvurucunun tutukluluğu sırasında 3 gün çok dar bir alanda tutulmasını ve bu süre içinde aynı yatağı başkasıyla paylaşmak zorunda olmasını m. 3 ihlali olarak nitelendirmiştir. (ii) AİHM, m. 5 kapsamında “makul şüphe” koşulunun yerine gelmiş olması için, “mevcut olguların ve bilgilerin, ilgili kişinin suçu işlemiş olabileceği konusunda tarafsız [objektif] bir gözlemciyi tatmin edecek düzeyde olması gerektiği”nin altını çizmiş ve savcılığın ortaya koyduğu kanıtların hiçbirinin bu anlamda yeterli görülmediğini belirleyerek, başvurucunun “makul şüphe” koşulu yerine getirilmeksizin özgürlüğünden yoksun bırakıldığına karar vermiştir. (iii) İç hukuk yargı organlarının, savcılığın isteklerini gerçek ve bağımsız bir incelemeden geçirmeksizin benimsemelerini, özgürlükten yoksun bırakılmanın yasallığının denetlenmesi yükümlülüğüne aykırı bulmuştur. (iv) AİHM, taciz veya eziyet etmek amacıyla, Avukatların ev ve çalışma yerlerinin aranmasının AİHS düzeninin özüne aykırı olduğunu vurgulayarak, yetkililerin, başvurucunun ev ve çalışma yerinde arama yapmalarının “makul şüphe”ye dayanmadığı gerekçesiyle, meşru amaçtan yoksun bulunduğu sonucuna varmıştır. (v) AİHM, başvurucu dahil, insan hakları savunucularının yetkililer tarafından ağır eleştirilere maruz kalmalarından; başvurucunun ev ve çalışma yerinin keyfi olarak aranmasından ve el konulan belgeler arasında AİHM’ye çeşitli başvuru belgelerinin de bulunmasından; başvurucuya yönelik işlemlerin, başvurucunun insan hakları savunuculuğu yapabilme özgürlüğünü kısıtlamasından ve STK’lar üzerinde yıldırıcı etki yaratmasından hareketle, müdahalelerin AİHS çerçevesindeki meşru amaçlarla uyumlu olmadığını belirlemiştir. (vi) AİHM, belirtilen ihlallerin varlığını tespit ettikten sonra, örgütlenme özgürlüğünün ihlal edilip edilmediğinin ayrıca incelenmesine gerek görmemiştir.

AİHM, bu ihlal kararının icrası (yerine getirilmesi) bağlamında, iç hukuk yargı organlarının, hukuk devletinin nihai koruyucusu olmaları gerektiğini hatırlatarak, Azerbaycan yargı organlarının, kişileri, özgürlüklerinden keyfi olarak yoksun bırakılmalarına karşı korumakta başarısız olduklarını belirtmiş ve hükümetin, kendisine yönelik eleştirileri ve STK üyeleri ile insan hakları savunucularını keyfi olarak gözaltına alınmaktan ve tutuklanmaktan korumaya odaklanması gerektiği uyarılarında bulunmuştur. AİHM bu uyarılarıyla, AİHM kararlarının icra edilmelerini denetleyen organ olan Bakan Delegeleri Komitesine, verdiği kararın nasıl icra edileceği konusunda yol göstermiş bulunmaktadır.

Yargıcın görevden alınmasına karar veren organların bağımsızlığı – adil yargılanma hakkı – Denisov / Ukrayna (başvuru no.: 76639/11) (Büyük Daire kararı; 25.9.2018)

Ukrayna Yargıçlar Yüksek Kurulu tarafından Kiev İdari Yargı İstinaf Mahkemesi Başkanlığı görevinden, iyi yöneticilik yapamadığı gerekçesiyle alınan ancak, aynı mahkemede yargıç olarak görevine devam eden başvurucu, Ukrayna Yargıçlar Yüksek Kurulu’nun ve başvuru mercii olan Yüksek İdare Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsız olmadığından yakınmıştır. AİHM Büyük Dairesi de, Ukrayna Yargıçlar Yüksek Kurulu’nda yer alan üyelerin çoğunun mesleki ilerleme ve ücret açılarından devlete bağımlı olduklarını; Yüksek İdare Mahkemesi’nin yeterli inceleme yapmadığını ve Ukrayna Yargıçlar Yüksek Kurulu’nun bağımsız olmadığı konusundaki iddiayı değerlendirmediğini; ayrıca, Yüksek İdare Mahkemesi’nin de disiplin bakımından Ukrayna Yargıçlar Yüksek Kurulu’na bağlı olduğunu dikkate alarak, başvurucunun adil yargılanma hakkının (m.6/1) ihlal edildiğine karar vermiştir.

İç hukuk yolunun tüketilmesi – Mera Kanunu uyarınca Hazine adına tescil edilen taşınmazın, aynı yasaya göre bedel ödeyerek geri alınmasının uzlaşma sayılması – Mustafa Yeşil vd / Türkiye (başvuru no.: 26608/07) ve Veli Dayanıklı / Türkiye (başvuru no.: 328/08) (kararın yayımlandığı t.: 27.9.2018).

Tekir yaylasında 1999 yılında yapılan kadastro tespiti sonucunda, Mustafa Yeşil vd. açısından kazandırıcı zamanaşımı; Veli Dayanıklı açısından ise, satın alma nedenlerine dayanarak başvurucular adına tapuya tescil edilen taşınmazların tapuları, daha sonra Mera Kanunu çerçevesinde açılan tapu iptal davaları sonucunda iptal edilmiş ve söz konusu taşınmazlar, mera olarak, Hazine adına kaydedilmiştir. Başvurucular, Yargıtay’ın onama kararları üzerine karar düzeltme yoluna başvurmuşlar fakat, olumlu sonuç alamamışlardır. Yasal asgari parasal sınırın altında yapılan karar düzeltme talepleri, iç hukuk yollarının tüketilmesi koşuluna uygun olmadığından, AİHM’ye başvuru süresi olan 6 ay, Yargıtay’ın onama kararının iletildiği tarihten itibaren işlemeye başlar. Bu noktada, gerekli yasal asgari parasal sınırın altında karar düzeltme talebinde bulunanlar açısından, AİHM’ye başvuru süresi olan 6 ayın kaçırıldığı gerekçesiyle, başvuruları kabul edilemez bulunmuştur. Yakındıkları, Mera Kanununda değişiklik yapan 5685 sayılı yasa uyarınca, yetkililerin belirlediği tutarları ödeyerek, tapu kayıtları iptal edilen taşınmazlarını geri alan başvurucular açısından ise, yapılan işlemin iç hukukta bir uzlaşma niteliği taşıdığı ve sorunu çözdüğü gerekçesiyle, başvuruları kabul edilemez bulunmuştur. Ayrıca, taşınmazları geri almak için ödenen tutarlar fahiş görülmemiştir.

Teröristin sınır dışı edilmesi – iade edilecek ülkede idam cezasının uygulanmayacağına ilişkin güvence – ömür boyu hapis cezasının belli bir süre sonra tahliye olasılığı içermesi – Saidani / Almanya (başvuru no.: 17675/18) (Üç yargıçlı Komite kararının yayımlandığı t.: 27.9.2018)

Tunus vatandaşı olan başvurucu, Tunus’ta çeşitli terör eylemlerine katılan ve Almanya’da terör eylemleri planlayan ve Alman ulusal güvenliği için tehlike oluşturan, ‘Suriye İslam Devleti’ adlı terör örgütüne bağlı bir teröristtir. Almanya’dan Tunus’a sınır dışı edilme kararını durdurmak için yaptığı ihtiyati tedbir talebi, AİHM tarafından 7.5.2018 tarihinde reddedilmiştir. AİHM’in üç yargıçlı Komitesi, Alman yetkililerinin, başvurucunun Tunus’ta işlediği terör suçları nedeniyle idam cezasına çarptırılsa bile bu cezanın ömür boyu hapis cezasına çevrileceğine ilişkin Tunus’lu yetkililerden aldığı diplomatik güvenceyi ve ömür boyu hapis cezasının 15 yıllık infazdan sonra tahliye olasılığını içerdiğinin, Alman yetkililer tarafından belirlenmiş olmasını dikkate alarak, başvurucunun Tunus’a sınır dışı edilmesiyle ilgili başvurusunu kabul edilemez bulmuştur. AİHM ayrıca, Tunus hukukunun, ömür boyu hapis cezasının infazının belirli aşamasında, objektif ve öngörülebilir kriterlere dayanarak tahliye olasılığı içermesinin, AİHS’nin işkence ve kötü muamele yasağıyla ilgili 3. maddesinin standartlarıyla uyumlu olduğunu da değerlendirmiştir.