KAZANILMIŞ HAKLAR HUKUK DEVLETİ KAVRAMININ TEMELİNİ OLUŞTURAN EN ÖNEMLİ UNSURLARDANDIR

T.C
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO.2019/451
KARAR NO.2019/928
KARAR TARİHİ.24.09.2019
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi



Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;
Erzin Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen, 23.10.2012 tarihli ve
2011/177 E., 2012/153 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi
üzerine, Yargıtay 14.Hukuk Dairesinin 02.10.2013 tarihli ve 2013/8771 E., 2013/12672
K. sayılı ilamı bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama
sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiş; davalı vekilinin temyizi üzerine direnme
kararı Hukuk Genel Kurulu’nun 26.11.2014 tarihli ve 2014/14-1320 E., 2014/981 sayılı
kararıyla usulüne uygun hüküm fıkrası oluşturulmaması nedeniyle usulden bozulmuş,
mahkemece Hukuk Genel Kurulu kararına uyulmasına karşın bu kez direnme kararından
dönülerek Özel Daire bozma ilamına uymak suretiyle karar verilmiştir.


HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
 
Dava, 4342 sayılı Mera Kanununun geçici 3. maddesi gereğince dava konusu taşınmazın davalı adına oluşturulan tapu kaydının iptali ile Hazine adına tescili isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kabulüne dair verilen ilk karar Özel Dairece bozulmuş; mahkeme önceki kararında direnmiştir.

Davalı vekilinin temyizi üzerine direnme kararı Hukuk Genel Kurulu’nun 26.11.2014 tarihli
ve 2014/14-1320 E., 2014/981 sayılı kararıyla;


“…Mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun
 
297.maddesinde belirtilmiştir. Hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait her hangi bir söz tekrar edilmeksizin isteklerin her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların sıra numarası altında açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir.
6100 sayılı HMK’nun 294.maddesinin 3.fıkrasında ise “Hükmün tefhimi herhalde hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur” hükmüne yer verilmiştir.
Ayrıca, bozma kararı ile ilk hüküm hayatiyetini yitirdiğinden ona atıf suretiyle hüküm tesisinin yukarıda açıklanan kurallara uygun düşmeyeceği de aşikardır.
Nitekim Yargıtay’ın yerleşmiş görüşü de bu yöndedir (Hukuk Genel Kurulu’nun 19.06.1991 tarih 323-391 sayılı; 10.09.1991 tarih 281-415 sayılı; 25.9.1991 tarih 355-440 sayılı; 05.12.2007 tarih 981-936 sayılı; 23.01.2008 tarih 29-4 sayılı; 05.10.2011 tarih 607-604 kararları).

Somut olaya gelince; mahkemece aslolan kısa kararda yukarıda açıklanan mevzuata uygun hüküm fıkrası oluşturulmamış sadece “davanın direnme dolayısı ile kabulüne” 
denilmekle yetinilmiş, dosya kapsamı dikkate alınarak taraflara yüklenen borç ve tanınan hakkın sıra numarası altında belirtildiği açık, infazda şüphe ve tereddüt uyandırmayacak biçimde, usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar kurulmamıştır.
Bu durumda, yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde usulün öngördüğü anlamda oluşturulmuş bir hüküm bulunmadığı gibi, direnme kararlarını denetleyen Hukuk Genel Kurulu tarafından incelenebilecek nitelikte teknik anlamda bir direnme hükmü de bulunmadığı her türlü duraksamadan uzaktır.

Şu durumda mahkemece yapılacak iş; dosya kapsamı dikkate alınarak taraflara yüklenen borç ve tanınan hakkın sıra numarası altında belirtildiği açık, infazda şüphe ve tereddüt uyandırmayacak biçimde, usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar ve buna uygun gerekçeli karar oluşturulmasıdır.

Mahkemenin, yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan biçimde usulün öngördüğü niteliklere haiz bulunmayan kısa kararı usul ve yasaya uygun değildir.
Direnme kararının bu nedenle bozulması gerekmiştir.” gerekçesiyle usulden bozulmuş; bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına karar verilmiştir.

Mahkemece bu bozma üzerine yeniden yapılan yargılama sırasında 15.06.2015 tarihli celsede Hukuk Genel Kurulu bozma ilamına uyulmasına karar verilmesine karşın bu karar gereğini yerine getirilmeyerek araştırmaya girişilmiş ve 23.11.2015 tarihli kararıyla da direndiği önceki kararının aksine davanın reddine karar vermiştir. Hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlık; yerel mahkemece verilen direnme kararının Yargıtay Hukuku Genel Kurulunca, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nun 294/3 ve 297/1-c maddelerine aykırılık gerekçesiyle bozulmasından sonra, mahkemece bozma doğrultusunda anılan maddelere uygun şekilde usulünce hüküm oluşturulması gerekirken,
Özel Daire kararına uymak suretiyle topladığı kanıt ve yapılan incelemelere dayanarak karar vermesinin hukuken mümkün olup olmadığının belirlenmesinde toplanmaktadır.
ncelikle belirtelim ki, yerel mahkemelerin direnme kararları (6100 sayılı HMK’nın 363/2
 

md, 1086 sayılı HUMK’un 429/2.md) bir davayı sona erdiren temyizi mümkün olan (nihai)
son kararlardandır. Direnme kararı ile mahkeme davadan elini çeker ve davayı sona
erdirmiş olur. Bu aşamada yapılması zorunlu iş, gerekçeli kararın direnme doğrultusunda
yazılmasından ibarettir. Bu bakımdan direnme kararından dönme (rücu) mümkün
değildir. Esasen ilamın tefhim edilen karara uygun yazılması kamu düzeni ile doğrudan
ilgili temel kurallardandır. Nitekim bu kurala yasa koyucu 6100 sayılı HMK’nın 294. ve
297. maddeleriyle hayatiyet kazandırmıştır.

Gerçekten de, 6100 sayılı HMK’nın 294. ve 297 (HUMK’un 381. ve 388.) maddeleri
emredici hükümlerden olup kamu düzeni amacı ile getirilmişlerdir. Bu maddeler
hükmünce kararların alenen tefhim edilmesi gerekir. Karar tefhim edildikten sonra
bundan dönülerek yeni bir hüküm kurulamaz. Aksinin kabulü mahkemelere güveni
sarsacağı için hiçbir suretle üstün görülemez.

Bilindiği üzere, 6100 sayılı HMK’da (mülga 1086 sayılı HUMK) “usuli kazanılmış hak”
kavramına ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır. Bu kurum, davaların uzamasını
önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını
önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul
hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Anlam itibariyle bir
davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri
lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir.
Kazanılmış haklar hukuk devleti kavramının temelini oluşturan en önemli unsurlardandır.
Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar Anayasanın 2.
maddesinde açıklanan “Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir” hükmüne
aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır,
belirsizlik ortamına neden olur ve kabul edilemez.

Mahkemenin, Yargıtay’ın bozma kararına karşı direnme kararı vermesi ile direnme kararı
lehine olan taraf yararına bir usulü kazanılmış hak doğabileceği gibi, bazı konuların
bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usulü kazanılmış hak gerçekleşebilir
(Yargıtay İBK., 09.05.1960 tarihli 21/9, RG. 28.6.1960-10537).

Burada hemen belirtmek gerekir ki usulü kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi
için; bir davada, ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış
olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve
kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerektiği de
gözden kaçırılmamalıdır.

Tüm bu hususlar bir arada değerlendirildiğinde somut olayda mahkemece direnme kararı
verilmekle taraflar yönünden usulü kazanılmış hakkın doğduğunda kuşku ve
duraksamaya yer olmamalıdır. Bu karardan dönülerek daire bozmasına uyulması yasal
olmadığı gibi, 1086 sayılı HUMK’un 439/son maddesi gereğince mahkemeleri bağlayıcı
nitelikte bulunan Hukuk Genel Kurulunun usule ilişkin bozma ilamına aykırı karar
verilmesi de usul ve yasaya aykırıdır.

Açıklanan nedenlerle, direnme kararı verildikten sonra söz konusu karar esas yönünden
bozulmadan başka bir karar verilmesinin mümkün olmadığı ve Yargıtay Hukuk Genel
Kurulunun 26.11.2014 tarihli ve 2014/14-1320 E., 2014/981 sayılı ilamında direnme
kararının esas yönünden doğru veya yanlış olduğu yönünde bir inceleme yapılmadığı
hususu göz önüne alınarak Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 26.11.2014 tarihli ve
2014/14-1320 E., 2014/981 sayılı bozma ilamında açıklandığı şekilde bir direnme kararı
verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile direnme kararı esastan bozulmuş gibi
yorumlanarak Özel Dairenin bozma kararı doğrultusunda hüküm kurulması doğru
değildir. Bu nedenlerle yerel mahkemenin 23.11.2015 tarihli ve 2015/217 E., 2015/132
K. sayılı kararının bozulması gerekmiştir.



SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın yukarıda gösterilen
değişik nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3.
maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun
429. maddesi gereğince usulden BOZULMASINA, bozma kapsamına göre davacı vekilinin
sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine şimdilik yer olmadığına, aynı Kanunun
440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme
yolu açık olmak üzere 24.09.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

İSTİRDAT DAVASI – DAVACININ ÖDEDİĞİ BEDELİN İSTİRDADI İÇİN HAK DÜŞÜRÜCÜ BİR SÜRE DÜZENLENMEMİŞ OLDUĞU

T.C
YARGITAY
4.HUKUK DAİRESİ
ESAS NO: 2016/ 16419
KARAR NO: 2017 / 759
KARAR TARİHİ: 08.02.2017

Eldeki dava İİK`nın 89/3. fıkrasına göre değil 5. fıkrasına göre açıldığından ve bu fıkrada davacının ödediği bedelin istirdadı için hak düşürücü bir süre düzenlenmemiş olduğundan mahkemece istemin hak düşürücü süreden reddine karar verilmesi doğru olmamıştır. Şu durumda, mahkemece işin esasına girilerek inceleme yapılması gerektiğinden kararın bozulması gerekmiştir.

(2004 S. K. m. 72, 89, 355, 356)

Dava ve Karar: Davacı … vekili Avukat … tarafından, davalı … ve … aleyhine 25/11/2015 gününde verilen dilekçe ile menfi tespit ve istirdat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 23/06/2016 günlü kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:

Dava, İİK`nın 89/5. maddesine dayalı olarak açılmış bulunan istirdat istemine ilişkindir. Mahkemece istemin hak düşürücü süreden reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, kendisine ait işyerinde davalı …’ın 6-7 ay kadar sigortalı çalıştığını, daha sonra işyerini başka birisine devrederek polis memurluğuna geçtiğini, davalı …’ın diğer davalıya borcundan dolayı başlatılan icra takip dosyasında önceki işverenlik adresine gönderilen İİK`nın 89. maddesine dayalı haciz ihbarnamelerine süresinde cevap verip itiraz edemediği için memurluk maaşına haciz uygulanarak kesinti yapıldığını, davalı …’nun kötüniyetli olduğunu, polislik görevi nedeniyle işverenlik adresinden ayrılmasından faydalanarak haciz ihbarnamelerini bu adrese tebliğ ettirdiğini, davalı …’yu tanımadığını, davalı …’a ise tüm hak ve alacaklarını ödediğinden davalılara herhangi bir borcu bulunmadığını belirterek davalılara borçlu olmadığının tespiti ile haciz konularak kesilen parasının istirdadına karar verilmesini istemiştir. Davalı …, davacının açmış olduğu davanın İİK’nın 89/3. maddesinde düzenlenen menfi tespit davası olduğunu, davacının haciz ihbarnamelerinin gönderildiği dönemde takip borçlusu diğer davalı …’ın çalıştığı işyerinin sahibi olduğunu, üçüncü haciz ihbarnamesinin davacıya tebliğinden sonra davacının yasal 15 günlük hak düşürücü süre içerisinde menfi tespit davası açmadığını, bunun üzerine davacının çalıştığı kuruma maaş haciz ihbarnamesi gönderilerek maaşının ¼’üne haciz konulduğunu, davanın süre yönünden reddi gerektiğini, davanın reddi halinde dava değerinin % 20’sinden aşağı olmamak üzere tazminata hükmedilmesini bildirerek davanın reddini talep etmiştir.

Davalı …, davaya cevap vermemiş; duruşmadaki imzalı beyanında, 6-7 ay kadar davacının yanında çalıştığını, davacıdan alacağı olmadığını belirtmiştir.

Mahkemece, davanın İİK`nın 89/3. maddesinde dayanağını bulan üçüncü şahıs tarafından açılan menfi tespit davası olduğu, davacının yasal 15 günlük hakdüşürücü süre geçtikten sonra menfi tespit davasını açtığı gerekçesi ile davanın süre yönünden reddine, davalı tarafın tazminat talebinin kabulü ile dava değerinin % 20’si tutarında tazminata karar verilmiştir.

Davacı, menfi tespit isteminin yanı sıra istirdat isteminde de bulunmuştur. Her ne kadar, davacı taraf davasını yargılama aşamasında ve son olarak temyiz dilekçesi içeriğinde İİK’nın 72. maddesine dayandırmış ise de, davanın hukuki nitelendirmesi hakime aittir. İİK’nın 72. maddesinde düzenlenen menfi tespit davası, takip borçlusunun takip alacaklısına karşı açacağı bir dava türü olup somut olayda davacı takip borçlusu olmadığından belirtilen Kanun hükmünün uygulanması mümkün değildir. İİK`nın 89/3. maddesinde ise, menfi tespit davası açılması için üçüncü haciz ihbarnamesinin tebliğinden itibaren 15 günlük hak düşürücü süre tanınmıştır. Bununla birlikte, aynı Kanun maddesinin beşinci fıkrasında “…Her halde üçüncü şahıs, borçlu ile kötü niyetli alacaklıya karşı dava açarak ödemek zorunda kaldığı paranın veya teslim ettiği malın iadesini isteyebilir.” hükmü düzenlenmiştir.

Somut olayda, 15 günlük hakdüşürücü süreyi geçirdiği davacı tarafın da kabulündedir. Ancak, davacı taraf gerek dava dilekçesi gerekse temyiz dilekçesi içeriğinde açıkça davalı …’nin kötüniyetli olduğunu, polislik görevi nedeniyle işverenlik adresinden ayrılmasından faydalanarak haciz ihbarnamelerini işverenlik adresine tebliğ ettirdiğini ve kendisini dosya borçlusu durumuna düşürdüğünü ifade etmiştir. Ayrıca, davalı … da duruşmada davacıdan alacağı olmadığını imzalı beyanıyla doğrulamıştır. Öte yandan, somut olayda davacı açısından İİK’nın 89. maddesinin uygulanmasına teknik olarak da imkan ve gereklilik bulunmamaktadır. Şöyle ki, davacı takip borçlusunun eski işvereni olup takip borçlusuna bir borcu olduğu düşünülse dahi belirtilen Kanun’un 355 ve 356. maddelerinde bu duruma ilişkin daha özel ve daha kolay bir prosedür düzenlenmiştir. Buna göre, takip borçlusunu çalıştıran kurum veya işverene takip borçlusunun maaş veya ücretinden kesinti yapılması yönünde bir müzekkere yazılması, akabinde kesinti yapılmayınca kesilmeyen para tutarının işveren veya kurumun maaş veya sair mallarından alınması mümkündür. Somut olayda, ilk olarak davacıya belirtilen şekilde haciz müzekkeresi yazılmış ise de, davacının görev ve adres değişikliği nedeniyle müzekkereden haberdar olmaması üzerine davalı …’nin aynı adresi göstererek davacıya sırasıyla 1., 2. ve 3. haciz ihbarnameleri gönderdiği anlaşılmaktadır. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde davalı …’nin kötüniyetli olduğunun kabulü gerekmektedir.

O halde, eldeki dava İİK`nın 89/3. fıkrasına göre değil 5. fıkrasına göre açıldığından ve bu fıkrada davacının ödediği bedelin istirdadı için hak düşürücü bir süre düzenlenmemiş olduğundan mahkemece istemin hak düşürücü süreden reddine karar verilmesi doğru olmamıştır. Şu durumda, mahkemece işin esasına girilerek inceleme yapılması gerektiğinden kararın yukarıda gösterilen nedenlerle bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen kararın, yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 08.02.2017 gününde oybirliği ile karar verildi.

KİRA SÖZLEŞMESİ TAPU SİCİLİNE ŞERH EDİLSE DAHİ ŞAHSİ HAK NİTELİĞİNDE OLDUĞUNDAN,HAK SAHİBİNE İHALENİN FESHİ DAVASI AÇMA HAKKINI VERMEZ

T.C.
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO. 2013/17789
KARAR NO. 2013/24789
KARAR TARİHİ. 2.7.2013

2004/m.134/2

ÖZET : Dava, ihalenin feshi istemine ilişkindir. Somut olayda, borçlunun ihalenin feshi istemi işin esasına girilerek reddedildiğinden hakkında para cezasına hükmolunmasında yasaya uymayan bir yön yoktur. Ancak, ihale bedelinin %10`u kadar para cezası verilmesi gerekirken infazda tereddüt yaratacak şekilde farklı miktarda para cezasına hükmedilmesi isabetsizdir. Öte yandan, somut olayda, ihale konusu taşınmazın tapu kaydına şikayetçi lehine kira sözleşmesinin şerh edildiği görülmektedir. Tapu sicilinde üçüncü kişi lehine şerh verilen kira sözleşmesi, bu kişi lehine, ayni nitelikte veya ayni nitelikte sayılan şahsi bir hak doğurmaz. Kira sözleşmesi, tapu siciline şerh edilse dahi şahsi hak niteliğinde olduğundan hak sahibinin tapuda ilgili sıfatıyla dava açma hakkı bulunmamaktadır. O halde, mahkemece, şikayetçi üçüncü kişinin ihalenin feshi istemini tapuda ilgili sıfatı olmadığına göre dava açma hakkı bulunmadığından reddine karar verilmesi gerekir.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu ve ihale alıcısı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Alacaklı tarafından başlatılan ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takibe karşı, borçlu ve tapu kaydında lehine kira şerhi bulunan üçüncü kişinin usulüne uygun yapılmadığını belirterek ihalenin feshi istemi ile icra mahkemesine başvurduğu, mahkemece, borçlunun isteminin reddine; üçüncü kişi şikayetçinin isteminin kabulü ile ihalenin feshine karar verildiği anlaşılmaktadır.

1- Borçlunun temyiz itirazlarının incelenmesinde;

Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;
İİK.nun 134/2.maddesi gereğince, ihalenin feshi talebinin işin esasına girilerek reddine karar verilmesi halinde, icra mahkemesi, davacıyı, feshi istenilen ihale bedelinin %10`u oranında para cezasına mahkum eder.

Somut olayda, borçlunun ihalenin feshi istemi işin esasına girilerek reddedildiğinden hakkında para cezasına hükmolunmasında yasaya uymayan bir yön yoktur. Ancak, ihale bedeli 344.530,00 TL olup, maddede belirtildiği şekilde bu miktarın %10`u olan 34.453,00 TL para cezası verilmesi gerekirken infazda tereddüt yaratacak şekilde 34.530.000 TL para cezasına hükmedilmesi isabetsizdir.

2- Alacaklı ve ihale alıcısının temyiz itirazlarının incelenmesinde;

İİK.nun 134/2.maddesinde; “ihalenin feshini Borçlar Kanunu 226.maddesinde yazılı sebepler de dahil olmak üzere yalnız satış isteyen alacaklı, borçlu, tapu sicilindeki ilgililer ve pey sürmek sureti ile ihaleye iştirak edenler yurt içinde bir adres göstermek koşulu ile icra mahkemesinde şikayet yoluyla ihale tarihinden itibaren yedi gün içinde isteyebilirler” hükmüne yer verilmiştir.
Somut olayda, ihale konusu taşınmazın tapu kaydına şikayetçi lehine 21/02/2012 tarihinde kira sözleşmesinin şerh edildiği görülmektedir. Tapu sicilinde üçüncü kişi lehine şerh verilen kira sözleşmesi, bu kişi lehine, ayni nitelikte veya ayni nitelikte sayılan şahsi bir hak doğurmaz. Kira sözleşmesi, tapu siciline şerh edilse dahi şahsi hak niteliğinde olduğundan hak sahibinin tapuda ilgili sıfatıyla dava açma hakkı bulunmamaktadır.

O halde, mahkemece, şikayetçi üçüncü kişi V.H.S `in ihalenin feshi istemini tapuda ilgili sıfatı olmadığına göre dava açma hakkı bulunmadığından reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde işin esası incelenerek ihalenin feshi yönünde hüküm kurulması isabetsizdir.

SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda ( 1 ) nolu bentte yazılı nedenlerle; alacaklının ve ihale alıcısının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda ( 2 ) nolu bentte yazılı nedenlerle BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 02.07.2013 gününde oy birliğiyle karar verildi.

TEDBİR NAFAKASI-DAVA DİLEKÇESİ DAVALIYA TEBLİĞ EDİLMEDEN ÖN İNCELEME DURUŞMASI YAPILMASI-HUKUKİ DİNLENİLME HAKKI

T.C.
ANKARA
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
1. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO: 2017/696
KARAR NO: 2017/976
KARAR TARİHİ: 2.10.2017

4721/m.197
6100/m.33,279,317

HGK, E.2013/802, K.2013/347, T. 13/03/2013 sayılı kararı

ÖZET : Dava; tedbir nafakası talebine ilişkindir. Davanın basit yargılama usulüne tabii olması sebebiyle 6100 S.K. 317.maddesi gereğince, dava dilekçesinin davalı tarafa tebliğinin sağlanması, iki haftalık cevap ve delilerini bildirme süresi geçtikten sonra ön inceleme duruşması yapılması gerekmektedir. Dosya kapsamına göre; davalıya sadece tensip zaptının tebliğ edildiği, tebligat tarihinin 30/01/2017 olduğu, ön inceleme duruşmasının ise 11/01/2017 tarihinde dava dilekçesi davalıya tebliğ edilmeden yapıldığı görülmüştür. Bu şekilde davalıya savunma ve ispat hakkı tanınmamış olup, hukuki dinlenilme hakkı ihlal edilmiştir. Kabule göre de delil olarak bildirilen dosyanın getirtilerek tetkik edilmeden eksik inceleme ile yargılama yapılarak karar verildiği görülmüştür.

DAVA

Davacı dava dilekçesinde özetle; davalı ile boşanmadığını, davalı eşinin kendisine ve çocuklarına bakmadığını, eve gelmediğini, kendilerinin infak ve iaşesini temin etmediğinden kendisi için aylık 1.000 TL, çocukların her biri için ayrı ayrı 500 er TL iştirak nafakası olmak üzere toplam 2.000 TL tedbir nafakasının davalıdan alınmasına TEFE ve TÜFE oranlarında arttırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalının, davaya cevap vermediği ancak duruşmadaki beyanında özetle; her ay ortalama 1.000 TL ödeme yaptığını, aylık gelirinin 1.400 TL olduğunu, tanıklarını bildirmek için süre talep ettiğini beyan etmiştir.

Kayseri 5.Aile Mahkemesinin 08/03/2017 tarih 2016/1115 Esas 2017/219 Karar sayılı kararının incelenmesinde; “davacı kadının, herhangi bir yerden gelirinin bulunmadığı, eşinden ayrı yaşadığı ve davalının evi terk ederek evden ayrıldığı, davalının ayrı yaşamakta haklı olmadığı, davalının maddi desteğine ihtiyaç duyduğu, müşterek çocukların davacı annenin yanında olduğu davalının küçüğün ihtiyaçlarına destek olmak zorunda olduğu” gerekçesiyle, davalının geliri ile orantılı olacak şekilde, TMK.nun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi gözetilerek davanın kısmen kabulü ile davacı için aylık 500 TL, müşterek çocukların her biri için ayrı ayrı aylık 275 er TL tedbir nafakasına hükmedildiği, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verildiği görülmüştür.

Davalı süresinde verdiği istinaf dilekçesinde özetle; kendisinin eşi ve çocukları için ancak 200 er TL nafaka ödeme gücünün bulunduğunu, hükmedilen nafakaların çok yüksek olması nedeniyle ilk derece mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.

KARAR : Dava; Türk Medeni Kanunun 197.maddesine dayalı tedbir nafakası talebine ilişkindir.

İlk derece mahkemesince verilen karara karşı, davalı tarafından kararın tamamı yönünden istinaf başvurusunda bulunulmuştur.

Davanın basit yargılama usulüne tabii olması sebebiyle 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 317.maddesi gereğince, dava dilekçesinin davalı tarafa tebliğinin sağlanması, iki haftalık cevap ve delilerini bildirme süresi geçtikten sonra ön inceleme duruşması yapılması gerekmektedir. Hakim, Türk Hukukunu re’sen uygular (HMK madde 33). Mahkeme, Hukuk Muhakemeleri Kanununun emredici düzenlemelerinin gereğini yerine getirmek zorundadır (HGK 13/03/2013, 2013/802 Esas 2013/347 Karar).

Dosya kapsamına göre; davalıya sadece tensip zaptının tebliğ edildiği, tebligat tarihinin 30/01/2017 olduğu, ön inceleme duruşmasının ise 11/01/2017 tarihinde dava dilekçesi davalıya tebliğ edilmeden yapıldığı görülmüştür. Bu şekilde davalıya savunma ve ispat hakkı tanınmamış olup, hukuki dinlenilme hakkı ihlal edilmiştir. (HMK m.279. Kabule göre de delil olarak bildirilen Kayseri 4.Aile Mahkemesinin 2016/802 esas sayılı dosyası getirtilerek tetkik edilmeden eksik inceleme ile yargılama yapılarak karar verildiği görülmüştür.

Sonuç itibariyle; davalının esasa ilişkin istinaf itirazları değerlendirilmeksizin istinaf talebinin 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 353/1-a-6 maddesi gereğince yargılama usul eksikliği yönünden kabulü ile, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, yukarıda açıklanan şekilde usulüne uygun yargılama yapılarak sonucu hakkında yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın ilk derece mahkemesine gönderilmesine karar vermek gerekmiş, aşağıdaki şekilde hüküm tesis edilmiştir.

SONUÇ : Gerekçesi yukarıda izah edildiği üzere;

1-Davalının diğer istinaf talepleri incelenmeksizin, istinaf talebinin 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 353/1-a-6 maddesi gereğince yargılama usul eksikliği yönünden KABULÜ ile, Kayseri 5.Aile Mahkemesinin 08/03/2017 tarih 2016/1115 Esas 2017/219 Karar, sayılı KARARININ BÜTÜNÜYLE KALDIRILMASINA,

2-Yukarıda açıklanan şekilde usulüne uygun yargılama yapılarak sonucu hakkında yeniden bir karar verilmek üzere DOSYANIN İLK DERECE MAHKEMESİNE GÖNDERİLMESİNE,

3-Davacı adli yardımdan yararlandığından istinaf harç ve yargılama giderlerinin ilk derece mahkemesince yeniden verilecek kararda değerlendirilmesine,

4-HMK.nun 27.maddesi gereğince kararın ilk derece mahkemesince taraflara tebliğine,

Dair; HMK.nun 353/1-a maddesi gereğince duruşma açılmadan dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda kesin olarak oy birliği ile karar verilmiştir. 02.10.2017

KORUNMAYA MUHTAÇ KİŞİLER YÖNÜNDEN GEREKLİ TEDBİRLERİN ALINMAMASI

KORUNMAYA MUHTAÇ KİŞİLER YÖNÜNDEN GEREKLİ TEDBİRLERİN ALINMAMASI NEDENİYLE YAŞAMA HAKKININ İHLAL EDİLDİĞİNE İLİŞKİN KARARIN BASIN DUYURUSU

(Karara ulaşmak için tıklayınız)

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü 13/9/2017 tarihinde Gürkan Kaçar ve diğerleri (B. No: 2014/11855) bireysel başvurusunda, Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşama hakkının ve Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

Olaylar

Başvuruculardan, olay tarihinde çocuk olan zihinsel engelli Gürkan Kaçar evlerinin yakınındaki cadde ile demiryolunu ayıran duvarın yıkık bölümünden geçtiği demir yolunda oynarken eline aldığı bir iletken ile yüksek gerilim hattına temas etmiş ve elektrik akımına kapılarak ağır şekilde yaralanmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığı olaya ilişkin soruşturma başlatmıştır. Kolluk görevlilerinin olay yerinde düzenlediği tutanakta yaralanmanın oluş biçimi doğrulanırken topraklama kablolarının bir kısmının çalışmaz halde olduğu tespit edilmiştir. Hastanede, Gürkan Kaçar’ın olay nedeniyle hayati tehlike geçirdiği, ayrıca on beş gün işinden kalacak şekilde yaralandığı anlaşılmıştır.

Üzerinden beş aydan fazla bir süre geçtikten sonra olay yerinde incelemeler yapan Cumhuriyet savcısı gerek topraklama kablosunun çalışır halde olduğunu, gerekse demir yolunun her iki yönde cadde ile irtibatını kesen demir korkulukların bulunduğunu tespit etmiştir. Cumhuriyet savcısıyla birlikte olay yerine gelen bilirkişi de hazırladığı raporda, başvurucu Gürkan Kaçar’ın olayda tam kusurlu olduğunu tespit ettiğini belirtmiştir.

Cumhuriyet Başsavcılığı olay tarihindeki Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları (TCDD) Tesisler Şefi hakkında hangi delile dayandığı dosyada belli olmaksızın tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu yaralanmaya sebebiyet vermek suçundan kamu davası açmıştır.

Davaya bakan Asliye Ceza Mahkemesine üniversite öğretim elemanı olan bilirkişilerce sunulan raporda da zihinsel engelli başvurucu Gürkan Kaçar’ın olayda tam kusurlu olduğu belirtilmiştir. Mahkeme yargılama sonunda sanığın beraatına karar vermiş, karar Yargıtay tarafından onamıştır.

Başvurucular maddi ve manevi zararlara uğradıklarını ileri sürerek tazminat talebiyle başvurdukları İdareden cevap alamayınca İdare Mahkemesinde tazminat (tam yargı) davası açmışlardır. İdare Mahkemesi zarar ile idari eylem arasında nedensellik bağı bulunmadığı gerekçesiyle tam yargı davasının reddine karar vermiştir.

Başvurucuların temyiz talebini inceleyen Danıştay dava konusu olayın meydana gelmesinde davacıların gözetim ve denetim sorumluluklarını gereğince yerine getirmemeleri şeklinde gerçekleşen kusurlarının yanında idarenin de hizmet kusurunun bulunup bulunmadığının tespiti bakımından idare personeli hakkında açılan kamu davasındaki bilgi ve belgelerin incelenmesi gerektiği gerekçesiyle söz konusu kararı bozmuştur.

Bozma kararı üzerine yeniden yapılan yargılama sonucunda İdare Mahkemesi, Asliye Ceza Mahkemesinin söz konusu dava dosyasını getirterek inceledikten sonra davanın reddine karar vermiştir. Başvurucular tarafından temyiz edilen bu karar, Danıştay tarafından onanmıştır.

Başvurucuların İddiaları

Başvurucular; zihinsel engelli bir çocuk olan başvurucu Gürkan Kaçar’ın, demir yolu hattındaki güvenlik duvarlarının yıkılmış ve gerekli güvenlik önlemlerinin alınmamış olması nedeniyle kablolardaki elektrik akımına kapılarak yaralanmasına ve olayda idarenin bu şekilde hizmet kusuru bulunmasına rağmen açtıkları tazminat davasının çok uzun bir süre sonra reddedilmesi nedeniyle Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşama hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve ihlallerin tespiti ile manevi tazminata karar verilmesi taleplerinde bulunmuşlardır.

Mahkemenin Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi bu iddia kapsamında özetle aşağıdaki değerlendirmeleri yapmıştır:

Ceza soruşturması sırasında olayın meydana gelmesinden beş ayı aşkın bir süre sonra gerçekleştirilen keşifte tespit edilen güvenlik tedbirlerinin olay tarihinde de var olup olmadığının araştırılıp araştırılmadığı eldeki bilgilerden anlaşılamamaktadır. Söz konusu keşif tutanağı ve raporda, başvurucu Gürkan Kaçar’ın olay yerine nasıl girebildiğine ve elektrik akımına kapıldığına ilişkin yeterli bir açıklama da bulunmamaktadır.

Bununla birlikte olaya ilişkin tazminat davasında, başvurucunun olayın gerçekleştiği bölgeye tren raylarını çevreleyen duvarın yıkılmış olan kısmından girdiği, burada bulunan köprüdeki elektrik kablolarından birini kopmuş şekilde bulduğu veya oynamak için kopararak yerinden aldığı ve tren yolu üzerindeki kataner hattına değdirdiği, bunun sonucunda elektrik çarpması nedeniyle yaralandığı kabul edilmiş, zarar ile idari eylem arasında nedensellik bağı bulunmadığı gerekçesiyle tam yargı davası reddedilmiştir.

Anayasa Mahkemesine göre devletin yaşamı koruma yükümlülüğü, özellikle insan davranışlarının öngörülemezliği nazara alınarak kamu makamları üzerinde aşırı bir yük oluşturacak şekilde yorumlanmamalıdır. Bununla birlikte kamu makamlarının tehlike içeren faaliyetleri yürütürken insan davranışlarına ilişkin öngörülerinde çocukları, zihinsel engellileri ve özel korunmaya muhtaç olan diğer kişileri de dikkate almaları ve buna göre belirleyecekleri elverişli idari tedbirleri derhâl uygulamaya koymaları gerekir.

Başvuruya konu tam yargı davasında, İdare tarafından yürütülen tehlikeli faaliyete ilişkin olarak korunmaya muhtaç kişiler yönünden gerekli güvenlik tedbirlerinin alınmadığı, başvurucunun zihinsel engelli bir çocuk olduğu ve ebeveyninin tehlikeli alanda oynamasına izin vermesinin idarenin sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmayacağı gözetilmemiş, başvurucu tedbirsiz davranışta bulunduğu gerekçe gösterilerek olayda tam kusurlu kabul edilmiştir. Bu kabul, yaşamı koruma yükümlülüğüne ilişkin ilkeler ile bağdaşmamaktadır.

Diğer yandan davanın ilerlemesine engel olan herhangi bir unsur ya da güçlük bulunmaması yanında, dava, 9 yıl gibi makul olmayan bir süre devam etmesini gerektirecek nitelikte karmaşık da değildir. Söz konusu davada yürürlükteki yargı sisteminin daha sonra ortaya çıkabilecek benzer yaşama hakkı ihlallerinin önlenmesinde sahip olduğu önemli rolün zarar görmesine neden olabilecek şekilde makul süratle hareket edilmediği kanaatine varılmıştır.

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, başvurucu Gürkan Kaçar’ın Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşama hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi ayrıca idari yargıda açılan davanın uzun sürmesi nedeniyle Gürkan Kaçar’ın anne ve babası olan diğer başvurucuların Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine hükmetmiştir.