Öğretmenin bir yıl kademe ilerlemesinin durdurulması cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin Disiplin Kurulu kararının iptali talebi

DANIŞTAY 12. DAİRE BAŞKANLIĞI
ESAS NO: 2013/319
KARAR NO: 2016/6344
KARAR TARİHİ: 13/12/2016

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Onikinci Dairesince işin gereği görüşüldü:

Dava; ……………. Okulunda öğretmen olarak görev yapan davacının, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125/D-(o) maddesi uyarınca bir yıl kademe ilerlemesinin durdurulması cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin 13.04.2011 tarih ve 14 sayılı ………….. İl Milli Eğitim Disiplin Kurulu kararının iptali istemiyle açılmıştır.

İdare Mahkemesince, davacının basın açıklamasına katılarak yapılan açıklamayı dinlediği, topluluk içerisinde yer almak suretiyle gerçekleştirmiş olduğu fiilin özellikle basın açıklamasının içeriği de göz önüne alındığında davacının kanun maddesine uyan ve sübuta eren fiili nedeniyle bir yıl kademe ilerlemesinin durdurulması cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı tarafından, mahkeme kararının hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek temyizen incelenip bozulması istenilmektedir.

Anayasa Mahkemesi yerleşik içtihatlarında demokratik toplumu, “Demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunup tümüyle kullanılamaz hale getiren sınırlamalar, demokratik toplum düzeni gerekleriyle uyum içinde sayılamaz. Bu nedenle, temel hak ve özgürlükler, istisnai olarak ve ancak özüne dokunmamak koşuluyla demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu olduğu ölçüde ve ancak yasayla sınırlandırılabilirler.” (AYM, E.2006/142, K.2008/148, K.T. 24/09/2008) biçiminde tarif etmiştir. Diğer bir deyişle yapılan sınırlama hak ve özgürlüğün özüne dokunarak, kullanılmasını durduruyor veya aşırı derecede güçleştiriyorsa, etkisiz hale getiriyorsa veya ölçülülük ilkesine aykırı olarak sınırlama aracı ile amacı arasındaki denge bozuluyorsa demokratik toplum düzenine aylcırı olacaktır (Bkz. AYM, E.2009/59, K.2011/69, K.T. 28/04/2011; AYM, E.2006/142, K.2008/148, K.T. 17/04/2008). Öze dokunmama ya da demokratik toplum gereklerine uygunluk kriterleri, öncelikle düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü üzerindeki sınırlamaların zorunlu ya da istisnai tedbir niteliğinde olmalarını, başvurulabilecek en son çare ya da alınabilecek en son önlem olarak kendilerini göstermelerini gerektirmektedir. Nitekim AİHM de demokratik toplumda gerekli olmayı, “zorlayıcı sosyal ihtiyaç” şeklinde somutlaştırmaktadır. Buna göre, sınırlayıcı tedbir, zorlayıcı bir sosyal ihtiyacın karşılanması ya da gidilebilecek en son çare niteliğinde değilse, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir tedbir olarak değerlendirilemez (Bu konudaki AİHM kararları için bkz. Axel Springer AG/Almanya, [BD], B.No: 39954/08, 07/02/2012; Von Hannover/Almanya (no.2) [BD], 40660/08 ve 60641/08, 07/02/2012).

Buradan çıkan sonuca göre demokratik toplumun ana temellerinden olan düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen ifadeler için değil, ayrıca devletin veya toplumun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden ifadeler için de uygulanır. Çünkü bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir (bkz. Handyside/Bideşik Krallık, B. No: 5493/72, 07/12/1976, § 49).

AİHM, Axel Springer AG davasında, düşünceyi açıklama özgürlüğü ile başkalarının şöhretinin çatışması hâlinde çatışan menfaatlerin dengelenip dengelenmediğini, dolayısıyla müdahalenin demokratik toplumda gerekli ve orantılı olup olmadığını belirlemeye yönelik bazı kriterler geliştirmiştir. Bu kriterler; a) basında yer alan yazı veya ifadelerin kamuoyunu ilgilendiren genel yarara ilişkin bir tartışmaya sağladığı katkı, b) hedef alınan kişinin tanınmışlık düzeyi ve yazının amacı, c) ilgili kişinin yayından önceki davranışı, d) bilginin elde edilme yöntemi ve doğruluğu, e) yayının içeriği, biçimi ve sonuçları ve f) yaptırımın ağırlığı olarak ifade edilmiştir (bkz. Axel Springer AG / Almanya, [BD], B.No: 39954/08, 07/02/2012).

Bu kriterlerden özellikle “yazının hedef aldığı kişinin kimliği ve yazının amacı”nın özel önemi bulunmaktadır. Zira AİHM, başkalarının şöhret ve haklarının korunması kapsamında düşünceyi açıklama özgürlüğüne müdahalenin demokratik toplumlarda gerekliliği konusunda sade vatandaşlarla, kamuya mal olmuş kişileri, kamu görevlileriyle siyasetçileri birbirlerinden ayırarak değerlendirmeler yapmaktadır. Siyasetçiler ve kamuoyunca tanın kişiler gördükleri işlev nedeniyle daha fazla eleştiriye katlanmak durumundadırlar. Bu nedenle siyasetçilerin veya kamusal yetki kullanan görevlilerin sade vatandaşlara göre eleştiriye daha açık olmaları kaçınılmazdır. Anayasa Mahkemesi’nin, Haşan Güngör Başvurusu sonucunda (B.No:2013/6152) 24.02.2016 tarihinde verdiği kararda da belirttiği üzere, devletin, kamu hizmetinde çalışan memurlarına bir bağlılık görevi getirmesi, ödev ve sorumluluklar yüklemesi memurların statüleri gereği meşru kabul edilebilir bir durumdur. Fakat devlet memurlarının da birer birey olduğu, siyasi görüş sahibi olma, ülke sorunlarıyla ilgilenme, tercih yapma gibi sosyal yönlere sahip olduğu ve bu nitelikleriyle AIHS’in 10. ve 11. Maddelerinden yararlanma haklarının bulunduğu, bu nedenle davacının bir devlet okulunda öğretmen olduğu göz önüne alındığında devlet memurlarının ifade özgürlüğü kapsamında düşünceyi açıklama ve bilgiye erişim hakkından bütünüyle mahrum bırakılamayacaklarını dikkate almak gerekir. Bununla birlikte, demokratik bir toplumda gerekliliği tartışılmaz olan durumlarda ordu, emniyet veya başka bazı alanlarda siyasi ve toplumsal faaliyetlere sınırlamalar getirilmesi mümkündür. (Bkz. AYM, HAŞAN GÜNGÖR Başvurusu B.No:2013/6152).

Olayda, davacının bu türden sınırlamalara tabi tutulmasını gerektirecek veya başka güvenlik tehdidi oluşturan bir görevde bulunmadığı, görevinde tarafsızlığını ihlal edici tavır ve eylemlerinin bulunduğuna ilişkin olarak bilgi ve belgenin olmadığı gibi demokratik eğilim dışına çıkan, şiddet içeren eylemlerde bulunduğuna ilişkin açık bir tespitin bulunmadığı gibi yapılan organizasyonun içeriğine ilişkin olarak ayrıntılı bir tespitin de mevcut olmadığı, davacının salt basın açıklamasına katılma eyleminin, 657sayılı Kanun’un 125/D-(o) maddesinde düzenlenen “siyasi parti yararına fiilen faaliyette bulunmak” eylemi kapsamında değerlendirilmesine hukuken olanak bulunmadığından davacının anılan eylemi nedeniyle disiplin cezası ile cezalandırılmasına ilişkin işlemde ve bu işleme karşı açılan davayı reddeden idare mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulü ile Mahkeme kararının bozulmasına, yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın İdare Mahkemesine gönderilmesine, bu kararın tebliğ tarihini izleyen 15 (onbeş) gün içerisinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere 13/12/2016 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

KAMBİYO TAKİBİ, VADESİ GELMEMİŞ SENEDİN TAKİBE KONMASI, TAKİBİN İPTALİ

YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO:2015/20155
KARAR NO:2015/28709
KARAR TARİHİ:19.11.2015
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ: Gördes İcra Hukuk Mahkemesi
TARİHİ: 20/02/2015
NUMARASI: 2014/23-2015/8

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlular tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :

Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;

Alacaklı vekili tarafından 11 adet bonoya ve muacceliyet sözleşmelerine dayalı olarak kambiyo senetlerine mahsus yolla takibe başlandığı, borçlulara örnek 10 numaralı ödeme emrinin tebliği üzerine borçluların icra mahkemesine başvurarak, yetkiye itirazlarının yanında 15.08.2014 ve 15.09.2014 vade tarihli bonolar dışında diğer bonoların vadelerinin gelmediğini ileri sürerek takibin iptalini talep ettiği, mahkemece HMK’nun 17. maddesine göre yetki anlaşmasının geçerli olduğu gerekçesiyle yetki itirazının reddine, taraflar arasında düzenlenen bonolardan bir tanesinin ödenmemesi halinde diğer bonolarında muaccel olacağına yönelik yine taraflar arasında kabul edilen sözleşme ibraz edildiği gerekçesiyle itirazların reddine karar verildiği anlaşılmıştır.

Kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takip, İİK’nun 168. maddesinin birinci fıkrasına göre ancak vadesi gelmiş kambiyo senetleri için yapılabilir.

Takip dayanağı bonolarda vadesinde ödenmediği takdirde müteakip bonoların da muacceliyet kesbedeceği yolunda kayıt bulunması, bu senetlerin kambiyo senedi olma özelliğini etkilemez. Bu gibi kayıtlar yazılmamış sayılır.

Muacceliyet şartı, ayrıca bir sözleşmede belirlenmedikçe, anılan kayıt ilgililer yönünden hiçbir sonuç doğurmaz (Prof. Dr. Fırat Öztan, Kıymetli Evrak Hukuku 2. baskı, sayfa 487 ve 1002). Dairemizin süreklilik arzeden içtihatlarında da belirtildiği üzere, senetlerin birinin vadesinde ödenmemesi halinde diğer senetlerin muaccel olacağına ilişkin taraflar arasında, ayrıca bir sözleşme yapılması ve sözleşme ile bonolara açıkça atıfta bulunulması halinde muacceliyet koşulu geçerlidir.

Somut olayda kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile icra takibine 10.12.2014 tarihinde başlandığı, takibe dayanak yapılan 11 adet bonodan 15.08.2014 ve 15.09.2014 vadeli bonoların takip tarihinde vadelerinin geldiği, diğer bonoların ise henüz vadelerinin gelmediği görülmektedir.
Alacaklı tarafından icra dosyasına ibraz edilen 06.06.2014 tarihli sözleşmelerde takibe dayanak bonolara açıkça bir gönderme yapılmamış olup, borçluların da muacceliyet anlaşmasının varlığına yönelik bir kabulü bulunmamaktadır.
O halde mahkemece, Manisa mahkemelerinin yetkisi kararlaştırılan 15.02.2015 vade tarihli ve 15.04.2015 vade tarihli bonolar yönünden yetki itirazlarının kabulü gerekir.

Öte yandan takip tarihi itibariyle vadesi gelmemiş olan 15/01/2015, 15/02/2015, 15/04/2015, 15/06/2015, 15/10/2015, 15/08/2015, 15/12/2015, 15/02/2016, 15/04/2016 vade tarihli bonolar yönünden takibin iptaline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Borçluların temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366. ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 19/11/2015 gününde oy birliğiyle karar verildi.

İTİRAZIN İPTALİ, İCRA TAKİBİNİN YAPILDIĞI YER MAHKEMESİNİN YETKİLİ OLDUĞU

TBK- MADDE 89
B. İfa yeri
Borcun ifa yeri, tarafların açık veya örtülü iradelerine göre belirlenir. Aksine bir anlaşma yoksa, aşağıdaki hükümler uygulanır;

1. Para borçları, alacaklının ödeme zamanındaki yerleşim yerinde,

2. Parça borçları, sözleşmenin kurulduğu sırada borç konusunun bulunduğu yerde,

3. Bunların dışındaki bütün borçlar, doğumları sırasında borçlunun yerleşim yerinde,

ifa edilir.

Alacaklının yerleşim yerinde ifası gereken bir borcun doğumundan sonra alacaklının yerleşim yerini değiştirmesi sebebiyle ifa önemli ölçüde güçleşmişse borç, alacaklının önceki yerleşim yerinde ifa edilebilir

YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO. 2017/2416
KARAR NO. 2017/4538
KARAR TARİHİ. 5.7.2017

Davacı … vekili tarafından, davalı … aleyhine 22/08/2014 gününde verilen dilekçeyle itirazın iptali istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; mahkemenin yetkisizliğine dair verilen 08/12/2015 tarihli kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmek le temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:

KARAR

Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir.

Mahkemece, yetkisizlik kararı verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz olunmuştur.

[b]Davacı, davalının vekili olarak çalıştığı döneme dair SGK işveren hissesinin ödenmemesi sebebiyle sayılı dosyası ile ilamsız icra takibi yapıldığını, davalının haksız olarak borca itiraz ettiğini belirterek itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesini istemiştir.

Davalı ise, yetki itirazında bulunarak davanın yetkisizlik sebebiyle ve ayrıca davanın esastan da reddi gerektiğini savunmuştur. Yerel mahkemece, HMK’nın 6. maddesine göre “Genel yetkili mahkeme, davalı gerçek ve tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesidir ” şeklindeki düzenleme sebebiyle olduğundan bahisle yetki itirazının kabulüyle yetkisizlik kararı verilmiştir.

Davacı tarafından başlatılan ilamsız icra takibine karşı davalı borçlu, icra takibinde borcun esasına itiraz etmiş, icra dairesinin yetkisine itiraz etmemiştir. İtirazın iptali istemine dair davalarda yetkili olan mahkeme aynı zamanda icra takibinin yapıldığı icra dairesinin bulunduğu yerdeki mahkemedir. Ayrıca davaya konu alacak bir miktar para borcudur. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 89/1-1 bendi gereğince para borçları, alacaklının ödeme zamanındaki yerleşim yerinde ifa edilir. Şu durumda mahkemece yetki itirazının reddi ile işin esasına girilerek bir karar verilmesi gerekirken yetkisizlik kararı verilmesi doğru değildir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarda açıklanan sebeplerle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istenmesi halinde iadesine, 05.07.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Evlenme Sözleşmesi Sırasında Korkutma ve Baskı Nispi Butlan-Boşanma

T.C
YARGITAY
2.HUKUK DAİRESİ
ESAS NO:2016/15742
KARAR NO:2016/16145
KARAR TARİHİ:19.12.2016

“Dava, evliliğin nispi butlan sebebiyle ( TMK m. 151 ) iptali, aksi halde boşanma istemine ilişkindir. Davalı tarafından kendisine baskı yapıldığı ve korkutulduğunu, bu sebeple evlenmek zorunda kaldığını beyan etmiştir. Yapılan yargılama ve toplanan delillerden, davacı kadının evlendikleri gün kollukta vermiş olduğu ifadesinde kendi rızası ile evlendiğini beyan ettiği, tanıklar da davacı kadının rızası ile evlendiğini, baskı ve korkutmanın söz konusu olmadığını, öncesinde de uzun süreli arkadaşlıklarının bulunduğunu, kadının düğünün ertesi günü ailesiyle görüşmeye gittiğinde dönmek istemediğini ifade etmişlerdir. Evlenme sözleşmesi sırasında davalı tarafından davacının korkutulduğu, davacının baskı altına alınarak evliliğin gerçekleştiği ispatlanamamıştır. Açıklanan sebeple davanın reddi gerekirken, yetersiz gerekçe ile kabulü doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.”

BOŞANMA VEYA EVLİLİĞİN İPTALİ KARARLARI-KARARDA YER ALMASI GEREKEN ZORUNLU BİLGİLER

T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO. 2016/11624
KARAR NO. 2017/852
KARAR TARİHİ. 25.1.2017

5490/m.27
6100/m.297/1-b

ÖZET : Boşanma veya evliliğin iptaline dair kararlarda; tarafların Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, adı, soyadı, doğum yeri ve tarihi, baba ve ana adları ile kadının evlenmeden önceki soyadı ve aile kütüğünde kayıtlı olduğu yer bilgileri ile evlilik içinde doğmuş çocuklar ve bunların kimlik bilgilerine yer verilmesi zorunludur. Mahkemece; hükümde tarafların boşanmalarına karar verilmiş ve fakat taraflara ait hiçbir kimlik bilgisine yer verilmemiş, ad, soyad ile doğum tarihi ve yeri, baba ve ana adları, Türkiye Cumhuriyeti kimlik numaraları yazılmamıştır. Bu hususlar gözetilmeden hüküm kurulması doğru olmamıştır.

DAVA : Yukarıda tarihi, konusu ve tarafları gösterilen hükmün; onanmasına dair Dairemizin 18.02.2016 gün ve 12746-2918 Sayılı ilamıyla ilgili karar düzeltme isteminde bulunulmakla, evrak okundu, gereği düşünüldü:

KARAR : 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 1.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmiş ise de, bu Kanuna 6217 Sayılı Kanunla ilave edilen geçici 3. maddenin (1.) bendinde, Bölge Adliye Mahkemelerinin göreve başlama tarihine kadar, 1086 Sayılı Kanun’un kanun yollarına dair hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağı hükme bağlandığından, karar düzeltme talebinin incelenmesi gerekmiştir.

Boşanma veya evliliğin iptaline dair kararlarda; tarafların Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, adı, soyadı, doğum yeri ve tarihi, baba ve na adları ile kadının evlenmeden önceki soyadı ve aile kütüğünde kayıtlı olduğu yer bilgileri ile evlilik içinde doğmuş çocuklar ve bunların kimlik bilgilerine yer verilmesi zorunludur (5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu m.27. HMK m.297/1-b). Mahkemece; hükümde tarafların boşanmalarına karar verilmiş ve fakat taraflara ait hiçbir kimlik bilgisine yer verilmemiş, ad, soyad ile doğum tarihi ve yeri, baba ve ana adları, Türkiye Cumhuriyeti kimlik numaraları yazılmamıştır. Bu hususlar gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır. Ne var ki, bu husus ilk inceleme sırasında gözden kaçırıldığından davalının karar düzeltme isteğinin kabulüne Dairemizin 18.02.2016 tarih 2015/12746 esas 2016/2918 karar sayılı onama ilamının kaldırılmasına, hükmün yukarıda açıklanan sebeple bozulmasına, bozma sebebine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ : Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 440-442. maddeleri gereğince karar düzeltme isteğinin kabulüne, Dairemizin 18.02.2016 tarih 2015/12746 esas 2016/2918 karar sayılı onama kararının kaldırılmasına, mahkeme kararının yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer karar düzeltme itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istenmesi halinde karar düzeltme harcının yatırana iadesine, 25.01.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

TAPU İPTAL VE TESCİL-ALDATMANIN (HİLENİN) HER TÜRLÜ DELİLLE İSPAT EDİLEBİLECEĞİ GİBİ İPTAL HAKKININ KULLANILMASI HİÇ BİR ŞEKLE BAĞLI DEĞİLDİR

T.C
YARGITAY
1. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO: 2014/20089
KARAR NO: 2017/1243
KARAR TARİHİ.13.03.2017

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi …’un raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

KARAR

Dava,tapu iptali ile tescil istemine ilişkindir.

Davacı, 74 yaşında olduğunu, 1992 yılında beyin felci geçirdiği için bakıma muhtaç hale geldiğini, tarihini hatırlamadığı bir zamanda davalı torununun, kendisine bakacağını söylemesi üzerine maliki olduğu 80 parsel sayılı taşınmazda yer alan 12 nolu bağımsız
bölümü bağış yoluyla devrettiğini, ancak davalının daha sonra kendisiyle ilgilenmediğini, kandırıldığını ileri sürerek sözü edilen bağımsız bölümün tapu kaydının iptali ile adına tescile karar verilmesini istemiştir.

Davalı, davaya cevap vermemiştir.

Mahkemece; taraf muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davada yazılı delil ibraz edemediği, ayrıca açıkça yemin deliline de dayanılmadığı da gözetildiğinde iddianın ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davacının maliki olduğu 80 parsel sayılı taşınmaz üzerinde bulunan kat irtifakı kurulu 12 numaralı mesken niteliğindeki bağımsız bölümü 02.12.2009 tarihinde davalı torununa 24.000-TL bedelle satış suretiyle temlik ettiği, dava dilekçesinin içeriği ve aşamalardaki beyanlarından, beyin felci geçiren ve bakıma muhtaç duruma gelen davacının davalı torununun kendisine bakacağını söyleyerek kandırması sonucu dava konusu taşınmazı temlik ettiğini ileri sürdüğü anlaşılmaktadır.
Hemen belirtilmelidir ki, 6100 sayılı HMK. nun 33. (1086 sayılı HUMK’nun 76.) maddesi hükmü uyarınca olayları bildirmek taraflara, hukuki nitelendirmeyi yapmak ve ona uygun yasal düzenlemeyi tayin ve tespit ederek uygulamak hâkime aittir. Eldeki davada,
iddianın ileri sürülüş biçimi, dava dilekçesinin içeriği ve dosyada mevcut deliller birlikte değerlendirildiğinde, davacının hile hukuksal nedenine dayandığı anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; aldatma (hile), genel olarak bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevketmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak,veya esasen var olan hatalı bir kanıyı koruma yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Hata da yanılma hilede yanıltma söz konusudur. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 36/1. maddesinde (881 sayılı Borçlar Kanunu’nun (B.K. 28/l. maddesinde) açıklandığı üzere taraflardan biri diğer tarafın kasıtlı aldatmasıyla sözleşme yapmaya yöneltilmişse hata esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı halinde aldatılan taraf hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable şamil) olarak ortadan kaldırabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir. Öte yandan, aldatmanın (hilenin) her türlü delille ispat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanılması hiç bir şekle bağlı değildir. Diğer taraftan, Türk Medeni Kanununun 6. ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 190. maddeleri uyarınca; davanın taraflarından her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür.

Somut olaya yukarıda açıklanan ilkeler uyarınca bakıldığında; davacı, temlikin hileli olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmış, dava dilekçesinde açıkça tanık deliline de dayanmak suretiyle delillerini bildirmiştir.

Hâl böyle olunca; hile iddiası yönünden inceleme yapılarak, toplanan ve toplanacak deliller birlikte değerlendirilmek suretiyle hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken; anılan hususlar gözardı edilerek yanılgılı değerlendirme ve eksik inceleme ile
yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Davacının, bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile yerel mahkeme kararının (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 13.03.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

MURİS MUVAZAASI-SAKLI PAY SAHİBİ OLSUN VEYA OLMASIN MİRAS HAKKI ÇİĞNENEN TÜM MİRASÇILAR MUVAZAA NEDENİ İLE TAPU KAYDININ İPTALİNİ İSTEYEBİLİR

T.C
YARGITAY
1. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO:2014/19727
KARAR NO:2017/1024
KARAR TARİHİ:02.03.2017

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi …’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

KARAR
DAVA:muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Davacı, miras bırakanları ,adına kayıtlı 405 parsel numaralı taşınmazını kendisinden ve kardeşlerinden mal kaçırmak amacıyla,bedel karşılığı olmaksızın muvazaalı olarak davalı adına devredildiğini ileri sürerek davalı adına kayıtlı olan 405 parsel numaralı taşınmazın tapu kaydının iptali ile mirasbırakanları ya da kendisi ve kardeşleri adına tesciline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, dava konusu 495 parsel sayılı taşınmazı murisi bedeli mukabilinde satın aldığını,murislerinin diğer mirasçıları olan davacıdan mal kaçırma niyetinde olmadığını belirterek haksız ve yersiz olarak açılan davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davanın kabulü ile dava konusu 405 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptaline ve veraset ilamındaki hissesi oranında davacı mirasçı … adına tesciline karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, muris 15/12/2011 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak kızı … ile kendisinden önce ölen oğlu ’dan olma torunları …,…,… ve …’yi bıraktığı,muris ’nun adına kayıtlı 405 parsel numaralı taşınmazını 07/10/2010 tarihinde kızı …’ya satış sureti ile devrettiği, akit tarihinde davalı …’nun 58 yaşında olduğu anlaşılmaktadır.

Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin
muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya
çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olaya gelince;mahkemece sadece taşınmazın satış bedeli ile keşifte belirlenen gerçek değeri arasındaki fark nazara alınarak davanın kabulüne karar verilmiştir.Oysa ki,sadece bedeller arasındaki aşırı fark muvazaanın varlığına kanıt sayılamaz. TMK’nun 6. Maddesi ile HMK’nun 190. maddesi gereğince herkes iddiasını ispatla mükelleftir.Mahkemece yapılan ararştırma ve inceleme hüküm kurmaya elverişli değildir. Bu nedenle yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda mahkemece gerekli araştırma incelemenin yapılması, davacı ve davalının delil listelerinde gösterdiği tanıkların dinlenmesi,toplanan ve toplanacak deliller ile murisin gerçek iradesinin saptanarak karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ve inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

Davalının temyiz itirazları değinilen yönler itibariyle yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene
geri verilmesine, 02.03.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

KİRA ALACAĞI, İTİRAZIN İPTALİ, SÖZLEŞMEDE KİRALAYANIN İSİM DEĞİŞİKLİLİĞİ

T.C
YARGITAY
8. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO.2017/341
KARAR NO.2017/1167
KARAR TARİHİ.06.02.2017
MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : İtirazın Kaldırılması

ÖZET:Dava, kira alacağının tahsili için başlatılan takibe itirazın kaldırılması istemine ilişkindir.
Taraflar arasında 01.04.2011 başlangıç tarihli, 1 yıl süreli kira sözleşmesinin varlığı hususunda uyuşmazlık yoktur. İİK’nun 63.maddesi hükmüne göre itiraz eden kiracı, itirazın kaldırılması duruşmasında alacaklının dayandığı senet metninden anlaşılanlar dışında itiraz sebeplerini değiştiremez ve genişletemez. Davalı kiracı icra takibinde davacının kiraya veren sıfatına itiraz etmemekle birlikte, cevap dilekçesi ile birlikte takip dayanağı kira sözleşmesindeki kiralayan isminin “…” olarak değiştirildiği yönündeki itirazı sözleşme metninden anlaşılır nitelikte olup sonradan ileri sürülmesinde bir usulsüzlük bulunmamaktadır. Nitekim davaya dayanak kira sözleşmesinde kiraya veren sıfatı altında “…” isminin “…” olarak düzeltilmiş olduğu anlaşılmakta olup, bu değişiklik taraflarca imza ya da paraf atılmak suretiyle onaylanmamıştır. Bu durumda Mahkemece davacının kiralayan sıfatı konusundaki uyuşmazlığın çözümü yargılamayı gerektirdiğinden, istemin reddine karar verilmesi gerekirken, işin esası incelenerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş olup hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.

KARAR

Davacı alacaklı 01.04.2011 başlangıç tarihli yazılı kira akdine dayanarak 27.03.2014 tarihinde başlattığı icra takibi ile aylık 2.500,00 Dolar’dan 2013 yılı Aralık ve 2014 yılı Ocak, Şubat ayları kira bedeli 7.500,00 Dolar’ın faiziyle tahsilini istemiş, ödeme emri davalı borçluya 05.05.2014 tarihinde tebliğ edilmiştir.

Davalı borçlu vekili itiraz dilekçesinde, müvekkilinin halen daha yurt dışında olması nedeniyle müvekkilinin babas…… tarafından dava konusu taşınmazın tahliye edilerek anahtarlarının apartman görevlisine 05.02.2014 tarihinde teslim edildiğini, müvekkilinin borcu olmadığının kira ödemelerine ilişkin makbuz ve banka kayıtları ile sabit olduğunu ileri sürerek borca, faize ve ferilerine itiraz etmiştir.

Davacı alacaklı İcra Mahkemesi’ne başvurarak itirazın kaldırılması isteminde bulunmuştur.

Davalı vekili cevap dilekçesinde; kira sözleşmesinde davalı müvekkiline bilgi verilmeden ve rızası alınmadan değişiklik yapıldığını, kira sözleşmesi …… ile imzalanmışken kiralayanın adının “…….” olarak düzletildiğini, bu nedenle davacının aktif husumet ehliyeti bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, icra dosyasında kira sözleşmesine bir itiraz bulunulmadığı, bilirkişi raporunda belirtildiği üzere, davalı borçlunun itirazının 5.446,43 USD asıl alacak ve 46.43 USD işlemiş faiz yönünden yasal dayanağının bulunmadığı gerekçesiyle davanın kısmen
kabulüne karar verilmiş. Karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, kira alacağının tahsili için başlatılan takibe itirazın kaldırılması istemine ilişkindir.

Taraflar arasında 01.04.2011 başlangıç tarihli, 1 yıl süreli kira sözleşmesinin varlığı hususunda uyuşmazlık yoktur. İİK’nun 63.maddesi hükmüne göre itiraz eden kiracı, itirazın kaldırılması duruşmasında alacaklının dayandığı senet metninden anlaşılanlar dışında itiraz sebeplerini değiştiremez ve genişletemez. Davalı kiracı icra takibinde davacının kiraya veren sıfatına itiraz etmemekle birlikte, cevap dilekçesi ile birlikte takip dayanağı kira sözleşmesindeki kiralayan isminin “…” olarak değiştirildiği yönündeki itirazı sözleşme metninden anlaşılır nitelikte olup sonradan ileri sürülmesinde bir usulsüzlük bulunmamaktadır. Nitekim davaya dayanak kira sözleşmesinde kiraya veren sıfatı altında “…” isminin “…” olarak düzeltilmiş olduğu anlaşılmakta olup, bu değişiklik taraflarca imza ya da paraf atılmak suretiyle onaylanmamıştır. Bu durumda Mahkemece davacının kiralayan sıfatı konusundaki uyuşmazlığın çözümü yargılamayı gerektirdiğinden, istemin reddine karar verilmesi gerekirken, işin esası incelenerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK.na 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428 ve İİK.nun 366.maddesi uyarınca kararın BOZULMASINA, taraflarca İİK’nun 366/3. maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine 06.02.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.