TAHKİM KOMİSYONU KARARI KESİNLEŞMEDEN İCRAYA KONULDUĞUNDAN, ŞİKAYET DAVASININ KABULÜNE

YARGITAY 8.HUKUK DAİRESİ
ESAS NO: 2016 / 17475
KARAR NO: 2017 / 1227
KARAR TARİHİ: 07.02.2017

ÖZET: Borçlunun Sigorta Tahkim Komisyonu’na itiraz başvurusu yaptığı takibin ise daha önce başlatıldığı anlaşılmaktadır. O halde, Mahkemece; itiraz başvurusunun takip başlatıldıktan sonra yapılması nedeniyle, takibin durdurulmasına karar verilmesi gerekir.

(5684 S. K. m. 30)

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş olup hükmün davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.

Borçlu vekili, vekil edeni aleyhine …. 32. İcra Müdürlüğü’nün 2016/14606 Esas sayılı takip dosyası ile ilamlı takip başlatıldığını, …. Sigorta Tahkim Komisyonu Hakem Heyeti kararına karşı itiraz başvurusu yapıldığını ve kesinleşmeden takibe konulamayacağını belirterek takibin iptalini talep etmiştir.

Mahkemece; HMK 439. madde gereğince hakem kararlarının derhal uygulanacağı ve hakem kararlarına karşı sadece iptal davası açılabileceği ve bunun da kararın icrasını durdurmayacağı gerekçeleriyle şikayetin reddine karar verilmiş, hüküm borçlu vekilince temyiz edilmiştir.

5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nun 30. maddesinin 12. fıkrasında; “Tahkim sistemine üye olmak isteyenlerden katılma payı, uyuşmazlık çözümü için Komisyona başvuranlardan ise başvuru ücreti alınır. Beş bin Türk Lirasının altındaki uyuşmazlıklar hakkında verilen hakem kararları kesindir. Beş bin Türk Lirası ve daha üzerindeki uyuşmazlıklar hakkında verilen hakem kararlarına karşı kararın Komisyonca ilgiliye bildiriminden itibaren on gün içinde bir defaya mahsus olmak üzere Komisyon nezdinde itiraz edilebilir. İtiraz talebinde bulunmak için bu madde uyarınca belirlenen başvuru ücretinin Komisyona yatırılması şarttır. İtiraz üzerine hakem kararının icrası durur. İtiraz talebi münhasıran bu talepleri incelemek üzere Komisyon tarafından teşkil edilen hakem heyetlerince incelenir. İtiraz talebi hakkında işin heyete intikalinden itibaren iki ay içinde karar verilir. Beşbin Türk Lirası ve daha üzerindeki uyuşmazlıklar hakkında verilen hakem kararları bu madde uyarınca süresinde itiraz başvurusunda bulunulmaması hâlinde kesinleşir. Bu uyuşmazlıklar hakkında bu madde uyarınca yapılan itiraz üzerine verilen karar kesindir. Kırk bin Türk Lirasının üzerindeki uyuşmazlıklar hakkında itiraz üzerine verilen kararlar için temyize gidilebilir. Ancak, tahkim süresinin sona ermesinden sonra karar verilmiş olması, talep edilmemiş bir şey hakkında karar verilmiş olması, hakemlerin yetkileri dahilinde olmayan konularda karar vermesi ve hakemlerin, tarafların iddiaları hakkında karar vermemesi durumlarında her hâlükarda temyiz yolu açıktır. Temyize ilişkin usûl ve esaslar hakkında Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu uygulanır.” düzenlemesi mevcuttur.

Mevcut yasaya göre değeri Beş bin Türk Lirası ve daha üzerindeki uyuşmazlıklar hakkında verilen hakem kararlarına karşı kararın Komisyonca ilgiliye bildiriminden itibaren on gün içinde bir defaya mahsus olmak üzere Komisyon nezdinde itiraz edilebileceği ve itiraz üzerine hakem kararlarının icrasının duracağı belirtilmektedir.

Somut olayda borçlunun Sigorta Tahkim Komisyonu’na 05.05.2016 tarihinde itiraz başvurusu yaptığı takibin ise daha önce 02.05.2016 tarihinde başlatıldığı anlaşılmaktadır.

O halde, Mahkemece; itiraz başvurusunun takip başlatıldıktan sonra yapılması nedeniyle, takibin durdurulmasına karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle şikayetin reddine karar verilmesi doğru değildir.

SONUÇ: Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile Mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366 ve 6100 sayılı HMK’nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, taraflarca İİK’nun 366/3. maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine 07.02.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

YCGK KARARI- İHBAR TEYİDİ AMACI İLE YAPILAN ARAMADA ARAMA KARARININ OLMAMASI- HUKUKA UYGUN DELİLDİR KARARI

YARGITAY CEZA GENEL KURULU KARARI

2016/732 E.

2019/439 K

Kocaeli KOM Şube Müdürlüğü görevlilerince uyuşturucu madde ticareti yapan şahıslara yönelik yapılan çalışmalarda, görevlilerce tanınan sanık …’nın, Fatih Devlet Hastanesinin her iki girişinde bulunan simit tezgâhları civarında uyuşturucu madde sattığı yönünde ihbar ve bilgiler elde edilmesi üzerine, 29.09.2014 tarihinde saat 13.15 sıralarında her iki simit tezgâhını görecek şekilde tertibat alarak beklemeye başlayan görevlilerin, saat 13.30 sıralarında sanığın… plaka sayılı araç ile gelip İlyas Uzuner Caddesi üzerine aracını park ettiğini, simitçi tezgâhının yakınına geldiğini, kısa bir süre sonra hastanenin acil girişinde bulunan diğer simitçi tezgâhına gittiğini, saat 13.45 sıralarında kimliği tespit edilemeyen bir şahıs ile hastanenin acil girişinde bulunan taksi durağı yanında tanıklar Müslüm ve … ile buluşup taksi durağının arka tarafına geçtiklerini, tanık …’ın cebinden çıkardığı parayı sanığa verdiğini, şahısların hep birlikte hastanenin acil girişinde bulunan simitçi tezgâhına geçtiklerini, sonrasında Eski Gebze Mezarlığı içerisine girdiklerini, yaklaşık 50 metre beraber yürümelerinin ardından sanığın diğer şahıslardan ayrılıp mezarlık içerisine giderek, buradan bir şeyler alıp tekrar tanıklar Müslüm ve …’ın yanına geldiğini, burada …’a bir şey verdikten sonra sanık ve yanında bulunan kimliği tespit edilemeyen şahsın mezarlık istikametinden İlyas Uzuner Caddesine doğru yürüyerek ayrıldıklarını, tanıklar Müslüm ve …’ın ise mezarlık içerisinden Hasan Tahsin Büyükçoban Caddesine doğru yürüdüklerini görmeleri üzerine, tanıklar Müslüm ve …’ı mezarlıktan çıkmalarından yaklaşık 50 metre sonra cadde üzerinde durdurdukları, Gebze Sulh Ceza Mahkemesinin önleme araması kararına istinaden yaptıkları üst aramalarında, tanık …’ın sağ avuç içerisinde kâğıda sarılı daralı 2 gram gelen sentetik kannabinoid olduğu değerlendirilen maddeyi ele geçirdikleri, tanıklar Müslüm ve …’ın yakalamalarını yapan görevlilerin gerekli işlemleri yapmak üzere adı geçen şahısları KOM Grup Amirliğine götürdükleri sırada tanık …’ın, uyuşturucu maddeyi Fatih Devlet Hastanesi acil girişinde ismini Eren olarak bildiği şahısla buluşması sonrasında taksi durağı arkasında 15 TL verip, mezarlık içerisine giderek satın aldığını görevlilere söylediği, tanık …’a uyuşturucu madde sattığı değerlendirilen sanığın yakalanabilmesi için Fatih Devlet Hastanesi giriş ve çıkışında bulunan simitçi tezgâhları civarına gelip beklemeye başlayan görevlilerin, aynı gün saat 15.00 sıralarında aracı ile hastanenin çıkış tarafında bulunan simitçi tezgâhı yanında durup araçtan indiğini gördükleri sanığı yakaladıkları, Gebze Sulh Ceza Mahkemesinin önleme araması kararına istinaden adı geçenin yapılan üst aramasında pantolon arka cebindeki beyaz renkli poşette daralı 1,12 gram, aracında ise arka koltuğunun alt kısmında, açık mavi renkli poşette daralı 7,8 gram sentetik kannabinoid olduğu değerlendirilen maddeleri ele geçirdikleri olayda;

2559 sayılı PVSK’nın Ek 5. maddesi uyarınca, uyuşturucu madde suçlarıyla daha etkin mücadele etmek amacıyla olayları takip etmekle görevlendirilen kolluk görevlilerinin, ihbar ve elde edilen bilgilerin doğruluğunu araştırmak için yaptıkları çalışmalar sırasında, sanığın tanık … ile buluşup, para alması sonrasında bulundukları yer yakınındaki mezarlık içerisine giderek burada tanık …’a bir şeyler verdiğini görmeleri, ayrılmaları sonrası durdurulan tanık …’da uyuşturucu olduğu değerlendirilen maddenin ele geçirilmesi, tanık …’ın sanıktan uyuşturucu madde satın aldığına dair beyanı, sanığın ilk görüldüğü yer olan Fatih Devlet Hastanesi civarına sanığın aracıyla gelip araçtan indiğini görmeleri üzerine, mesleki tecrübelerine ve içinde bulundukları durumdan çıkardıkları izlenimden kaynaklanan makul sebebe dayalı olarak sanığı durdurma ve sanığa müdahalede bulunma hak ve gerekliliğinin ortaya çıktığı, PVSK’nın 4/A maddesinin verdiği yetkiye dayalı olarak alınması gereken tedbirler kapsamında, kaçmasını, kendisine veya başkalarına zarar vermesini önlemek ve silah ya da tehlike oluşturan diğer bir eşyadan arındırmak amacıyla, belirtilen sakıncaların önlenmesi için görevlilerce sanığın üzerinde yoklama biçiminde kontrol yapıldığında, pantolonunun arka cebinde poşet içerisinde net 0,5 gram sentetik kannabinoid olan uyuşturucu maddenin ele geçirildiği, yine aynı maddenin verdiği yetkiye istinaden alınması gereken tedbirler kapsamında sanığın indiği aracın dışarıdan bakıldığında içerisi görünen kısımları kontrol edildiğinde ise aracın arka koltuğunun alt kısmındaki poşette açıkta ve gözle görülür şekilde suç konusu net 7,2 gram sentetik kannabinoid olan uyuşturucu maddenin ele geçirildiği, görevlilerce araçta bulunan uyuşturucu maddelere bu şekilde el konulmasının; “Gizlenmiş bir şeyi bulmaya çalışma ve araştırma” anlamına gelen arama işlemi olarak değerlendirilemeyeceği, görevlilerce yakalanan sanığın kontrol edilmesinin zorunlu olması nedeniyle gerçekleştirilen yoklamanın arama işlemi olarak kabul edilemeyeceği, ayrıca bu yoklama işleminin haklı ve ölçülü olduğu, kolluğun edindiği istihbarat bilgisinin genel ve soyut nitelikte olup başkaca herhangi bir somut emare ile desteklenmediği, CMK’nın 116 ve devamı maddeleri uyarınca adli arama kararı ya da yazılı arama emri alınmasını gerektiren bir durumun söz konusu olmadığı, bu şekliyle sanığın üzerinin ve aracın içerisinin kontrol edilmesi önleyici nitelikte olduğundan adli nitelik taşımadığı, kolluk görevlilerinin dışarıdan bakıldığında aracın içinde görünür şekilde duran suç konusu uyuşturucu maddeleri fark etmeleri ve sanığın üzerinde yoklama şeklinde kontrol yapmaları sonucu işlenmekte olan bir suçla diğer bir anlatımla “suçüstü” hali ile karşılaştıkları ve buna bağlı olarak da suç işlerken rastlanan sanığı CMK’nın 90. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi ile aynı maddenin 4. fıkrası ve PVSK’nın 13. maddesinin 1. fıkrasının (A) bendi ile Ek 6. maddesi gereğince yakaladıkları, görevlilerin bu şekilde ele geçirdikleri suç konusu uyuşturucu maddeleri muhafaza altına aldıktan sonra, uyguladıkları tedbirler ile somut olay hakkında Cumhuriyet savcısına bilgi verdikleri, müteakiben emirleri doğrultusunda soruşturma işlemlerinin sürdürüldüğü, yine PVSK’nın Ek 6. maddesini açıklayıcı nitelikte olan Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 8. maddesinin (f) bendindeki düzenlemeye göre de; suçüstü halinde ayrıca bir arama emri ya da karar alınmasına gerek bulunmadığı, dolayısıyla suçun delili ve konusunu oluşturan uyuşturucu maddelerin ele geçirilip muhafaza altına alınmasının hukuka uygun olduğu ve hukuka aykırı bir delilden söz edilemeyeceği anlaşıldığından, Özel Daire bozma kararında isabet bulunmamaktadır.
Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir.
Sanık …’nın üzerinde ve aracında gerçekleştirilen işlemler için arama kararı gerekmediği sonucuna ulaşılması nedeniyle olay tutanağı içeriğinde söz edilen ancak dosyada bulunmayan önleme araması kararının araştırılmasına gerek görülmemiştir.
2- Sanık …’nın üzerinde ve aracında ele geçirilen uyuşturucu maddelerin miktarı da dikkate alındığında, tanık …’te ele geçirilen maddenin uyuşturucu veya uyarıcı madde olup olmadığı konusunda rapor alınması gerekip gerekmediği:
Ceza muhakemesinin amacı, her somut olayda kanuna ve usulüne uygun olarak toplanan delillerle maddi gerçeğe ulaşıp adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasının önüne geçebilmek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmektir. Gerek 1412 sayılı CMUK, gerekse 5271 sayılı CMK, adil, etkin ve hukuka uygun bir yargılama yapılması suretiyle maddi gerçeğe ulaşmayı amaç edinmiştir. Bu nedenle ulaşılma imkânı bulunan bütün delillerin ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Diğer bir değişle adaletin tam olarak gerçekleşebilmesi için, maddi gerçeğe ulaşma amacına hizmet edebilecek tüm kanuni delillerin toplanması ve tartışılması zorunludur.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
29.09.2014 tarihinde saat 13.45 sıralarında Fatih Devlet Hastanesinin acil girişinde bulunan taksi durağı yanında tanıklar Müslüm ve … ile buluşup tanık …’dan para aldığı, daha sonra tanıklar Müslüm ve … ile birlikte gittikleri Eski Gebze Mezarlığı içerisinde tanık …’a bir şey verdiği görülmesi üzerine, sanık ile tanıkların ayrılmalarından sonra durdurulan tanık …’da ele geçirilen suç konusu maddenin hukuka uygun olarak elde edildiği hususunda Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında uyuşmazlık ve bu kabulde bir isabetsizlik bulunmayan olayda;
Sanığın üzerinde ve aracında ele geçirilen toplam net 7,7 gram sentetik kannabinoid’in miktarı itibarıyla kullanma sınırları içerisinde kaldığı, sanığın bu maddeleri kullanma amacı dışında bulundurduğuna ilişkin savunmaları aksine dosyada başkaca bir delil de bulunmadığı dikkate alındığında; sanığa atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunun sübutu bakımından, tanık …’a sattığı sabit olan maddenin uyuşturucu veya uyarıcı madde olup olmadığına ilişkin uzmanlık raporu bulunup bulunmadığının araştırılması, bulunmadığının tespiti hâlinde ise bu maddenin niteliğine ilişkin uzman bir kurum ya da kuruluştan rapor alınarak, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekirken, eksik araştırmayla hüküm kurulmasının isabetsiz olduğu kabul edilmelidir.
Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle kabulüne karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının;
a) Sanık …’nın üzerinde ve aracında yapılan işlemler üzerine bulunan delillerin hukuka uygun olup olmadığına ve önleme arama kararının araştırılmasının gerekip gerekmediğine yönelik uyuşmazlıklar bakımından KABULÜNE,
b) Tanık …’te ele geçirilen maddenin uyuşturucu veya uyarıcı madde olup olmadığı konusunda rapor alınması gerekip gerekmediğine ilişkin uyuşmazlık bakımından ise DEĞİŞİK GEREKÇEYLE KABULÜNE,
2- Yargıtay 20. Ceza Dairesinin 02.12.2015 tarihli ve 13981-4940 sayılı kararından, gerçekleştirilen arama işlemleri hukuka aykırı olduğundan elde edilen delillerin hükme esas alınamayacağı ve buna bağlı olarak suçun unsuru oluşmadığından sanık hakkında beraat kararı verilmesi gerektiğine ilişkin bozma nedeninin ÇIKARILMASINA ve yerine “Sanık …’nın üzerinde ve aracında ele geçirilen uyuşturucu maddelerin miktarı da dikkate alındığında, sanığın tanık …’a sattığı sabit olan maddenin uyuşturucu veya uyarıcı madde olup olmadığına ilişkin uzmanlık raporu bulunup bulunmadığının araştırılması, bulunmadığının tespiti hâlinde ise bu maddenin niteliğine ilişkin uzman bir kurum ya da kuruluştan rapor alınarak, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekirken, eksik araştırmayla hüküm kurulması” ibaresinin bozma nedeni olarak EKLENMESİNE,
3- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığın TEVDİ EDİLMESİNE, 16.05.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

Kira Tahliye Kararının Üzerinden 1 Yıl Geçmesi

12. Hukuk Dairesi 2016/6 E. , 2016/6274 K.
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi
Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının onanmasını mutazammın 27.10.2015 tarih, 2015/13443-26130 sayılı daire ilamının müddeti içinde tashihen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
Alacaklı tarafından adi kira ve hasılat kiralarına dayalı örnek 13 nolu ödeme emri ile başlatılan takipte borçlunun, dosya borcunun kapatıldığını, alacaklının tahliye hakkını makul süre içerisinde kullanmadığını belirterek takibinin iptaline karar verilmesini talep ettiği, mahkemece istemin kabulü ile takibin iptaline karar verildiği görülmektedir.
Takip dosyasının incelenmesinde; 01/11/2009 başlangıç tarihli 1 yıl süreli yazılı kira sözleşmesi uyarınca alacaklı tarafından borçlu kiracı hakkında kira alacaklarının tahsili ve tahliye istemi ile 19/07/2011 tarihinde takibe başlandığı, ihtarlı örnek 13 ödeme emrinin davalı borçlu kiracıya 28/07/2011 tarihinde tebliğ edildiği, İstanbul 17. İcra Hukuk Mahkemesinin 04/11/2011 tarih, 2011/1086 E. – 1363 K. sayılı kararı ile, borçlunun takibe konu kiralanan taşınmazdan temerrüt nedeniyle tahliyesine, taşınmazın boş olarak davacıya teslimine karar verildiği, kararının Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 12/04/2012 tarih, 2012/2646 E., 2012/5867 K. sayılı kararı ile onandığı görülmektedir.
Kural olarak bir kira dönemi içinde alacaklı tarafından tahliye ilamının infazınının istenmesi gerekir. Bu süre aşılarak icra dosyasından tahliyeye yönelik infaz istenmesi bu aşamadan sonra kira sözleşmesinin yenilendiği anlamına gelir ve infazı mümkün değildir.
Somut olayda alacaklının, tahliye kararı sonrası icra dosyasında 22/11/2011, 27/12/2011, 16/08/2012, 08/07/2013, 22/11/2013 tarihlerinde ve en son 29/05/2014 tarihinde tahliye taleplerinde bulunduğu ve talep tarihleri arasında bir kira dönemini aşmaksızın tahliye ilamının infazını istediği görülmektedir. Bu durumda kira sözleşmesinin yenilendiğinden söz edilemez.
O halde mahkemece, şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile istemin kabulü yönünde hüküm tesisi isabetsiz olup, mahkeme kararının bu nedenle bozulması gerekirken Dairemizce onandığı anlaşılmakla alacaklının karar düzeltme isteminin kabulü gerekmiştir.
SONUÇ : Alacaklının karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin 27.10.2015 tarih ve 2015/13443 E. -2015/26130 K. sayılı onama ilamının kaldırılmasına, İstanbul 20. İcra Hukuk Mahkemesi’nin 09.04.2015 tarih ve 2014/667 E., 2015/248 K. sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 03/03/2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.


T.C.
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ
E. 2012/9008
K. 2012/26588
T. 17.9.2012
2004/m.16
DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Alacaklı tarafından Bakırköy 2. İcra Müdürlüğü’nün 2008/11872 takip sayılı dosyasından kira süresinin bitmesi nedeniyle tahliye talebiyle icra takibine başlandığı, borçlunun itirazı üzerine Bakırköy 1. İcra Hukuk Mahkemesi’nin 10.02.2009 tarih ve 2008/1070 E. 2009/104 K. Sayılı kararıyla alacaklının itirazın kaldırılması talebinin kabulüne ve takibin devamına karar verildiği, bu kararın temyiz edilmeksizin kesinleştiği, icra takip dosyasında alacaklının yenileme talebinde bulunduğu 18.04.2011 tarihine kadar hiçbir işlem yapmadığı anlaşılmıştır.
İcra Müdürlüğü’nce borçluya yenileme emrinin tebliğ edilmesi üzerine borçlu icra mahkemesine başvurusunda, alacaklının uzun zamandır kararı infaz ettirmediğini, alacaklı ile aralarında şifahi olarak yeni bir sözleşme yapıldığını, beyan ederek yenileme emrinin iptalini istediği görülmüştür. Dairemizin yerleşik içtihatlarına göre tahliye kararının bir kira dönemini aşkın süre infazının istenmemesi kira sözleşmesinin yenilendiği anlamına gelir. Bu nedenle tahliyenin infazı artık bu takipte istenemez. Bunun için yeni bir tahliye kararı alınması zorunludur.
Buna göre somut olayda, alacaklının tahliye kararını aldığı 10.02.2009 tarihinden takibin yenilendiği 18.04.2011 tarihine kadar bekleyerek bir kira döneminden fazla bir süre tahliyenin infazının gerçekleştirilmesini istememiş olması akdin yenilenmesi, bir diğer ifadeyle taraflar arasında yeni bir kira ilişkisi doğduğu sonucunu ortaya çıkarır.
O halde mahkemece borçlunun şikayetinin kabulü yerine reddine karar verilmesi isabetsizdir.
SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’in 366 ve HUMK’un 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA ilamın tebliğinden 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 17.09.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


T.C.
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ
E. 2007/1826
K. 2007/4926
T. 16.3.2007
�TAHLİYE TALEBİ ( Hak Kazanıldığı Tarihten İtibaren Makul Süre Kapsamında Kalan 1 Yıl İçinde Kullanılması Gerektiği )

�KİRA AKDİ ( Makul Süre Kapsamında Kalan 1 Yıl İçinde Kullanılması Gereken 1 Yıllık Süre Aşılarak Alacaklının Aynı İcra Dosyasından Tahliye İstemi Taraflar Arasındaki Kira Akdinin Yenilendiği veya Devam Ettiğinin Kabulünü Gerektirdiği )

�ŞİKAYET ( 1 Yıllık Süre Aşılarak Alacaklının Aynı İcra Dosyasından Tahliye İstemi Taraflar Arasındaki Kira Akdinin Yenilendiği veya Devam Ettiğinin Kabulünü Gerektirdiği )

2004/m.269

ÖZET : Kural olarak tahliye isteminin tahliyeye hak kazanıldığı tarihten itibaren makul süre kapsamında kalan 1 yıl içinde kullanılması gerekirken bu süre aşılarak alacaklının aynı icra dosyasından tahliye istemi taraflar arasındaki kira akdinin yenilendiği veya devam ettiğinin kabulünü gerektirdiğinden Mahkemece borçlu şikayetinin kabulü karar vermek gerekirken yazılı şekilde şikayetin reddine karar verilmesi isabetsizdir.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Alacaklının tahliye taahhüdüne dayanarak örnek 56 tahliye emri tebliğ ettirmek suretiyle başlattığı takibin kesinleşmesi üzerine 8.4.2004 tarihinde mahalline gidilerek borçluya 3 günlük süre verildiği görülmüştür. İncelenen icra dosyasında alacaklının 28.07.2004 tarihinde borçlunun tahliyesini yeniden istediği, bu tarihten sonra 23.05.2006 tarihine kadar icra dosyasında tahliyeye ilişkin herhangi bir alacaklı talebinin bulunmadığı görülmüştür.

Kural olarak tahliye isteminin tahliyeye hak kazanıldığı tarihten itibaren makul süre kapsamında kalan 1 yıl içinde kullanılması gerekirken bu süre aşılarak 18.01.2006 tarihinde alacaklının aynı icra dosyasından tahliye istemi taraflar arasındaki kira akdinin yenilendiği veya devam ettiğinin kabulünü gerektirdiğinden Mahkemece borçlu şikayetinin kabulü karar vermek gerekirken yazılı şekilde şikayetin reddine karar verilmesi isabetsizdir.

SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA ), 16.03.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.


T.C.
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ
E. 2005/8806
K. 2005/12535
T. 10.6.2005

�TAHLİYE KARARININ İNFAZI ( Daha Sonra Bu Takibini İşlemsiz Bırakmış ve Bilahare Yenilediği – Borçluya Yenileme Dilekçesinin Tebliği Üzerine Bilahare Aynı Müdürlükçe Alacaklı Vekili Tarafından Borçlunun Taşınmazdan Tahliyesinin İstenilmesi Üzerine İcra Mahkemesi Kararlarının 1 Yıl İçinde İnfazı Gerektiğinden Bahisle Bu Talebin Reddine Karar Verilmesinin İsabetsiz Olduğu )

�İCRA MAHKEMESİ KARARLARI ( Borçlunun Taşınmazdan Tahliyesinin İstenilmesi Üzerine İcra Mahkemesi Kararlarının 1 Yıl İçinde İnfazı Gerektiğinden Bahisle Bu Talebin Reddine Karar Verildiği – İcra Müdürünün Böyle Bir Görevi-Yetkisinin Bulunmadığı )

�ŞİKAYET ( Borçluya Yenileme Dilekçesinin Tebliği Üzerine Bilahare Aynı Müdürlükçe Alacaklı Vekili Tarafından Borçlunun Taşınmazdan Tahliyesinin İstenilmesi Üzerine İcra Mahkemesi Kararlarının 1 Yıl İçinde İnfazı Gerektiğinden Bahisle Bu Talebin Reddine Karar Verilmesinin İsabetsiz Olduğundan Şikayetin İncelenmesi Gereği )

�GÖREV ( Alacaklı İcra Mahkemesinden Almış Bulunduğu Tahliye Kararını İcra Müdürlüğü Aracılığıyla İnfaza Koymuş Daha Sonra Bu Takibini İşlemsiz Bırakmış ve Bilahare Yenilediği – İcra Mahkemesi Kararlarının 1 Yıl İçinde İnfazı Gerektiğinden Bahisle Bu Talebin Reddine Karar Verilmesinin İsabetsiz Olduğundan Şikayetin İnceleme Görevinin İcra Mahkemesi Ait Olduğui )

2004/m.14

ÖZET : Alacaklının, İcra Mahkemesinden almış bulunduğu tahliye kararını icra müdürlüğü aracılığıyla infaza koymuş, daha sonra bu takibini işlemsiz bırakmış ve bilahare yenilemiştir. İcra Müdürlüğünce de yenileme istemi üzerine borçluya yenileme dilekçesinin tebliğine karar verilmiştir. Bilahare aynı müdürlükçe alacaklı vekili tarafından borçlunun taşınmazdan tahliyesinin istenilmesi üzerine, İcra Mahkemesi kararlarının 1 yıl içinde infazı gerektiğinden bahisle bu talebin reddine karar verildiği görülmektedir. İcra Müdürünün böyle bir görevi-yetkisi bulunmamaktadır. Ancak, borçlunun alacaklının bu talebine karşılık, İcra Mahkemesi önünde ileri süreceği şikayette mahkemece şikayetin incelenerek olumlu veya olumsuz bir karar verilebilir. Diğer bir anlatımla bu görev İcra Mahkemesine aittir.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Alacaklının, İzmir 7.İcra Mahkemesinden almış bulunduğu 2002/461 E. �737 K. sayılı tahliye kararını 30.9.2002 tarihinde icra müdürlüğü aracılığıyla infaza koymuş, daha sonra bu takibini işlemsiz bırakmış ve bilahare 02.12.2004 tarihinde yenilemiştir. İcra Müdürlüğünce de yenileme istemi üzerine borçluya yenileme dilekçesinin tebliğine karar verilmiştir. Bilahare aynı müdürlükçe 14.01.2005 tarihinde alacaklı vekili tarafından borçlunun taşınmazdan tahliyesinin istenilmesi üzerine, İcra Mahkemesi kararlarının 1 yıl içinde infazı gerektiğinden bahisle bu talebin reddine karar verildiği görülmektedir. İcra Müdürünün böyle bir görevi-yetkisi bulunmamaktadır. Ancak, borçlunun alacaklının bu talebine karşılık, İcra Mahkemesi önünde ileri süreceği şikayette mahkemece şikayetin incelenerek olumlu veya olumsuz bir karar verilebilir. Diğer bir anlatımla bu görev İcra Mahkemesine aittir. O halde, şikayetin kabulü yerine yazılı gerekçe ile reddi yolunda hüküm kurulması isabetsizdir.
SONUÇ : Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA ), 10.06.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

E. 1983/12-172

K. 1985/123

T. 22.2.1985

• İTİRAZ DAVASI ( Taşınmazın Tahliyesine İlişkin İlamın İcrasında Borçlu Kiracıya Boşaltma İçin Birden Fazla Süre Verilmesi )

• TAHLİYEYE İLİŞKİN İLAMLI İCRA ( Kiracıya Tahliye İçin Birden Fazla Süre İçin Verilmesi ve Kira Parasının Alınmasının Sözleşmenin Belirsiz Süre Uzadığı Anlamına Gelmemesi )

• KİRA SÖZLEŞMESİ ( Kiracıya Tahliye İçin Birden Fazla Süre İçin Verilmesi ve Kira Parasının Alınmasının Sözleşmenin Belirsiz Süre Uzadığı Anlamına Gelmemesi )

• İLAMLI İCRA ( Kiracının Tahliyesine İlişkin Yapılan Takibe Karşı Kiracıya Süre Verilmesi ve Para Alınması Kira Sözleşmesinin Belirsiz Süreli Uzadığı Anlamına Gelmemesi )

• BELİRSİZ SÜRELİ KİRA SÖZLEŞMESİ ( İlamlı İcra Yoluyla Tahliyeye Girişilen Kiracıya Süre Verilmesinin Sözleşmeyi Belirsiz Hale Getirmemesi )

2004/m.26

ÖZET : Taşınmazın tahliyesine ilişkin ilamın icrasında, borçlu kiracıya boşaltma için birden fazla süre verilmesi ve kira parasının alınması, sözleşmesinin belirsiz bir süre uzadığı veya yenilendiği biçiminde yorumlanamaz.
DAVA : Taraflar arasındaki “itiraz” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Gaziantep İcra Tetkik Mercii Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 15.4.1982 gün ve 100-155 sayılı kararın incelenmesi alacaklı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 31.5.1982 gün ve 4814-4959 sayılı ilamı:
( ..Takip 4.10.1978 tarihli tahliye ilamına dayanılarak 19.10.1978 günü açılmış ve borçluya icra emrinin tebliğini müteakip yerine getirme için 17.1.1979 günü mahalline gidilmiş ve borçlunun isteği üzerine 31.3.1979 gününe kadar süre verilmiştir. 12.4.1979’da tahliye için gidilip yeniden mahallinde düzenlenen tutanağa göre borçlanan 2.1.1980 tarihine kadar istediği mehlin kendine tanındığı görülmüştür. Bu duruma ve icra dosyası münderecatına göre, alacaklının borçluya mehil vermesi ve bu arada kira paralarını alması sözleşmenin yenilendiği veya belirsiz süre uzatıldığının delili sayılamıyacağı halde aksine düşüncelerle, yazılı biçimde karar verilmesi isabetsizdir.. ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ : Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 22.2.1985 gününde ( BOZULMASINA ), oyçokluğu ile karar verildi.

CEZA MUHAKEMESİNDEKİ VERGİ BİLİRKİŞİSİ RAPORU VERGİ MAHKEMESİ KARARINDAN ÜSTÜN OLABİLİR Mİ?


CEZA MUHAKEMESİNDEKİ VERGİ BİLİRKİŞİSİ RAPORU VERGİ MAHKEMESİ KARARINDAN ÜSTÜN OLABİLİR Mİ?
Geliştirici: Mehmet Alçay

Bilindiği üzere vergi hukukunda yer alan mali cezalar idari yaptırımı gerektiren kabahatlerden ve adli yaptırımı gerektiren suçların müeyyidesi olarak teşekkül etmektedir. Kabahatlere örnek olarak usulsüzlük fiilleri ile vergi ziyaı doğuran eylemler örnek gösterilebilirken, suçlara ise, kaçakçılık suçları ile vergi mahremiyetini ihlal fiilleri örnek gösterilebilir. İstisnalar hariç kabahatlere yönelik yaptırımlar idari para cezalarından, suçlara yönelik yaptırımlar ise hapis cezalarından oluşmaktadır. İdari müeyyidelere karşı açılacak davalar davacının ihtiyarında olup vergi mahkemesinde görülürken, adli müeyyidelere karşı açılacak davalarda ise hazırlayıcı işlemleri takiben savcı karar verecek olup ceza mahkemelerinde görülmektedir.

Bazı durumlarda bir eylem ile idari veya adli yaptırımı gerektiren iki sonuç, diğer bir deyişle hem kabahat hem suç ortaya çıkmış olabilmektedir. Bu durumda örneğin cezayı istilzam eden tek bir fiil ile vergi ziyaı ve usulsüzlük birlikte işlenmiş olursa bunlara ait cezalardan sadece miktar itibariyle en ağırı kesilecektir. Ancak vergi ziyaı cezasında cezayı istilzam eden tek bir fiil ile başka neviden birkaç vergi ziyaa uğramış olursa her vergi bakımından ayrı ayrı ceza kesilecektir. Bu örneklerde olduğu gibi sonucu yalnız idari yaptırımı gerektiren fiiller bakımından sorun ortaya çıkmamaktadır. Çünkü ihtilaflar yargıya taşınmak istediği zaman dilekçe tanziminde hata yapılmadığı veya tevzi sapması görülmediği taktirde aynı vergi mahkemesince çözüme kavuşturulacaktır.

Diğer taraftan bazı durumlarda ise yapılan aynı eylem ile farklı muhakeme usullerine ve sonuçlarına tabi kabahat ve suç aynı zamanda ortaya çıkabilmektedir. Böyle bir durumda örneğin sahte fatura kullanma, defterleri gizleme ya da yanıltıcı belge düzenleme fiilleri nedeniyle adli ceza uygulanması vergi ziyaı cezasını ve vergi ziyaı cezası uygulanması ise adli ceza uygulanmasına engel teşkil etmeyece olup, aynı vergi inceleme yetkilisince hazırlanan aynı yöndeki inceleme ve suç raporlarına göre ortaya çıkan kabahat yaptırımı olan vergi ziyaı cezası vergi mahkemesinde, kaçakçılık fiili ise ceza mahkemesinde ele alınacaktır. Dolayısıyla sebep aynı fiil olsa da farklı yargı koluna ait kararların bir birleri ile çelişmesi gündeme gelebilecektir.

İdari ve adli mahkemelerin kararlarının çelişmesi halinde ne yapılacağı konusunda, ne Vergi Usul Kanunu’nda ne İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda ne de Ceza Muhakemesi Kanunu’nda açık bir düzenleme bulunmaktadır. Yalnız Vergi Usul Kanunu’nun 367/4. fıkrasında: “Ceza mahkemesi kararları, bu Kanunun dördüncü kitabının ikinci kısmında yazılı vergi cezalarını uygulayacak makam ve mercilerin işlem ve kararlarına etkili olmadığı gibi, bu makam ve mercilerce verilecek kararlar da ceza hâkimini bağlamaz.” şeklinde yoruma açık bir kural yet almaktadır. Mali literatürde bu konuya çok fazla temas olmasa da genellikle bu düzenlemenin vergi idaresi ile ceza mahkemesi arasındaki ilişkiye değindiği savunulmaktadır. Bunun yanında vergi idaresinden yola çıkarak vergi mahkemesi için de aynı sonuca ulaşanlar bulunmaktadır. Ancak düzenlemenin yalnız vergi idaresi ile ceza mahkemesi uygulamaları arasındaki ilişkiye vurgu yaptığı lafzen açıktır. Bu düzenleme ile amaçlanan, vergi idaresinin vergilendirmedeki özgü yorumunu koruyarak bu doğrultuda tesis etmek isteyeceği idari işlemlerin başka bir makam tarafından sınırlandırılmasının önüne geçmektedir. Fıkranın yürürlükte olduğu dönemlerde vergi mahkemelerinin henüz faaliyete geçmemesi de bu sonucu doğrulamaktadır.

Vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti esas olduğu ve bu kural vergi yargıcını da bağladığı halde, öte yandan ceza yargılamasının amacı da bu düzenleme ile benzer şekilde maddi gerçeği ortaya çıkarmak olduğu halde, aynı amaca yönelmiş iki muhakeme faaliyeti neticesinde aynı kişi tarafından nitelenerek isnat edilen aynı fiil hakkında, vergi mahkemesinde ile ceza mahkemesinde görülen davaların sonucu açısından ortaya çelişkili kararlar çıktığı görülmektedir. Bu çelişki ya iptal-mahkumiyet ya da ret-beraat şeklinde temayüz etmektedir. Bunun nedeni bahsettiğim kanunların hiçbirinde bu iki farkı yargı yerinin bir birlerinin muhakemelerini beklemesi ya da yargılama sonucunda ortaya çıkan kararlarını delil sayması anlamında zorlayıcı bir kural bulunmamasıdır. Çünkü vergi mahkemesi yaptığı muhakeme sonunda dosyadaki delil durumuna uyarınca oluşan kanaatine göre sonuca vararak istisnalar hariç ya iptal ya da ret kararı verirken, ceza yargıcı ise genellikle muhasebe disiplinine ilişkin bir meslek mensubu bilirkişiye başvurarak tanzim edilecek bilirkişi raporuna göre karar vermektedir. Böylece bir mahkemede yasal aklanma diğerinde ise yasal lekelenme gündeme gelmektedir.

Vergi mahkemeleri kural olarak yalnız vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlere ve bunlarla ilgili ceza ve tarifelerle ilgili idari işlem nevinden uyuşmazlıklara baktığından vergi yargı yerinin bu alanda ihtisas mahkemesi olduğu kabul edilmektedir. Dolayısıyla vergi yargılaması yapılırken sorumluluk tespitine ilişkin bilirkişi incelemesine başvurulmamaktadır. Vergi mahkemesince bilirkişi incelemesi genellikle defter ve belgeler incelenmek suretiyle karışık hesap gerektiren işlemlerin aydınlatılması ya da vergileme dışı ancak karar sonucuna etkili, çözümü uzmanlık veya teknik bilgi gerektiren vakıaların aydınlatılmasında nadiren kullanılmaktadır. Ancak vergi suçlarına bakan ceza mahkemesi bulunduğu yargı kolu içerisinde genel mahkeme niteliğinde olduğundan hakimin vergilendirme işlemini ve sonuçlarını değerlendirmesi mümkün değildir. Bu değerlendirmenin ise vergi kanunlarına muhalefet suçlarında bilirkişi tarafından yapıldığı görülmektedir. Bu durumda ihtisas mahkemesi olan vergi mahkemesinde derdest bir dava veya bu mahkemece daha önce verilmiş bir iptal kararı bulunduğu halde ceza mahkemesince bilirkişi raporu uyarınca mahkumiyet kararı verilebilmektedir. Diğer bir anlatımla bilirkişinin değerlendirmesi, ihtisas mahkemesi niteliğindeki ve adli sorumluluğu gerektiren boyutu bulunan davalarda genelde heyet halinde çalışan vergi mahkemesinin değerlendirmesinin önüne geçebilmektedir.

Bu sorunu çözmek için öncelikle ceza mahkemesinden, aynı konuda vergi mahkemesinde dava açılıp açılmadığı yönünde araştırma yapılarak gerekirse vergi muhakemesinin bekletici mesele yapılması istenebilir. Vergi mahkemesince yapılan muhakeme neticesinde usul yönünden iptal kararı verilmesi dışında varılan sonucun ceza yargılamasında delil olarak kabul edilmesi yönünde ortaya ikna edici argümanlar konabilir. Bu işlevin ve amacın yerine getirilmesindeki başarı, davacının veya davacıyı temsil eden veya davacının tevkil ettiği kişinin, ceza yargıcını idari yargılamanın ceza muhakemesini etkileleyebileceği konusundaki maddi ve hukuki sebepleri kullanabilmesindeki uzmanlığı ile doğru orantılıdır. Çünkü her isnat kendine özgü olay ve illiyete sahiptir. Başta da dediğim gibi bu konuda emredici bir kural bulunmadığından takdir hakkı tamamen ceza yargıcına aittir. Çünkü bu yönde yasaklayıcı bir kural da bulunmamaktadır. Bunun yanında tam tersi vergi mahkemesinin ceza mahkemesinin kararını beklemesinin, hem ihtisas mahkemesi olması, hem de ceza yargılamasının yönünü bilirkişi raporu belirlediğinden tercih edilebileceğini sanmıyorum. Tabi bunun ölçüsü vergi mahkemesi heyetinin hukuki perspektifi ile yakından ilgilidir. Üstelik ilk derece vergi mahkemesi kararının genelde ceza yargılamasından daha önce sonuçladığı bilinmektedir. Tabi koşullar oluştuğu nispette ceza mahkemesince verilecek kararın; vergi mahkemesince ya da ikinci derece mahkemesince ya da temyiz mahkemesince dikkate alınması için, ceza yargılaması kararına ait gerekçenin idari işlem açısından da isabetli olduğu yönünde yardımcı kaynak olarak kullanılmasına yönelik ikna edici hatta mümkünse zorlayıcı argümanların ortaya konulması gerekir.

Sonuç olarak vergi yargılaması neticesince verilen karar ihtisas mahkemesince üretildiğinden, aynı konudaki ceza muhakemesi neticesinde verilen karar ise muhasebe alanında çalışan bir meslek mensubu bilirkişi raporuna dayandığından, vergi mahkemesi kararının gerekçesi analiz edilerek ceza yargılamasına etki edecek usul ve esas araçlarına ilişkin hukuki vasıtalar elde edilerek ceza mahkemesinde başarı elde edilmesine herhangi bir engel bulunmamaktadır. Bu noktada ise usul esastan öncelikli olmakla birlikte, ikna gücü nispetinde esas da usulün önüne geçebilir. Tabi bunun için ise vergileme işlemlerine ait yapılan idari muhakemenin gerekçesinin ceza yargıcının anlayabileceği araçlara indirgenerek bilirkişi raporunun sorgulanması sağlanmalıdır.

SAYIŞTAY EDA HÜKMÜ İÇEREN KESİNLEŞEN KARARI İLE İLAMLI İCRA TAKİBİ YAPILA BİLİR

6085-MADDE 53
İlamların infazı
(1) Sayıştay ilamları kesinleştikten sonra doksan gün içerisinde yerine getirilir. İlam hükümlerinin yerine getirilmesinden, ilamların gönderildiği kamu idarelerinin üst yöneticileri sorumludur.

(2) İlamlarda gösterilen tazmin miktarı hüküm tarihinden itibaren kanuni faize tabi tutularak, 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre tahsil olunur.

T.C
YARGITAY
8. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO:2017/4301
KARAR NO:2017/1191
KARAR TARİHİ:06.02.2017
MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Şikayet

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş olup hükmün davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.

KARAR

Borçlu aleyhine Sayıştay ilamında belirlenen alacağın tahsili amacıyla ilamlı takip başlatıldığı, borçlu vekilinin; takibe konu borcun zamanaşımına uğradığı, müvekkilinin bu borçtan yasal olarak sorumlu olmadığı ve kararın ilam vasfında sayılmaması nedenleriyle icra emrinin iptali talebinde bulunması üzerine,

Mahkemece, Sayıştay’ın yargı organı olmadığı ve kararının da mahkeme ilamı niteliğinde bulunmadığı ve İİK’nun 38. maddesinde sayılan belgelerden olmadığı gerekçeleriyle icra emrinin iptaline karar verilmiş, hüküm alacaklı vekilince temyiz edilmiştir. 6085 sayılı Sayıştay Kanunu’nun 53. maddesinde; “Sayıştay ilamları kesinleştikten sonra 90 gün içinde yerine getirilir. ….İlamlarda gösterilen tazmin miktarı hüküm tarihinden itibaren kanuni faize tabi olarak… İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre tahsil olunur.” hükmü düzenlenmiştir

Somut olayda Sayıştay 6. Dairesi’nin 08.03.2011 tarihli ve 258 sayılı likit alacağın tahsili hükmünü içeren ilamına dayalı olarak karar altına alınan tazminatın tahsili amacıyla 13.11.2013 tarihinde ilamların icrası yolu ile takip başlatılmıştır. Bu durumda, mahkemece, özel yasasındaki mevcut düzenleme nazara alınarak, eda hükmü içeren ve kesinleşen Sayıştay kararı ile ilamların icrası yolu ile takip yapılabileceğinden, bu yöndeki şikayetin reddi ile diğer itirazların incelenerek oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi yerine, yazılı gerekçeyle şikayetin kabulü ile icra emrinin iptali yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ: Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile Mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, taraflarca İİK’nun 366/3. maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve peşin harcın temyiz edene iadesine, 06.02.2017 tarihinde karar verildi.

AİHM Seçme Kararlar

SEÇME AİHM KARARLARI

İletişimin izlenmesi, izleme amacıyla elektronik verilere erişim, yabancı devletlerle istihbarat paylaşımı – Big Brother Watch and others / İngiltere (58170/13) (13.9.2018)

 Başvurucular, yetkililerin, (i) iletişimin büyük bölümünü hedef gözetmeksizin izlemelerinden, (ii) yabancı devletlerle istihbarat amaçlı bilgi paylaşılmasından ve (iii) iletişim hizmeti sağlayıcılardan iletişim verilerini almalarından yakınmışlardır.

(i) AİHM, yetkililerin, cezai soruşturma kapsamında, iletişimin büyük bölümünü hedef gözetmeksizin izlemeleri konusunda, önceki içtihatlarına dayanarak, öncelikle, yasallık unsuruna ve hukuk devleti ilkesine uyumun gerekli olduğunu vurgulamış ve yetkililerin yetkilerini kötüye kullanmalarını önlemek için, şu altı – asgari – koşula uyulması gerektiğinin altını çizmiştir (kararın 307. paragrafı): 1- İletişimin izlenmesi kararının hangi suçlar için alınabileceğinin yasada gösterilmesi, 2- İletişimi izlenecek kişi gruplarının yasada tanımlanması, 3- İzlemenin süresinin yasada belirtilmesi, 4- Elde edilen iletişim verilerinin incelenmesi, kullanılması ve saklanması ile ilgili usullerin yasada düzenlenmesi, 5- Elde edilen iletişim verilerinin başkalarına iletilmesi ile ilgili ön tedbirlerin yasada belirtilmesi, 6- Bu verilerin hangi hallerde silineceğinin veya ortadan kaldırılacağının yasada gösterilmesi. AİHM, bireyin,  haberleşme ve özel hayat hakkına yapılan bu ciddi müdahalenin – demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı noktasında ulusal güvenlik söz konusu ise – meşru bir amaca yönelik sayılabileceği ve devletin, ulusal güvenliği sağlama bağlamında başvuracağı araçların belirlenmesinde geniş bir takdir yetkisine sahip bulunduğu görüşündedir (kararın 308. ve 314. paragrafları). Ancak, AİHM, İngiliz yasalarının, iletişimi izlenecek kişinin, arama kriterinin (sözcük, kavram vb.), incelenecek materyelin (yazı, mesaj vb.) belirlenmesi ve bunları belirleyecek olan görevlilerin seçimi dahil, tüm belirleme sürecinin denetimini düzenlemediği ve iletişim verilerinin incelenmesine karşı gerçek bir güvence sağlamadığı için, m.8’in ihlal edildiğine karar vermiştir (kararın 387. paragrafı).

(ii) AİHM, yabancı devletlerden istihbarat amaçlı bilgi talep edilmesi durumunda, sorumluluğun istihbarat bilgisi toplayan devlette olduğunu; talep eden devlet (İngiltere) açısından ise sorumluluğun, yabancı istihbarat birimlerinin elde ettiği materyelin (yazı, mesaj vb.) alınması, saklanması ve incelenmesi bağlamındaki müdahaleyle sınırlı olduğunu belirtmiştir (kararın 421. paragrafı). AİHM, uluslararası terörle mücadelede istihbarat bilgilerinin akışının sağlanması gerektiğini vurgulayarak, istihbarat amaçlı bilgi talep eden İngiltere’nin yasalarında, sorumluluk konularının açık olarak düzenlendiği (kararın 430., 435. ve 439. paragrafları) ve İngiliz yasalarında yer alan güvencelerin, yetkilerin kötüye kullanılmasına karşı yeterli olduğu gerekçeleriyle, m.8’in ihlal edilmediği sonucuna varmıştır (kararın 446. ve 447. paragrafları).  

(iii) AİHM, İngiliz iç hukukuna dahil olan AB mevzuatı ve AB Adalet Divanı’nın ilgili kararına göre, iletişim hizmeti sağlayıcılarının elindeki iletişim verilerine ancak, “ağır suçlar”la mücadele amacıyla ve yargı organının veya bağımsız bir idari birimin önceden incelemesine tabi olarak erişilebileceğini; İngiliz yasalarının ise, bu güvencelerden yoksun olduğunu belirleyerek, 8. m.’nin ihlaline karar vermiştir (kararın 467. ve 468. paragrafları).

AİHM, kamu yararı için çok öncelikli durumlar hariç, basın çalışanlarının iletişiminin ve haber kaynaklarının gizliliğini koruyacak güvencelerin bulunmamasını ve bu durumun, basın çalışanları üzerinde caydırıcı etki yaratacak olmasını, ifade özgürlüğünün ihlali olarak nitelendirmiştir (kararın 495. paragrafı). Ayrıca, iletişim hizmeti sağlayıcılarının elindeki, basın çalışanları ile ilgili iletişim verilerine “ağır suçlar” için izleme dahil, her durumda erişilebilmesine karşı güvence sağlanmamış olması da ifade özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirilmiştir (kararın 499. paragrafı).

NOT: Bu başvuruya 14 ulusal ve uluslararası STK’nın katılımına izin verilmiştir.

Sade vatandaşın, başörtüsü nedeniyle duruşmadan çıkarılması – Lachiri / Belçika (başvuru no.: 3413/09) (18.9.2018)

Kamusal yetki kullanan bir görevli olmadığı için, dini inancını göstermesi, dolayısıyla, saçını ve boynunu örten fakat yüzünü açıkta bırakan bir başörtüsü (hicab) takması, yetkililerin takdir yetkisine tabi olmayan başvurucunun, başörtüsünü çıkarmayı reddettiği gerekçesiyle duruşmadan çıkarılması, din ve vicdan özgürlüğünün (m. 9) ihlalidir. Mahkemeler, sokak veya şehir meydanından farklı bir kamusal alandır ve eğitim kurumları gibi, dini inançlara karşı tarafsızlığın korunup sürdürülmesi gereken yerlerledir. Bu nedenle, bu gibi yerlerde, tarafsızlığa saygı, dini inancın ifade edilmesine göre öncelik taşır ancak, başvurucunun duruşmadan çıkarılması, mahkemenin tarafsızlığının sağlanması amacına yönelik değildir. Ayrıca, başvurucunun mahkemeye saygısızlığı veya duruşmanın düzenini bozucu bir davranışı da olmamıştır.

İnsan hakları savunucusu Avukatın ev ve çalışma yerinin aranması – 5. madde çerçevesinde “makul şüphe” – AİHM’nin ihlal kararının icrası konusunda yol göstermesi – Aliyev / Azerbaycan (başvuru no.: 68762/14) (20.9.2018)

İnsan hakları savunucusu ve Avukat olan başvurucu, vergi kaçakçılığı, zimmetine para geçirme ve sahtekarlık suçlarıyla suçlanmış ve mahkum edilmiştir (mahkumiyeti ayrı bir başvurunun konusudur). Başvurucu, tutukluluk koşullarından (m.3); “makul şüphe” koşuluna uyulmaksızın özgürlüğünden yoksun bırakılmış olmaktan ( m.5/1 ve 5/3); bu yoksun bırakmanın yasallığının denetlenmediğinden (m.5/4); başvurucunun evinin ve başkanı olduğu derneğin bürosunun aranarak, dosyalarına el konmasından (m.8); AİHS’den doğan haklarının, AİHS’nin amaçları dışında kısıtlandığından (m.18) ve örgütlenme özgürlüğünün (m. 11) ihlal edildiğinden yakınmıştır.

(i) AİHM, başvurucunun tutukluluğu sırasında 3 gün çok dar bir alanda tutulmasını ve bu süre içinde aynı yatağı başkasıyla paylaşmak zorunda olmasını m. 3 ihlali olarak nitelendirmiştir. (ii) AİHM, m. 5 kapsamında “makul şüphe” koşulunun yerine gelmiş olması için, “mevcut olguların ve bilgilerin, ilgili kişinin suçu işlemiş olabileceği konusunda tarafsız [objektif] bir gözlemciyi tatmin edecek düzeyde olması gerektiği”nin altını çizmiş ve savcılığın ortaya koyduğu kanıtların hiçbirinin bu anlamda yeterli görülmediğini belirleyerek, başvurucunun “makul şüphe” koşulu yerine getirilmeksizin özgürlüğünden yoksun bırakıldığına karar vermiştir. (iii) İç hukuk yargı organlarının, savcılığın isteklerini gerçek ve bağımsız bir incelemeden geçirmeksizin benimsemelerini, özgürlükten yoksun bırakılmanın yasallığının denetlenmesi yükümlülüğüne aykırı bulmuştur. (iv) AİHM, taciz veya eziyet etmek amacıyla, Avukatların ev ve çalışma yerlerinin aranmasının AİHS düzeninin özüne aykırı olduğunu vurgulayarak, yetkililerin, başvurucunun ev ve çalışma yerinde arama yapmalarının “makul şüphe”ye dayanmadığı gerekçesiyle, meşru amaçtan yoksun bulunduğu sonucuna varmıştır. (v) AİHM, başvurucu dahil, insan hakları savunucularının yetkililer tarafından ağır eleştirilere maruz kalmalarından; başvurucunun ev ve çalışma yerinin keyfi olarak aranmasından ve el konulan belgeler arasında AİHM’ye çeşitli başvuru belgelerinin de bulunmasından; başvurucuya yönelik işlemlerin, başvurucunun insan hakları savunuculuğu yapabilme özgürlüğünü kısıtlamasından ve STK’lar üzerinde yıldırıcı etki yaratmasından hareketle, müdahalelerin AİHS çerçevesindeki meşru amaçlarla uyumlu olmadığını belirlemiştir. (vi) AİHM, belirtilen ihlallerin varlığını tespit ettikten sonra, örgütlenme özgürlüğünün ihlal edilip edilmediğinin ayrıca incelenmesine gerek görmemiştir.

AİHM, bu ihlal kararının icrası (yerine getirilmesi) bağlamında, iç hukuk yargı organlarının, hukuk devletinin nihai koruyucusu olmaları gerektiğini hatırlatarak, Azerbaycan yargı organlarının, kişileri, özgürlüklerinden keyfi olarak yoksun bırakılmalarına karşı korumakta başarısız olduklarını belirtmiş ve hükümetin, kendisine yönelik eleştirileri ve STK üyeleri ile insan hakları savunucularını keyfi olarak gözaltına alınmaktan ve tutuklanmaktan korumaya odaklanması gerektiği uyarılarında bulunmuştur. AİHM bu uyarılarıyla, AİHM kararlarının icra edilmelerini denetleyen organ olan Bakan Delegeleri Komitesine, verdiği kararın nasıl icra edileceği konusunda yol göstermiş bulunmaktadır.

Yargıcın görevden alınmasına karar veren organların bağımsızlığı – adil yargılanma hakkı – Denisov / Ukrayna (başvuru no.: 76639/11) (Büyük Daire kararı; 25.9.2018)

Ukrayna Yargıçlar Yüksek Kurulu tarafından Kiev İdari Yargı İstinaf Mahkemesi Başkanlığı görevinden, iyi yöneticilik yapamadığı gerekçesiyle alınan ancak, aynı mahkemede yargıç olarak görevine devam eden başvurucu, Ukrayna Yargıçlar Yüksek Kurulu’nun ve başvuru mercii olan Yüksek İdare Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsız olmadığından yakınmıştır. AİHM Büyük Dairesi de, Ukrayna Yargıçlar Yüksek Kurulu’nda yer alan üyelerin çoğunun mesleki ilerleme ve ücret açılarından devlete bağımlı olduklarını; Yüksek İdare Mahkemesi’nin yeterli inceleme yapmadığını ve Ukrayna Yargıçlar Yüksek Kurulu’nun bağımsız olmadığı konusundaki iddiayı değerlendirmediğini; ayrıca, Yüksek İdare Mahkemesi’nin de disiplin bakımından Ukrayna Yargıçlar Yüksek Kurulu’na bağlı olduğunu dikkate alarak, başvurucunun adil yargılanma hakkının (m.6/1) ihlal edildiğine karar vermiştir.

İç hukuk yolunun tüketilmesi – Mera Kanunu uyarınca Hazine adına tescil edilen taşınmazın, aynı yasaya göre bedel ödeyerek geri alınmasının uzlaşma sayılması – Mustafa Yeşil vd / Türkiye (başvuru no.: 26608/07) ve Veli Dayanıklı / Türkiye (başvuru no.: 328/08) (kararın yayımlandığı t.: 27.9.2018).

Tekir yaylasında 1999 yılında yapılan kadastro tespiti sonucunda, Mustafa Yeşil vd. açısından kazandırıcı zamanaşımı; Veli Dayanıklı açısından ise, satın alma nedenlerine dayanarak başvurucular adına tapuya tescil edilen taşınmazların tapuları, daha sonra Mera Kanunu çerçevesinde açılan tapu iptal davaları sonucunda iptal edilmiş ve söz konusu taşınmazlar, mera olarak, Hazine adına kaydedilmiştir. Başvurucular, Yargıtay’ın onama kararları üzerine karar düzeltme yoluna başvurmuşlar fakat, olumlu sonuç alamamışlardır. Yasal asgari parasal sınırın altında yapılan karar düzeltme talepleri, iç hukuk yollarının tüketilmesi koşuluna uygun olmadığından, AİHM’ye başvuru süresi olan 6 ay, Yargıtay’ın onama kararının iletildiği tarihten itibaren işlemeye başlar. Bu noktada, gerekli yasal asgari parasal sınırın altında karar düzeltme talebinde bulunanlar açısından, AİHM’ye başvuru süresi olan 6 ayın kaçırıldığı gerekçesiyle, başvuruları kabul edilemez bulunmuştur. Yakındıkları, Mera Kanununda değişiklik yapan 5685 sayılı yasa uyarınca, yetkililerin belirlediği tutarları ödeyerek, tapu kayıtları iptal edilen taşınmazlarını geri alan başvurucular açısından ise, yapılan işlemin iç hukukta bir uzlaşma niteliği taşıdığı ve sorunu çözdüğü gerekçesiyle, başvuruları kabul edilemez bulunmuştur. Ayrıca, taşınmazları geri almak için ödenen tutarlar fahiş görülmemiştir.

Teröristin sınır dışı edilmesi – iade edilecek ülkede idam cezasının uygulanmayacağına ilişkin güvence – ömür boyu hapis cezasının belli bir süre sonra tahliye olasılığı içermesi – Saidani / Almanya (başvuru no.: 17675/18) (Üç yargıçlı Komite kararının yayımlandığı t.: 27.9.2018)

Tunus vatandaşı olan başvurucu, Tunus’ta çeşitli terör eylemlerine katılan ve Almanya’da terör eylemleri planlayan ve Alman ulusal güvenliği için tehlike oluşturan, ‘Suriye İslam Devleti’ adlı terör örgütüne bağlı bir teröristtir. Almanya’dan Tunus’a sınır dışı edilme kararını durdurmak için yaptığı ihtiyati tedbir talebi, AİHM tarafından 7.5.2018 tarihinde reddedilmiştir. AİHM’in üç yargıçlı Komitesi, Alman yetkililerinin, başvurucunun Tunus’ta işlediği terör suçları nedeniyle idam cezasına çarptırılsa bile bu cezanın ömür boyu hapis cezasına çevrileceğine ilişkin Tunus’lu yetkililerden aldığı diplomatik güvenceyi ve ömür boyu hapis cezasının 15 yıllık infazdan sonra tahliye olasılığını içerdiğinin, Alman yetkililer tarafından belirlenmiş olmasını dikkate alarak, başvurucunun Tunus’a sınır dışı edilmesiyle ilgili başvurusunu kabul edilemez bulmuştur. AİHM ayrıca, Tunus hukukunun, ömür boyu hapis cezasının infazının belirli aşamasında, objektif ve öngörülebilir kriterlere dayanarak tahliye olasılığı içermesinin, AİHS’nin işkence ve kötü muamele yasağıyla ilgili 3. maddesinin standartlarıyla uyumlu olduğunu da değerlendirmiştir.