İTİRAZIN İPTALİ, İCRA TAKİBİNİN YAPILDIĞI YER MAHKEMESİNİN YETKİLİ OLDUĞU

TBK- MADDE 89
B. İfa yeri
Borcun ifa yeri, tarafların açık veya örtülü iradelerine göre belirlenir. Aksine bir anlaşma yoksa, aşağıdaki hükümler uygulanır;

1. Para borçları, alacaklının ödeme zamanındaki yerleşim yerinde,

2. Parça borçları, sözleşmenin kurulduğu sırada borç konusunun bulunduğu yerde,

3. Bunların dışındaki bütün borçlar, doğumları sırasında borçlunun yerleşim yerinde,

ifa edilir.

Alacaklının yerleşim yerinde ifası gereken bir borcun doğumundan sonra alacaklının yerleşim yerini değiştirmesi sebebiyle ifa önemli ölçüde güçleşmişse borç, alacaklının önceki yerleşim yerinde ifa edilebilir

YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO. 2017/2416
KARAR NO. 2017/4538
KARAR TARİHİ. 5.7.2017

Davacı … vekili tarafından, davalı … aleyhine 22/08/2014 gününde verilen dilekçeyle itirazın iptali istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; mahkemenin yetkisizliğine dair verilen 08/12/2015 tarihli kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmek le temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:

KARAR

Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir.

Mahkemece, yetkisizlik kararı verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz olunmuştur.

[b]Davacı, davalının vekili olarak çalıştığı döneme dair SGK işveren hissesinin ödenmemesi sebebiyle sayılı dosyası ile ilamsız icra takibi yapıldığını, davalının haksız olarak borca itiraz ettiğini belirterek itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesini istemiştir.

Davalı ise, yetki itirazında bulunarak davanın yetkisizlik sebebiyle ve ayrıca davanın esastan da reddi gerektiğini savunmuştur. Yerel mahkemece, HMK’nın 6. maddesine göre “Genel yetkili mahkeme, davalı gerçek ve tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesidir ” şeklindeki düzenleme sebebiyle olduğundan bahisle yetki itirazının kabulüyle yetkisizlik kararı verilmiştir.

Davacı tarafından başlatılan ilamsız icra takibine karşı davalı borçlu, icra takibinde borcun esasına itiraz etmiş, icra dairesinin yetkisine itiraz etmemiştir. İtirazın iptali istemine dair davalarda yetkili olan mahkeme aynı zamanda icra takibinin yapıldığı icra dairesinin bulunduğu yerdeki mahkemedir. Ayrıca davaya konu alacak bir miktar para borcudur. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 89/1-1 bendi gereğince para borçları, alacaklının ödeme zamanındaki yerleşim yerinde ifa edilir. Şu durumda mahkemece yetki itirazının reddi ile işin esasına girilerek bir karar verilmesi gerekirken yetkisizlik kararı verilmesi doğru değildir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarda açıklanan sebeplerle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istenmesi halinde iadesine, 05.07.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Çıraklar/stajyerler hakkında iş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan tazminat davalarında görevli Mahkemenin İŞ MAHKEMESİ olduğu

çıraklar/stajyerler hakkında iş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan tazminat davalarında görevli Mahkemenin İŞ MAHKEMESİ olduğu..

  1. Hukuk Dairesi 2019/5063 E. , 2020/902 K.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ : … Bölge Adliye Mahkemesi … Hukuk Dairesi
İLK DERECE
MAHKEMESİ : … İş Mahkemesi

K A R A R
A) Davacıların İstemi :
Davacılar vekili, çocuklarının davalı şirkete ait otelde stajyer öğrenci olarak çalışırken, personelin kalması için tahsis edilmiş olan müştemilatın havuzunda ölü bulunduğunu, davalı işverenin sorumluluklarını yerine getirmemesi sebebiyle iş kazasının yaşandığını ifade ederek, her bir davacı adına 5.000,00TL maddi ve 50.000,00TL manevi tazminatın davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
B) Davalının Cevabı :
Davalı vekili, davanın görevli mahkemede açılmadığını, mütevefa ile müvekkili şirket arasında işçi-işveren ilişkisi bulunmadığını ve husumeti kabul etmediğini, lojmanda intihar ederek hayatına son veren mütevefanın ölümünde müvekkiline ait herhangi bir kusurun olmadığını ve bu olayın iş kazası sayılamayacağını savunarak davanın reddini savunmuştur.
C) İlk Derece Mahkemesinin Gerekçesi ve Kararı :
Mahkemenin 06/02/2019 tarihli kararında, HMK.’un 114/I-c maddesi uyarınca dava şartı yokluğu nedeni ile davanın usulden reddine, mahkemenin görevsizliğine, taraflardan birinin 6100 Sayılı Kanunun 20. maddesi uyarınca iki hafta içerisinde mahkemeye başvurarak talepte bulunması halinde dosyanın görevli ve yetkili Antalya Nöbetçi Asliye Hukuk Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verilmiştir.
D) Bölge Adliye Mahkemesinin Kararı :
Bölge Adliye Mahkemesi tarafından, 6100 sayılı HMK’nun 355. maddesi kapsamında davacılar murisinin endüstri meslek lisesi öğrencisiyken 3308 sayılı Yasa kapsamında davalı işyerinde stajyer öğrenci olduğu, muris ile davalı arasında iş akdinin bulunmadığı, davalının davacılar murisinin işvereni sayılamayacağı, dava tarihinde uygulanması gereken 5521 sayılı Yasa’nın 1. maddesine göre meydana gelen olayın SGK tarafından iş kazası sayılmasının iş mahkemelerinin görevini belirlemede yeterli olmadığı, davanın iş akdinden ya da iş kanunundan kaynaklanmadığı, böylelikle Mahkeme kararının doğru olduğu gerekçesiyle davacılar vekiline ait istinaf itirazının esastan reddine karar verilmiştir.
E) Temyiz Talepleri :
Davacılar vekili, kararın hatalı olduğunu, Turizm Otelcilik öğrencilerinin işçi gibi çalıştırıldığını savunarak aleyhine olan kararın bozulmasını talep etmiştir.
F) Delillerin Değerlendirilmesi ve Gerekçe :
Dava, ölümlü iş kazasından kaylanaklanan maddi ve manevi tazminat talebine ilişkindir.
7036 Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 5. maddesi, “a)5953 sayılı Kanuna tabi gazeteciler, 854 sayılı Kanuna tabi gemiadamları, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununa veya 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun İkinci Kısmının Altıncı Bölümünde düzenlenen hizmet sözleşmelerine tabi işçiler ile işveren veya işveren vekilleri arasında, iş ilişkisi nedeniyle sözleşmeden veya kanundan doğan her türlü hukuk uyuşmazlıklarına, b) İdari para cezalarına itirazlar ile 5510 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesi kapsamındaki uyuşmazlıklar hariç olmak üzere Sosyal Güvenlik Kurumu veya Türkiye İş Kurumunun taraf olduğu iş ve sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklanan uyuşmazlıklara, c)Diğer kanunlarda iş mahkemelerinin görevli olduğu belirtilen uyuşmazlıklara, ilişkin dava ve işlere bakar.” düzenlemesini içermektedir.
İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununda, İş Mahkemeleri’nin görevli olduğuna dair özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu durumda çıraklar/stajyerler hakkında iş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan tazminat davaları yönünden hangi mahkemelerin görevli olacağı konusunda 6331 sayılı Kanun’un yürürlüğü ile birlikte mevzuatta boşluk doğmuştur.
5510 sayılı Kanuna göre çıraklar ve stajyerler, yaşı ve tabi olduğu yasa ne olursa olsun, kısa vadeli sigorta koluna tabi olacaktır. 6331 sayılı Kanunda hüküm bulunmamakta ise de çırak ve stajyerlerin kısa vadeli sigorta koluna tabi olduğu gözetildiğinde, bu neviden davaların İş Mahkemelerinde görülmesi gerekmektedir. Zira, iş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan tazminat davalarında Kurumca bağlanan gelirin ilk peşin sermaye değerinin rücua tabi kısmının kusura isabet eden pay oranında tazminattan düşülmesi gerekmekte olup, bunu yapacak uzman mahkeme iş mahkemesidir. Aksine yorum, başka bir ifadeyle özel uzmanlık gerektiren mahkemelerden bu davaların alınarak genel mahkemelere verilmesi İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun ruhuna ve çıkarılış amacına aykırı olur. 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 5. maddesine göre İş Mahkemeleri görevlidir. (Bkz. …, Birol Soner, …, …- İş Kazaları ve Meslek Hastalıklarından Kaynaklanan Tazminat Davalarında Görev ve yetki, sh 48 vd.)
Somut olayda, davacının stajyerlik sözleşmesine istinaden davalı tarafa ait iş yerine çalışırken, ölümüyle gerçekleşen olayın Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından iş kazası olarak kabul edildiği anlaşılmakla, yukarıdaki mevzuat ve açıklamalar kapsamında, İş Mahkemesi tarafından davanın esasına girilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır.
Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde davacılar vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilerek temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebepten dolayı kaldırılmasına, ilk derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
G) SONUÇ: Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının yukarıda yazılı sebeplerden dolayı 6100 sayılı HMK’nın 373/1. maddesi uyarınca KALDIRILMASINA, İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesi’ne, karardan bir örneğin de Bölge Adliye Mahkemesi’ne gönderilmesine, temyiz harcının istek halinde davacılara iadesine, 17/02/2020 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY VE GEREKÇE
Dava, iş kazasına bağlı maddi ve manevi tazminat talebine ilişkindir.
5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesinde “İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle (o kanunun değiştirilen ikinci maddesinin C, D, ve E fıkralarında istisna edilen işlerde çalışanlar hariç) işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesi ile görevli olarak lüzum görülen yerlerde iş mahkemeleri kurulur.”, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 2. maddesinde “bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi denir.”, 5510 sayılı Kanunu’nun 5/b maddesinde “05/06/1986 tarihli ve 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanununda belirtilen aday çırak, çırak ve işletmelerde mesleki öğretim gören öğrenciler bu kanun kapsamında işyeri ve işveren sayılmaz.” ifadelerine yer verilmiştir.
İş Mahkemeleri Kanunu’nun 5. maddesi iş sözleşmelerinin varlığı halinde iş mahkemelerini görevli kabul etmektedir.
Olayın 5510 sayılı Yasa bakımından iş kazası sayılması SGK aleyhine açılacak iş kazası tesbiti veya işgöremezlik oranı tesbit davası dışında iş mahkemelerini görevli hale getirmez. Zira, 5510 sayılı yasanın 101. maddesine göre 5510 sayılı Yasa’dan doğan uyuşmazlıklar İş Mahkemesinde görülür.
Öte yandan, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununda da mahkemelerin görevi ile ilgili bir hüküm bulunmamaktadır.
Somut olayda, davacı ile davalı arasında iş sözleşmesi mevcut değildir. Dava dışı işveren Okul Müdürlüğü ile davalı … işletmeciliği arasında imza edilmiştir.
Uyuşmazlık, İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu hükümlerine göre çözülmelidir.
Bu kapsamda, davaya bakmakla genel mahkemelerin görevli olduğu gerekçesiyle hükmün bozulması gerektiği görüşünde olduğumuzdan sayın çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.

T.C.

YARGITAY

  1. HUKUK DAİRESİ

E. 2016/10314

K. 2017/1960

T. 13.3.2017

Davacı, iş kazası sonucu malüliyetinden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, görevsizliğine karar vermiştir.

Hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

KARAR : Dava, iş kazasına uğrayan davacının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, davacının davalı işyerine staj amacıyla gönderildiği,taraflar arasında işçi işveren ilişkisi bulunmadığı gerekçesiyle dava dilekçesinin görev yönünden reddine ve kararın kesinleşmesinden sonra süresinde başvurulması halinde dava dosyasının görevli Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.

Görev konusu, kamu düzeni ile ilgili olup, mahkemelerce, yargılamanın her aşamasında resen ele alınması gereken bir husustur.

İş Mahkemeleri, 5521 Sayılı Kanun ile kurulmuş olan istisnai nitelikte özel mahkemelerdir.

5521 Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1.maddesine göre, İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya iş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesi ile görevli olarak lüzum görülen yerlerde iş mahkemeleri kurulur.

10.6.2003 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren ve olay tarihinde yürürlükte bulunan 4857 Sayılı İş Kanunu’nun “İstisnalar” başlıklı 4. maddesinin (f) fıkrasına göre “İş sağlığı ve güvenliği hükümleri saklı kalmak üzere çıraklar hakkında bu Kanun hükümleri uygulanmaz.” Öte yandan 4857 Sayılı Kanun’un olay tarihinde yürürlükte bulunan 77/son maddesinde iş sağlığı ve güvenliğine dair tüzük ve yönetmeliklerde yer alan hükümlerin, işyerindeki çıraklara ve stajerlere de uygulanacağı bildirilmiştir.

Tüm bu açıklamalar ışığında, davacının geçirdiği iş kazasına dayalı maddi ve manevi tazminat isteminin hukuki dayanağı İş Kanununda yer alan iş sağlığı ve iş güvenliği hükümleri olup İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuki uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görüleceğinden davaya İş Mahkemelerince bakılacaktır.

Mahkemece, yerinde olmayan gerekçe ile görevsizlik kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davalı vekilinin bu yönlere dair temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Hükmün yukarda açıklanan sebeplerle BOZULMASINA, temyiz harcının istenmesi halinde temyiz edene iadesine 13/03/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Vergi İncelemesine İbraz Edilmeyen Defter ve Belgeler Vergi Muhakemesinde İncelenir Mi?

Vergi yükümlüsünün veya yerine göre sorumlusunun vergisel işlemler ile ilgili olan tüm belgeleri ve kanuni defterlerini vergi işlemleri açısından 5 yıl saklama zorunluluğu vardır. Bu belgelerin ne olduğuna, defterin türüne ve saklama mecburiyetine dair açıklama Vergi Usul Kanunu’nda bulunmaktadır.
Saklama zorunlululuğuna uymayan mükellef veya sorumlular hakkında vergi incelemesine arz edilmeyen defter ve belgeler nedeniyle çok yüksek düzeyde yaptırımlar uygulandığı görülmektedir. Hatta adli vergi cezası yaptırımlarından sonra gelen idari mahiyetteki en ağır cezalar defter ve belgelerin mücbir sebep olmaksızın ibraz edilmemesi sebebine dayandığı söylenebir.
İbraz etmemenin idari yaptırımı katma değer vergisi açısından ele alınacak olursa, (bazı durumlarda matrah takdiri ile) ilgili döneme isabet eden tüm vergi indirimlerinin reddi suretiyle resen ya da ikmalen tarhiyat yapılacak olup üzerine ziyaa uğratılan verginin üç katı tutarında vergi ziyaı cezası kesilecektir. Ancak belirtilmelidir ki, genelde defter ve belgelerini sebepsiz yere ibraz etmeyen mükellefler muhtemelen ya sahte fatura kullanmış ya da düzenlemiş veyahut benzer bir usulsüzlük yapmış bulunmaktadır. Meslek hayatımda vergi yükümlülüklerini yerine getirdiğini düşündüğüm hiçbir mükellef görmedim ki defter ve belgelerini vergi incelemesine ibraz etmemiş olsun. Çünkü ticari faaliyeti düzenli olan mükellefler genelde vergi ödevlerini işini özenle yapan ve yol gösteren mali müşavirler ile yürüttüklerinden belge, kayıt ve saklama sorumlulukları açısından herhangi bir problem yaşamazlar. Böyle tacirlerin defter veya belgelerinin zayi olması durumunda ne yapmaları gerektiğine ilişkin yönlendirmeler meslek mensuplarınca ya da onların yönlendirmesiyle avukatlar aracılığıyla yerine getirilmektedir. Ancak az önce de değindiğim gibi, defter ve belgelerinde ya da iş veya işlemlerinde usulsüzlükler olan mükellefler, defter ve belgelerinin zayi olmasına duyarsız oldukları gibi, kasıtlı olarak da gizleme ya da yok etme yoluna gidebilmektedirler.
Gizleme nedeniyle tarh edilecek yüksek miktardaki vergi veya cezaların takip edilerek tahsil edilmesi ise hemen hemen imkansız olacaktır. Çünkü usulsüzlüğü meslek edinen mükelleflerin genelde üzerlerine kayıtlı herhangi bir mal varlığı bulunmamaktadır. Bu nedenle konumuz açısından önemli olan ticari hayatında dürüstlüğe önem veren, vergi ile ilgili yükümlülüklerini gözeten mükelleflerin defter ve belgelerinin zayi olması durumunda yapılması gereken işlemlerin ne olup olmadığıdır.
Yangın, sel veya hırsızlık vb. nedenlerle defter ve belgelerini kaybeden yükümlünün yapması gereken, vergi usul mevzuatında yer almasa da, idarece ve mahkemelerce ticaret mevzuatına atıfla arandığı için, zayi belgesini on beş gün içinde ticari işletmesinin bulunduğu yerdeki yetkili mahkemeden (vergi mahkemesi değil görevli hukuk mahkemesinden) alarak durumu tevsik ettirmek olmalıdır. Eğer bu konuda duyarsız kalır veya yapması gereken işlemleri geciktirir ise telafisi çok zor güçlüklerle karşılaşması muhtemeldir.
Son olarak eskiden incelemeye mazeretsiz sunulmayan defter ve belgelerin mahkemeye ibraz edilerek sonuç alınması mümkün idi. Ancak bu gün itibariyle bu şekilde bir telafi sağlama yolu kapanmıştır. Aşağıda bu yönde verilmiş istikrar kazanmış bir karar yer almaktadır.
Danıştay Üçüncü Daire’sinin Esas No : 2013/9693, Karar No : 2017/514 sayılı Kararı:
Özeti: Mücbir sebep hali bulunmaksızın incelemeye ibraz edilmediği halde Mahkemeye sunulan defter ve belgeler üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılarak sonucuna göre karar verilemeyeceği hakkında.
İstemin Özeti: Davacı adına, yasal defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmediğinden bahisle düzenlenen vergi inceleme raporuna istinaden, indirimlerinin reddi suretiyle 2007 yılının Eylül, Kasım ve Aralık dönemleri için re’sen salınan üç kat vergi ziyaı cezalı katma değer vergisine karşı dava açılmıştır. Diyarbakır Vergi Mahkemesinin 5.4.2013 gün ve E:2012/307, K:2013/170 sayılı kararıyla; davacının defter ve belgelerinin Mahkemelerinin 9.11.2012 tarihli ara kararıyla istenerek dosyaya sunulması üzerine 18.1.2013 tarihli ara kararıyla bilirkişi incelemesi yaptırıldığı, davalı idare itirazının kusurlandıracak nitelikte bulunmadığı ve Mahkemelerince de uygun görülen bilirkişi raporuyla hazırlanan beyan tablosuna göre ödenmesi gereken katma değer vergisi çıkmadığı gerekçesiyle tarhiyat kaldırılmıştır. Davalı idare tarafından, davacıya usulüne uygun olarak tebliğ edilen defter
ve belge isteme yazısına rağmen, süresi içinde kabul edilebilir bir mücbir sebep hali bulunmaksızın ibraz edilmemesi nedeniyle yapılan tarhiyatın hukuka uygun olduğu, ayrıca Mahkemenin idare yerine geçerek defter ve belgeleri incelemesi ile hüküm tesis etmesinin hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek kararın bozulması istenmiştir.
Savunmanın Özeti: Savunma verilmemiştir.
Hüküm veren Danıştay Üçüncü Dairesince işin gereği görüşülüp düşünüldü:
Türk Vergi Sistemi, vergiyi doğuran olayın belgelendirilmesi ve bu belgelerin de belli süreler içerisinde yasada öngörülen defterlere kaydedilmesi esasına dayalıdır. Belge ve kayıt düzeni adı verilen bu esasın amacı; mükelleflerin ve mükelleflerle hukuki ilişkide bulunan üçüncü
kişilerin vergi ile ilgili muamelelerinin, mükelleflerin servet, sermaye ve hesap durumları ile faaliyet ve hesap neticelerinin belli edilmesinin, denetlenmesinin, incelenmesinin ve tespitinin sağlanmasıdır. 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun 54’üncü maddesi ile 213 sayılı Vergi Usul Kanununun belge ve kayıt düzeni ile ilgili maddelerinde bu amacın
sağlanmasını olanaklı kılacak düzenlemelere yer verilmiştir. Sözü edilen yasa maddelerinde öngörülen usul ve esaslara uygun olarak düzenlenen belge ve bu belgelere dayanılarak yapılan kayıtlar, Vergi Hukukunda “ilk görünüş ya da doğruluk karinesi” adı verilen bir hukuksal ön kabulden yararlanırlar. Ancak, Vergi Usul Kanununun 3’üncü
maddesinin “İspat” başlıklı (B) fıkrasına göre, usulüne uygun olarak düzenlenen belge ve kayıtlarla tevsik edilen hukuki muamelelerin vergilendirmeye esas alınabilmesi için, bu biçimsel uygunluk yeterli değildir. Ayrıca belge ve kayıtlarda yer alan işlemin gerçek durumu yansıtıyor olması da gereklidir. Bu bakımdan; biçimsel olarak kanuna ve kanunun vermiş olduğu yetkiye dayanılarak yürürlüğe konulan idari düzenlemelere uygun olan belge ve kayıtların vergilendirilmeye esas alınabilmesi için, ilgili oldukları muamelelerin gerçek mahiyetinin ortaya çıkarılmasına ihtiyaç vardır. Bunu yapma külfeti de, yukarıda sözü edilen (B) fıkrasında öngörülen ilkelere göre, vergi idaresine aittir.
Vergi idaresinin kendi dışında oluşan vergiyi doğuran olayın gerçek mahiyetini ortaya çıkarabilmesi ise, defter ve belgelerin istendiğinde vergi idaresinin denetim ve incelemesine sunulması ve gerektiğinde, şekline ve usulüne uygun belgelerle tevsik edilen hukuki muamelelerin karşı taraf nezdinde inceleme ve araştırma yapılması ile olanaklıdır. Bu amaçla, Vergi Usul Kanununun 253’üncü maddesinde mükelleflere defter ve belgeleri beş yıl süre ile muhafaza etme; 256’ncı maddesinde ise muhafaza etmek zorunda oldukları defter ve belgeleri muhafaza süresi içinde yetkili makam ve memurların istemeleri üzerine ibraz zorunluluğu getirilmiş, aynı Kanunun 134 ve devamındaki maddelerde de, vergi idaresine mükellefler ve mükelleflerle hukuki ilişkide bulunan kişi ve kuruluşlar nezdinde vergi incelemesi yapma yetkisi tanınmıştır. İlk aşamada biçimsel doğruluk karinesinden yararlanan belgelerin vergiyi doğuran olayın gerçek mahiyetiyle uygunluğu, ancak bu yetki kullanılarak ortaya çıkarılabilir.
Bütün bu açıklamalardan; usulüne uygun olarak düzenlenen belge ve kayıtların vergilemeye esas alınabilmesi veya yapılan vergilendirme işleminin doğruluğuna kanıt olabilmesi için, ibrazın vergi idaresine veya karşıt incelemeye yetkili elemanına yapılmış olması gerektiği sonucu ortaya çıkmaktadır.
Yasada öngörülen zorunluluğa karşın, usulüne uygun olarak verilen süre içerisinde, haklı mazeret olmaksızın, belge ve defterlerin ibrazından kaçınılması, vergi idaresinin denetiminden saklanılmak istenilen kimi durumların olduğu ve bunların karşıt inceleme yoluyla ortaya çıkarılmasının engellenmesinin amaçlandığı anlamına gelir. Vergi Usul Kanununun 30’uncu maddesinin 2’nci fıkrasının 3’üncü bendinde, bu Kanuna göre tutulması zorunlu olan defterlerin hepsinin veya bir kısmının vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlara herhangi bir sebeple ibraz edilmemesinin, dönem matrahının re’sen takdirini gerektiren, ayrı bir durum olarak öngörülmüş olmasının nedeni de budur.
Bilindiği üzere; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun idari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı başlıklı 2’nci maddesinin 2’nci fıkrasında, idari yargı yetkisinin idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olduğu, idari mahkemelerin yerindelik denetimi yapamayacakları, yürütme görevinin kanunlar ile gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremeyecekleri hükme bağlanmıştır.
Bu hükme göre idari yargı yerlerinin denetim yetkisi, kanunların idari makamlara bıraktığı yetkilerin kullanılışının hukuka uygun olup olmadığının araştırılmasını kapsar; yoksa söz konusu yetkilerin idari yargı yerlerince kullanılması sonucunu yaratmaz.
2577 sayılı Kanunun 20’nci maddesinde düzenlenen re’sen araştırma yetkisi, idarenin kendi yetkisini kullanarak yapmış olduğu inceleme ve araştırmaya dayalı idari işlemden kaynaklanan idari uyuşmazlığın çözümü için gerekli belge ve bilgilerin, davaya bakan yargı yerine sağlanması amacını, bir başka anlatımla dava konusu yapılan idari işlemin hukuka
uygunluğunu denetleme amacını güder. Buna göre davacının tutum ve davranışıyla idarenin inceleme ve araştırma yapmasını önlemesi sonucu tesis edilen işlemin iptal davasına konu edilmesi durumunda, idari yargı yerinin idarece yapılamayan inceleme ve araştırmayı yapması idarenin yerine geçmesi sonucunu doğuracağından, böyle bir inceleme ve araştırma yapılmasının re’sen araştırma yetkisinin kullanılması olarak kabulüne olanak bulunmamaktadır.
Böyle olunca; vergi mahkemelerinin vergi idaresine ait vergi incelemesi ve karşıt inceleme yapma yetkisinin kullanılışının hukuka uygunluğunu denetlemekle yetinecekleri; onların yerine geçerek, vergi incelemesi ve karşıt inceleme yoluyla defter kayıtlarının ve bu kayıtların
dayanağı olan belgelerin gerçek durumla uyumlu olup olmadıklarını araştıramayacakları tabiidir. Bunun sonucu olarak, vergi incelemesi yapmaya yetkili denetim elamanına ibraz edilmediği için, biçimselliğinin gerçek mahiyetle uyumlu olup olmadığı tespit edilemeyen defter ve belgelerin, çıkan uyuşmazlık dolayısıyla açılan idari davada, karşıt inceleme yetkisi bulunmayan idari yargı yerince, davacı lehine verilecek karara dayanak alınması, vergilemede esas olan “gerçek mahiyet”in biçimselliğe feda edilmesi anlamına gelir ki, vergiyle ilgili muamelelerinin gerçek mahiyetlerini vergi idaresinin denetiminden kaçırmayı düşünen vergi mükelleflerinin, bunu sağlamak amacıyla, defter ve belgelerinin inceleme elemanı yerine yargı yerlerine ibrazını yeğlemelerine yol açabilecek böyle bir anlayışa kanun
koyucunun izin vereceği düşünülemez. Bu bakımdan; gerçek mahiyetle uyumlu olduklarının, idari yargı yerince saptanmasına olanak bulunmayan belgelere dayanılarak karar verilemez.
Diğer taraftan idari yargı yerinin görevi idari işlemin tesis edildiği tarihte yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biriyle hukuka aykırı olup olmadığını denetlemek olduğu halde, idari işlemin tesis tarihinden sonra yargı yerince yapılacak veya bilirkişiye yaptırılacak inceleme ve araştırma sonucuna göre maddi olayda değişiklik olabileceğinden, uyuşmazlık hakkında karar verilmesi halinde idari yargı yerinin görevini belirtilen şekilde yerine getirdiği de söylenemez.
Öte yandan; 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun 34’üncü maddesinin birinci fıkrasında, yurt içinden sağlanan veya ithal olunan mal ve hizmetlere ait katma değer vergisinin, alış faturası veya benzeri vesikalar ve gümrük makbuzu üzerinde ayrıca gösterilmek ve bu vesikalar kanuni defterlere kaydedilmek şartıyla indirilebileceği öngörülmüş; aynı Kanunun 29’ncu maddesinin 3’üncü fıkrasında da, indirim hakkının, vergiyi doğuran olayın vuku bulduğu takvim yılı aşılmamak şartıyla, ilgili vesikaların kanuni defterlere kaydedildiği vergilendirme döneminde kullanılabileceği hükmü yer almış olup; buna göre, indirim hakkının, ilgili vesikaların anılan süre içerisinde yasal defterlere kaydedilmesi koşuluyla kullanılması olanaklı bulunmaktadır. Oysa; inceleme elemanına ibraz edilmeyen defterlerdeki kayıtların yasada öngörülen süre içerisinde yapıldığının, bu sürenin sona ermesinden sonra, mahkemece tespiti de olanaksızdır.
Olayda; davacı, ilgili dönem defter ve belgelerini süresi içerisinde idareye sunduğunu ancak kabul edilmediğini ileri sürmüş ise de bunu ispatlayamadığı, temyize konu karara dayanak alınan defter ve belgelerin, davacı şirket temsilcisine usulüne uygun olarak tebliğ edilen yazıyla ibraz edilmesinin istenmesine rağmen, inceleme elemanına ibraz edilmediği gibi defter ve belgelerin muhafaza biçim ve süreleri ile ibraz yükümlülüğünü düzenleyen yasal hükümler karşısında, davacı tarafından haklı mazeret olarak kabulü gerekebilecek başkaca bir iddia da ileri sürülmemiştir. Dolayısıyla, hiçbir mücbir sebep hali bulunmaksızın defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmeyen davacının daha sonra dava aşamasında bunları Mahkemeye ibraz etmesi üzerine, bu defter ve belgeler üzerinde Mahkemece bilirkişi incelemesi yaptırılması ve sonucuna göre karar verilmesinde hukuka uygunluk görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulü ile Diyarbakır Vergi Mahkemesinin 5.4.2013 gün ve E:2012/307, K:2013/170 sayılı kararının bozulmasına, 492 sayılı Harçlar Kanununun 13’üncü maddesinin (j) bendi parantez içi hükmü uyarınca alınması gereken harç dahil olmak üzere yargılama giderlerinin yeniden verilecek kararda karşılanması gerektiğine, kararın tebliğ tarihini izleyen onbeş gün içinde Danıştay nezdinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere, 2.2.2017 gününde oyçokluğuyla karar
verildi.
KARŞI OY
Mükelleflerin, kendilerine yapılan teslimler nedeniyle yüklendikleri katma değer vergilerinin belgelerde gösterilmesi ve bu belgelerin yasal defterlere kayıtlı olması koşuluyla katma değer vergisi indiriminden faydalanabileceklerinden, defter ve belgelerin, mücbir sebepten dolayı
incelemeye ibraz edilemediği durumlarda da katma değer vergisi indiriminin kabul edilebilmesi için bu vergilerin gerçekten yüklendiklerini, 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 3’üncü maddesinin “ispat” başlıklı (B) fıkrasında yer alan kural uyarınca kanıtlamaları gerekmektedir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 20’nci maddesinin 1’inci bendi ile de Danıştay ile İdare ve Vergi mahkemelerinin, bakmakta oldukları davalara ait her çeşit incelemeleri kendiliklerinden yapacakları düzenlenerek idari yargılama usulünde re’sen araştırma ilkesi benimsenmiş,
3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun 29 ve 34’üncü maddelerine göre ise, katma değer vergisinin indirim konusu yapılabilmesi için indirim konusu yapılacak verginin, fatura ve benzeri belgeler ile gümrük makbuzu üzerinde ayrıca gösterilmesi ve söz konusu belgelerin kanuni defterlere kaydedilmiş olması gerektiği hükme bağlanmıştır.
Olayda hiçbir mücbir sebep hali bulunmaksızın defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmeyen davacının, dava aşamasında Mahkemeye ibraz etmesi üzerine, Mahkemece ilgili dönem defter ve belgelerin vergi incelemesi ve karşıt inceleme yapma yetkisine sahip Vergi Dairesine gönderilerek görüş ve saptamaları alınmaksızın doğrudan bilirkişi incelemesi yaptırıldığından hüküm fıkrasının bu gerekçeyle bozulması gerektiği görüşüyle karara katılmıyoruz.

CEZA MUHAKEMESİNDEKİ VERGİ BİLİRKİŞİSİ RAPORU VERGİ MAHKEMESİ KARARINDAN ÜSTÜN OLABİLİR Mİ?


CEZA MUHAKEMESİNDEKİ VERGİ BİLİRKİŞİSİ RAPORU VERGİ MAHKEMESİ KARARINDAN ÜSTÜN OLABİLİR Mİ?
Geliştirici: Mehmet Alçay

Bilindiği üzere vergi hukukunda yer alan mali cezalar idari yaptırımı gerektiren kabahatlerden ve adli yaptırımı gerektiren suçların müeyyidesi olarak teşekkül etmektedir. Kabahatlere örnek olarak usulsüzlük fiilleri ile vergi ziyaı doğuran eylemler örnek gösterilebilirken, suçlara ise, kaçakçılık suçları ile vergi mahremiyetini ihlal fiilleri örnek gösterilebilir. İstisnalar hariç kabahatlere yönelik yaptırımlar idari para cezalarından, suçlara yönelik yaptırımlar ise hapis cezalarından oluşmaktadır. İdari müeyyidelere karşı açılacak davalar davacının ihtiyarında olup vergi mahkemesinde görülürken, adli müeyyidelere karşı açılacak davalarda ise hazırlayıcı işlemleri takiben savcı karar verecek olup ceza mahkemelerinde görülmektedir.

Bazı durumlarda bir eylem ile idari veya adli yaptırımı gerektiren iki sonuç, diğer bir deyişle hem kabahat hem suç ortaya çıkmış olabilmektedir. Bu durumda örneğin cezayı istilzam eden tek bir fiil ile vergi ziyaı ve usulsüzlük birlikte işlenmiş olursa bunlara ait cezalardan sadece miktar itibariyle en ağırı kesilecektir. Ancak vergi ziyaı cezasında cezayı istilzam eden tek bir fiil ile başka neviden birkaç vergi ziyaa uğramış olursa her vergi bakımından ayrı ayrı ceza kesilecektir. Bu örneklerde olduğu gibi sonucu yalnız idari yaptırımı gerektiren fiiller bakımından sorun ortaya çıkmamaktadır. Çünkü ihtilaflar yargıya taşınmak istediği zaman dilekçe tanziminde hata yapılmadığı veya tevzi sapması görülmediği taktirde aynı vergi mahkemesince çözüme kavuşturulacaktır.

Diğer taraftan bazı durumlarda ise yapılan aynı eylem ile farklı muhakeme usullerine ve sonuçlarına tabi kabahat ve suç aynı zamanda ortaya çıkabilmektedir. Böyle bir durumda örneğin sahte fatura kullanma, defterleri gizleme ya da yanıltıcı belge düzenleme fiilleri nedeniyle adli ceza uygulanması vergi ziyaı cezasını ve vergi ziyaı cezası uygulanması ise adli ceza uygulanmasına engel teşkil etmeyece olup, aynı vergi inceleme yetkilisince hazırlanan aynı yöndeki inceleme ve suç raporlarına göre ortaya çıkan kabahat yaptırımı olan vergi ziyaı cezası vergi mahkemesinde, kaçakçılık fiili ise ceza mahkemesinde ele alınacaktır. Dolayısıyla sebep aynı fiil olsa da farklı yargı koluna ait kararların bir birleri ile çelişmesi gündeme gelebilecektir.

İdari ve adli mahkemelerin kararlarının çelişmesi halinde ne yapılacağı konusunda, ne Vergi Usul Kanunu’nda ne İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda ne de Ceza Muhakemesi Kanunu’nda açık bir düzenleme bulunmaktadır. Yalnız Vergi Usul Kanunu’nun 367/4. fıkrasında: “Ceza mahkemesi kararları, bu Kanunun dördüncü kitabının ikinci kısmında yazılı vergi cezalarını uygulayacak makam ve mercilerin işlem ve kararlarına etkili olmadığı gibi, bu makam ve mercilerce verilecek kararlar da ceza hâkimini bağlamaz.” şeklinde yoruma açık bir kural yet almaktadır. Mali literatürde bu konuya çok fazla temas olmasa da genellikle bu düzenlemenin vergi idaresi ile ceza mahkemesi arasındaki ilişkiye değindiği savunulmaktadır. Bunun yanında vergi idaresinden yola çıkarak vergi mahkemesi için de aynı sonuca ulaşanlar bulunmaktadır. Ancak düzenlemenin yalnız vergi idaresi ile ceza mahkemesi uygulamaları arasındaki ilişkiye vurgu yaptığı lafzen açıktır. Bu düzenleme ile amaçlanan, vergi idaresinin vergilendirmedeki özgü yorumunu koruyarak bu doğrultuda tesis etmek isteyeceği idari işlemlerin başka bir makam tarafından sınırlandırılmasının önüne geçmektedir. Fıkranın yürürlükte olduğu dönemlerde vergi mahkemelerinin henüz faaliyete geçmemesi de bu sonucu doğrulamaktadır.

Vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti esas olduğu ve bu kural vergi yargıcını da bağladığı halde, öte yandan ceza yargılamasının amacı da bu düzenleme ile benzer şekilde maddi gerçeği ortaya çıkarmak olduğu halde, aynı amaca yönelmiş iki muhakeme faaliyeti neticesinde aynı kişi tarafından nitelenerek isnat edilen aynı fiil hakkında, vergi mahkemesinde ile ceza mahkemesinde görülen davaların sonucu açısından ortaya çelişkili kararlar çıktığı görülmektedir. Bu çelişki ya iptal-mahkumiyet ya da ret-beraat şeklinde temayüz etmektedir. Bunun nedeni bahsettiğim kanunların hiçbirinde bu iki farkı yargı yerinin bir birlerinin muhakemelerini beklemesi ya da yargılama sonucunda ortaya çıkan kararlarını delil sayması anlamında zorlayıcı bir kural bulunmamasıdır. Çünkü vergi mahkemesi yaptığı muhakeme sonunda dosyadaki delil durumuna uyarınca oluşan kanaatine göre sonuca vararak istisnalar hariç ya iptal ya da ret kararı verirken, ceza yargıcı ise genellikle muhasebe disiplinine ilişkin bir meslek mensubu bilirkişiye başvurarak tanzim edilecek bilirkişi raporuna göre karar vermektedir. Böylece bir mahkemede yasal aklanma diğerinde ise yasal lekelenme gündeme gelmektedir.

Vergi mahkemeleri kural olarak yalnız vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlere ve bunlarla ilgili ceza ve tarifelerle ilgili idari işlem nevinden uyuşmazlıklara baktığından vergi yargı yerinin bu alanda ihtisas mahkemesi olduğu kabul edilmektedir. Dolayısıyla vergi yargılaması yapılırken sorumluluk tespitine ilişkin bilirkişi incelemesine başvurulmamaktadır. Vergi mahkemesince bilirkişi incelemesi genellikle defter ve belgeler incelenmek suretiyle karışık hesap gerektiren işlemlerin aydınlatılması ya da vergileme dışı ancak karar sonucuna etkili, çözümü uzmanlık veya teknik bilgi gerektiren vakıaların aydınlatılmasında nadiren kullanılmaktadır. Ancak vergi suçlarına bakan ceza mahkemesi bulunduğu yargı kolu içerisinde genel mahkeme niteliğinde olduğundan hakimin vergilendirme işlemini ve sonuçlarını değerlendirmesi mümkün değildir. Bu değerlendirmenin ise vergi kanunlarına muhalefet suçlarında bilirkişi tarafından yapıldığı görülmektedir. Bu durumda ihtisas mahkemesi olan vergi mahkemesinde derdest bir dava veya bu mahkemece daha önce verilmiş bir iptal kararı bulunduğu halde ceza mahkemesince bilirkişi raporu uyarınca mahkumiyet kararı verilebilmektedir. Diğer bir anlatımla bilirkişinin değerlendirmesi, ihtisas mahkemesi niteliğindeki ve adli sorumluluğu gerektiren boyutu bulunan davalarda genelde heyet halinde çalışan vergi mahkemesinin değerlendirmesinin önüne geçebilmektedir.

Bu sorunu çözmek için öncelikle ceza mahkemesinden, aynı konuda vergi mahkemesinde dava açılıp açılmadığı yönünde araştırma yapılarak gerekirse vergi muhakemesinin bekletici mesele yapılması istenebilir. Vergi mahkemesince yapılan muhakeme neticesinde usul yönünden iptal kararı verilmesi dışında varılan sonucun ceza yargılamasında delil olarak kabul edilmesi yönünde ortaya ikna edici argümanlar konabilir. Bu işlevin ve amacın yerine getirilmesindeki başarı, davacının veya davacıyı temsil eden veya davacının tevkil ettiği kişinin, ceza yargıcını idari yargılamanın ceza muhakemesini etkileleyebileceği konusundaki maddi ve hukuki sebepleri kullanabilmesindeki uzmanlığı ile doğru orantılıdır. Çünkü her isnat kendine özgü olay ve illiyete sahiptir. Başta da dediğim gibi bu konuda emredici bir kural bulunmadığından takdir hakkı tamamen ceza yargıcına aittir. Çünkü bu yönde yasaklayıcı bir kural da bulunmamaktadır. Bunun yanında tam tersi vergi mahkemesinin ceza mahkemesinin kararını beklemesinin, hem ihtisas mahkemesi olması, hem de ceza yargılamasının yönünü bilirkişi raporu belirlediğinden tercih edilebileceğini sanmıyorum. Tabi bunun ölçüsü vergi mahkemesi heyetinin hukuki perspektifi ile yakından ilgilidir. Üstelik ilk derece vergi mahkemesi kararının genelde ceza yargılamasından daha önce sonuçladığı bilinmektedir. Tabi koşullar oluştuğu nispette ceza mahkemesince verilecek kararın; vergi mahkemesince ya da ikinci derece mahkemesince ya da temyiz mahkemesince dikkate alınması için, ceza yargılaması kararına ait gerekçenin idari işlem açısından da isabetli olduğu yönünde yardımcı kaynak olarak kullanılmasına yönelik ikna edici hatta mümkünse zorlayıcı argümanların ortaya konulması gerekir.

Sonuç olarak vergi yargılaması neticesince verilen karar ihtisas mahkemesince üretildiğinden, aynı konudaki ceza muhakemesi neticesinde verilen karar ise muhasebe alanında çalışan bir meslek mensubu bilirkişi raporuna dayandığından, vergi mahkemesi kararının gerekçesi analiz edilerek ceza yargılamasına etki edecek usul ve esas araçlarına ilişkin hukuki vasıtalar elde edilerek ceza mahkemesinde başarı elde edilmesine herhangi bir engel bulunmamaktadır. Bu noktada ise usul esastan öncelikli olmakla birlikte, ikna gücü nispetinde esas da usulün önüne geçebilir. Tabi bunun için ise vergileme işlemlerine ait yapılan idari muhakemenin gerekçesinin ceza yargıcının anlayabileceği araçlara indirgenerek bilirkişi raporunun sorgulanması sağlanmalıdır.