SGK’NIN KESTİĞİ YAŞLILIK AYLIĞININ TOPTAN GERİ ÖDENMESİNİ İSTEMESİ ANAYASAYA AYKIRI VE HAK İHLALİDİR

1 Nisan 2020 ÇARŞAMBA 
Resmi Gazete Sayı : 31086


ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:

BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR


KEMAL ÖZCAN BAŞVURUSU

Başvuru Numarası : 2017/18560
Karar Tarihi : 12/2/2020

I. BAŞVURUNUN KONUSU

Ii, Başvuru, sosyal güvenlik aylığının ödenmeye başlandığı tarihten itibaren geçerli
olacak şekilde iptal edilmesi ve geriye dönük olarak borçlandırılma nedenleriyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 2/2017 tarihinde yapılmıştır.
3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.
4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafindan yapılmasına karar verilmiştir.
5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.
6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık)
gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir.

II OLAY VE OLGULAR
7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:
8. 5/10/1958 doğumlu olan başvurucu 1/3/1978 tarihinden 21/12/1999 tarihine kadar Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) iştirakçisi olarak çalışmış, 5/7/1978 ile 6/3/1980 tarihleri arasında geçen 601 günlük hizmet süresini borçlanmış ve 10/5/2001 tarihinde de Kurumdan aylık tahsis talebinde bulunmuştur. Kurum, yaşlılık aylığı tahsisi için gerekli olan asgari 5.000 günlük hizmet süresini doldurduğundan 1/6/2001 tarihinde başvurucuya aylık bağlamıştır.

9. Aynı ad ve soyada sahip başka bir şahıs tarafından emeklilik talebinde
bulunulması üzerine başvurucunun birleştirilen hizmetleri konusunda oluşan tereddüt nedeniyle SGK, başvurucunun 2012 yılı Nisan ayına ait aylığının ödemesini durdurmuştur.

10. SGK, başka bir kişiye ait 832 günlük hizmet süresinin başvurucunun hizmet süresine eklendiğinin tespiti ve kalan 4.606 günlük hizmet süresinin aylık bağlama tarihindeki asgari süreyi karşılamaması nedeniyle 31/5/2012 tarihinde aylığın iptaline ve beş yıl boyunca ödenmiş toplam 43.704,41 TL’nin bir ay içinde lek seferde ödenmesine karar vermiştir.

1). Başvurucu 4/7/2012 tarihinde işlemin iptali talebiyle dava açmıştır. Başvurucu anılan dava dilekçesinde; aylık bağlama kararının ve ödemelerin Kuruma ait belgeler esas alınarak yapıldığını, kendisine izaf edilebilecek bir kusur bulunmadığını ve aradan uzun bir zaman geçtikten sonra işlem tesis edilmesinin hakkaniyete aykırı olduğunu ileri sürmüştür.

12. Karabük İş Mahkemesi (Mahkeme) 29/5/2014 tarihinde davanın kabulüne karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, yaşlılık aylığı bağlama tarihi itibarıyla şartları gerçekleşemeden aylık bağlanmış ise de bu hususta başvurucuya izaf edilecek bir kusur bulunmadığına işaret etmiştir. Mahkeme ayrıca başvurucunun 10/5/2001 tarihli tahsis talebinin isteğe bağlı sigortalılık talebi olarak kabul edilmesi gerektiğinden buna göre eksik
günlerin tamamlanacağı 1/8/2002 tarihinden itibaren başvurucuya yaşlılık aylığı bağlanmasına karar vermiştir.

13. Hüküm, davalı SGK tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay 21. Mukuk Dairesi (Daire) 8/9/2015 tarihinde başvurucunun 5.000 günlük asgari hizmet süresini doldutmaması ile isteğe bağlı sigortalılık yönünden talep ve prim ödeme söz konusu olmadığından davanın reddine karar verilmek üzere hükmü bozmuştur.

14. Mahkeme 1/12/2015 tarihinde yaşlılık aylığı bağlama tarihinde asgari hizmet süresinin dolmadığından ve isteğe bağlı sigortalılığa ilişkin olarak da başvurucunun işe giriş bildirimi, düzenli prim ödemesi; zorla prim tahsili bulunmadığından davanın reddine karar vermiştir.

15. Başvurucu tarafından temyiz edilen hüküm, Dairece 19/1/2017 tarihinde
onanarak kesinleşmiştir.

16. Nihai karar 2/2/2017 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir.

17. Başvurucu 9/2/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Ulusal Hukuk

18. 31/5/2006 tarıhlı ve 5516 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası
Kanunu’nun 96. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

“Kurumca işverenlere, sigortalılara, isteğe bağlı sigortalılara gelir veya aylık almakla olanlara ve bunların hak sahiplerine, genel sağlık sigortalılarına ve bunların bakmakla yükümlü olduğu kişilere, fazla veya yersiz olarak yapıldığı tespit edilen bu Kanın kapsamındaki her türlü ödemeler;

a) Kasıtlı veya kusurlu davranışlarından doğmuşsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla on yıllık sürede yapılan ödemeler, bu ödemelerin yapıldığı tarihlerden,

b) Kurumun hatalı işlemlerinden kaynaklanmışsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla beş yıllık sürede yapılan ödemeler toplamı, ilgiliye tebliğ edildiği tarihten itibaren yirmidör! ay içinde yapılacak ödemelerde faizsiz, yirmidört aylık sürenin dolduğu tarihten sonra yapılacak ödemelerde ise bu süre sonundan, itibaren hesaplanacak olan kanuni faizi ile birlikte, ilgililerin Kurumdan alacağı varsa bu alacaklarından mahsup edilir, alacakları yoksa genel hükümlere göre geri alınır.”

B. Uluslararası Hukuk
19. İlgili uluslararası hukuk için bkz. Uğur Ziyaretli,B. No: 2014/5724, 15/2/2017,
$630,31.

V. İNCELEME VE GEREKÇE
20. Mahkemenin 12/2/2020 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Başvurucunun İddiaları
21. Başvurucu, davalı hangi tarihte emekli olabileceğine ilişkin olarak SGK’nın bildirimi üzerine yaşlılık aylığı tahsisi talebinde bulunduğunu ve SGK’nın da bu talebi kabul ederek 1/6/2001 tarihinden itibaren kendisine aylık bağladığını bildirmiştir. Başvurucu, anılan tarihten itibaren kendisine aylık bağlanmışken 12/4/2012 tarihinde öncelikle ödemenin durdurulduğunu ve 31/5/2012 tarihinde de aylığın iptal edilerek beş yıl boyunca ödenmiş olan toplam 43.704,41 TL’nin faiziyle tahsiline karar verilmesinden yakınmıştır. Başvurucu; hizmetine ilişkin belge ve bilgilerin SGK tarafından tutulmakta olup Kurumun çevabına göre hareket ettiğini ve bu kapsamda kendisine kusur izafe edilemeyeceğini belirterek hukuk devleti ilkesi, eşitlik ilkesi, mülkiyet hakkı, hak arama hürriyeti ile sosyal güvenlik hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
B. Değerlendirme
22. Anayasa’nın “Mülkiye! hakkı” kenar başlıklı 35. maddesi şöyledir:
“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.
Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.
Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”

23. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki
nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, $ 16). Başvurucunun şikâyetinin özü, yaşlılık aylığının iptali ve iptal tarihinden geriye doğru beş yıl boyunca yapılan ödemelerin iadesine yönelik olduğundan tüm şikâyetlerinin mülkiyet hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

24. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan geçmişe yönelik borç çıkarılması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

z. Esas Yönünden
a. Mülkün Varlığı

25. Somut olayda sosyal güvenlik kapsamında yapılan ödemeler Anayasa’nın 35. maddesi bağlamında mülk teşkil etmektedir (benzer yönde ki değerlendirmeler için bkz. Uğur Ziyaretli, B. No: 2014/5724, 15/2/2017, $ 44),
b. Müdahalenin Varlığı ve Türü

26. Başvurucuya yapılan sosya! güvenlik ödemelerinin istirdadı yolunda işlem tesis edilmesinin mülkiyet hakkına müdahale oluşturduğu açıktır. Anayasa Mahkemesi daha önce benzer başvuruları mülkiyetin kamu yararına kullanımının kontrolüne veya düzenlenmesine ilişkin üçüncü kural çerçevesinde incelemiştir (Kuddis Büyükakıllı, B. No: 2014/30941,
5/10/2017, $ 45: Fatma Ülker Akkaya, B. No: 2014/18979, 22/2/2018, $ 46). Somut olayda da aynı ilkelerden ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmamaktadır.

c. Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı

i, O Kanunilik

27. Olayda, yaşlılık aylığı tahsisi için talepte bulunulduğu tarih itibarıyla gerekli olan 5.000 günlük çalışma süresi başvurucu tarafından sağlanmadığından 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesi uyarınca yapılan ödemelerin iadesinin gerektiği belirtilmiştir. Mahkemenin bu yorumunun bariz bir takdir hatasına dayanmadığı ve açık bir keyfilik içermediği görülmektedir. Dolayısıyla müdahalenin kanuni dayanağının bulunduğu sonucuna ulaşılmaktadır.

ii. Meşru Amaç

28. Şartları gerçekleşemeden yapılan sosyal güvenlik ödemelerinin zamanaşımı süresi içinde iadesi yolunda işlem tesis edilmesinin kamu yararı çerçevesinde sosyal güvenlik sisteminin devamlılığını ve sınırlı kamusal kaynakların doğru şekilde harcanmasını gözeten meşru bir amaç taşıdığı sonucuna varılmıştır.

ili. Ölçülülük

29, Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Efverişlilik öngörülen müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, gereklilik ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmekledir (AYM. E2011/111, K.201/56, 11/4/2012; E.2012/102, K.2012/207, 27/12/2012; E.2012/149, K.2013/63, 22/5/2013; £.2014/176, K.2015/53, 27/5/2013; E.2015/43, K.2016/37, 5/5/2016; 1.2016/13, K.2016/127, 22/6/2016; Mehmet Akdoğan ve diğerleri, $ 38),

30. Hukuka aykırı ödemelerin tahsiline ilişkin uyuşmazlıklarda mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçülülüğünün değerlendirilebilmesi için başvurucuya kanuna aykırı olarak ödeme yapılması biçiminde ortaya çıkan sonuca tarafların katkı derecelerine de bakılması gerekmektedir. Bu bağlamda tarafların yasal yükümlülüklerinin neler olduğu, bunların yerine getirilmesinde ihmal gösterilip gösterilmediği ve ihmalin varlığının tespiti
hâlinde bunun hukuka aykırı sonucun doğmasında bir etkisinin bulunup bulunmadığı da gözönünde tutulmahdır (Uğur Ziyaretli, $ 65).

31. Öte yandan idarenin iyi yönetişim ilkesine uygun hareket etme yükümlülüğü bulunmaktadır, İyi yönetişim ilkesi kamu yararı kapsamında bir konu söz konusu olduğunda kamu otoritelerinin uygun zamanda, uygun yöntemle ve her şeyden önce tutarlı olarak hareket etmelerini gerektirir (Kenan Yıldırım ve Turan Yıldırım, B. No: 2013/711, 3/4/2014, Ş68).

32. Anayasa Mahkemesi daha önce kamu makamlarının uygun zamanda, uygun yöntemle ve tutarlı olarak hareket etme sorumluluğu ile başvurucunun tutum ve davranışlarını gözeterek benzeri başvuruları incelemiştir. Suzi Alyüz (B. No: 2013/679, 20/4/2016) kararında başvurucuya yaklaşık sekiz buçuk yıl boyunca yapılan yaştılık aylığı ödemelerinin, geçmişte yapılan usulsüz prim girişleri nedeniyle kanuni faizi ile birlikte iadesinin istenmesinin başvurucunun ağır kusuru nedeniyle ölçülü bir müdahale olduğu sonucuna varılmıştır (Suzi Alyüz, $$ 45-63). Uğur Ziyarelli kararında ise başvurucunun emekliye ayrıldıktan sonra tekrar çalışmaya başlaması üzerine yersiz olarak ödenen yaşlılık aylıklarının başvurucunun ve idarenin müteralik kusurlarına rağmen anaparanın çok üzerinde bir miktarda faizle geri istendiği olayda, bülün külfetin başvurucuya yükletilmesi nedeniyle ölçüsüz bir müdahale olduğu değerlendirilerek faiz talebi yönünden mülkiyet hakkının ihlaline karar verilmiştir (Uğur Ziyarerli, $$ 69-78).

33. İdarenin hatalı işleminden kaynaklanan mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin ölçülü olup olmadığının tespitinde idarenin hatatı işlemi karşısındaki tutumunun yanında işlemin fark edilmesinde geçen süre, hatalı işlem nedeniyle ödenen paranın tahsi) edilmesindeki yöntem, alacağa kanuni fâiz uygulanması gibi yaptırımların öngörülüp görülmediği önem arz etmektedir (Tevfik Baltacı, B. No: 2013/8074, 9/5/2016, $ 71).

34. Sosyal adaletin gereği olarak idarenin tesis ettiği hatalı işlemi somut olayın koşullarına göre geri alabileceği veya belli durumlarda kaldırabileceği hususunda kuşku yoktur. Bu tespit hatalı idari işlemden kaynaklanan sosyal güvenlik ödemeleri için de geçerlidir. Aksı durum kişilerin sebepsiz zenginleşmesine yol açabileceği gibi sosyal güvenlik fonlarına katkıda bulundukları hâlde kanunlardaki koşulları sağlamadıkları gerekçesiyle ödemelerden mahrum kalan kimseler yönünden adil olmayan sonuçlar doğurabilir. Bu durum, sınırlı kamu kaynaklarının uygun olmayan yöntemlerle dağıtımına cevaz verilmesi anlamına gelebileceğinden kamu yararı ile örtüşmez (Tevfik Baltacı, $ 74).

(1) Yaşlılık Aylığının İptal Edilmesine İlişkin Şikâyet 35. Olayda başvurucu 1/3/1978 tarihinden 21/12/1999 tarihine kadar SGK iştirakçisi olarak çalışmış, 5/7/1978 ile 6/3/1980 tarihleri arasında geçen 601 günlük hizmet süresmi borçlanması için 10/5/2001 tarihinde SGK’ya müracaat etmiştir. Başvurucununanılan talebi Kurumca kabul edilip 1/6/2011 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı bağlanmıştır. Başvurucuya bu şekilde 5.438 gün üzerinden yaşlılık aylığı tahsis edilmiştir. SGK başka bir kişiye alt 832 günlük hizmet süresinin başvurucunun hizmet süresine eklendiğinin tespiti ve kalan 4.606 günlük hizmet süresinin aylık bağlama tarihindeki asgari süreyi karşılamaması nedeniyle 31/5/2012 tarihinde aylığın iptaline ve beş yıl boyunca ödenmiş toplam 43.704.4|TL’nin bir ay içinde tek seferde ödenmesine karar vermiştir.

36. Anayasa Mahkemesi benzer bir konu ile ilgili şikâyetleri daha önce incelemiş ve uygulanacak ilkeleri Ümmü Çakır kararında orlaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi anılan kararında; sigortalıya atfedilecek bir kusurun bulunmaması, bütünüyle idarenin gözetimi ve denetimi altında gerçekleştirilen bir idari işlemden makul görülemeyecek kadar uzun bir süre sonra dönülmesi, hatanın yalnızca prim günlerinin hesaplanmasından kaynaklanması, eksik kalan gün sayısının oldukça az olması, sigortalının yaşı itibarıyla yeni bir sigortalılık talebinde bulunma imkânının kısıtlı olması ve bağlanan aylığın oldukça mütevazı olup sigortalının başkaca bir gelirinin tespit edilememesi hâllerinde yaşlılık aylığının kesilmesi ve ödenen aylıkların geri istenmesinin sigortalıya önemli bir külfet yüklediği saptamasında bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi bu saptamadan hareketle müdahalenin içerdiği kamu yararı amacı ile mülkiyet hakkının korunması arasındaki adil dengenin kişiler aleyhine bozulduğu sonucuna ulaşmış ve mülkiyet hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiştir (Ümmü Çakır, $$ 58, 59).

37. Somut olayda öncelikle başvurucunun yaşlılık aylığının kesilmesi suretiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçülü olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. 1958 doğumlu olup yaşlılık aylığının bağlandığı tarihte kırk üç ve bu aylığın kesildiği tarıhte ise gili dört yaşında olan başvurucu, kendi isteğiyle çalışmaktan vazgeçmiş olup çalışmasına engel bir durumu bildirmediği ve hâlen çalışma çağında bulunduğundan eksik kalan 396 günlük hizmet süresini doldurma imkânına sahiptir. Dolayısıyla başvurucunun emekli olduğu ve aylığın kesildiği tarihler ile mevcut yaşı uyarınca eksik kalan gün sayısı nazara alındığında yaşlılık aylığının kesilmesi yönündeki müdahalenin -içerdiği meşru amacın dayandığı kamu yararı ile karşılaştırıldığında- başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklemediği değerlendirilmiştir,

38. Açıklanan gerekçelerle iade edilen miktar yönünden Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edilmediğine karar verilmesi gerekir.

(2) Yaşlılık Aylığı Tahsisinin İptal Tarihinden İtibaren Son Beş Yıl İçinde
Yapılan Ödemelerin İadesi Hususunda Benimsenen Yönteme İlişkin Şikâyet

39. Başvurucu, daha önce ödenen maaşların faizi ile cebren tahsiline yönelik işlembaşlatılmasından yakınmaktadır.

40. İadeye ilişkin olarak 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesinin (a) ve (b) bendindeSGK tarafından fazla veya yersiz ödeme yapıldığının tespit edilmesi hâlinde bu ödemelerin geri alınacağı düzenlenmiştir. Anılan maddenin (a) bendinde; yersiz ödemenin kişilerin kasıtlı veya kusurlu davranışlarından doğması durumunda hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla on yıllık sürede, ödeme tarihinden itibaren hesaplanan kanuni faizi ile birlikte geri alınacağı hüküm altına alınmıştır. Bununla birlikte maddenin (b) bendinde, fazla veya yersiz ödemenin kurumun hatalı işleminden kaynaklanması hâlinde hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla beş yıllık sürede yapılan ödemeler toplamının ilgiliye tebliğ edildiği tarihten itibaren yirmi dört ay içinde ödenmesi durumunda faizsiz olarak tahsil edileceği belirtilmiş; bu sürenin geçmesinden sonra yapılacak ödemeler bakımından ise yirmi dört aylık sürenin sonundan itibaren hesaplanan kanuni faizi ile geri alınacağı ifade edilmiştir (bkz. $27).

4l. Sözü edilen hükümler uyarınca idare tarafından hatalı olarak ödendiği tespit edilen anapara tutarının iadesinin talep edilebileceği hususunda kuşku bulunmamaktadır. Aksine bir durumun başvurucunun sebepsiz zenginleşmesine yol açabileceği ve sosyal adaletle bağdaşmayacağı açıktır. Buna karşın alacağın başvurucudan tahsilindeki yöntem önem arz etmektedir. Olayda başvurucuya ödenen toplam 43.704,41 TL tutarındaki yaşlılık aylığının Kurumun bildiriminden itibaren bir ay içinde ödenmesine hükmedilmiştir. Başvurucunun işe başladığı ve yaşlılık aylığı tahsis talebinde bulunduğu tarihteki yaşına göre başkasına ait kısa sayılmayacak bir hizmet süresinin lehine değerlendirilmesinde üzerine düşen sorumluluğu tam anlamıyla yerine getirdiğinden söz edilemez ise de sigortalılara ait bilgi ve belgeleri tutması nedeniyle davalı idarenin daha fazla kusurlu olduğu gözetildiğinde başkaca bir geliri ve mal varlığı saptanmayan başvurucunun kendisi için önemli bir meblağ oluşturan bu rakamı bir ayda ödemekle yükümlü kılınması, başvurucuya kusurlu davranışıyla orantısız bir külfet yüklenmesi sonucunu doğurmaktadır.

42. Bütün bu hususlar gözetiidiğinde somut olay bağlamında kamu yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Dolayısıyla başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahale ölçüsüzdür.
43. Açıklanan gerekçelerle iade yöntemi yönünden Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi getekir,

C. 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden

d4, 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“(İ) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da
edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için veniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir.
Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine
tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir.

Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

45. Başvurucu ihlalin tespit edilmesini istemiş ve tazminat talebinde bulunmuştur.

46. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Doğan ((GKJ, B. No: 2014/8875, 7/6/2018) kararında ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağı hususunda gene!
ilkeler belirlenmiştir. Anayasa Mahkemesi diğer bir kararında ise bu ilkelerle birlikte ihlal kararının yerine getirilmemesinin sonuçlarına değinmiş ve bu durumun ihlalin devamı anlamına geleceği gibi ilgili hakkın ikinci kez ihlal edilmesiyle sonuçlanacağına da işaret etmiştir (Aligül Alkaya ve diğerleri (2), B. No: 2016/12506, 7/11/2019).

47. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski hâle getirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için ise öncelikle ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması, ihlale neden olan karar veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması gerekmektedir (Mehmet Doğan, $$ 55, 57).

48. İncelenen başvuruda başvurucunun iadesi istenen tutarı bir ayda ödemekle yükümlü kılınması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Dolayısıyla ihlalin idarenin işleminden kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

49. Bu durumda somut başvuru bakımından ihlalin idari işlemden kaynaklandığı ve başvurucunun iade etmekle yükümlü olduğu tutarın iade şekli ve zamanı hususunda takdir yetkisi de idareye ait olduğundan mülkiyet hakkının ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak bir ödeme yöntemi belirlenmek üzere kararın bir örneğinin ilgili SGK Başkanlığına
gönderilmesine karar verilmesi gerekir,

50. İhlal nedenlerine göre kararın bir örneğinin ilgili kuruma gönderilmesine karar verilmesinin ihlal iddiası açısından yeterli bir giderim oluşturduğu anlaşıldığından başvurucunun tazminat taleplerinin reddine karar verilmesi gerekir.

91. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 257,50 TL harç ve 3.000 TL vekâlet
ücretinden oluşan toplam 3.257,50 TI. tutarındaki yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

.A. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. 1. Yaşlılık aylığının iptal edilmesine yönelik şikâyet yönünden Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE,

2. Yaşlılık aylığı tahsisinin iptal tarihinden itibaren son beş yıl içinde yapılan ödemelerin iadesi hususunda benimsenen yöntem nedeniyle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için Sosyat Güvenlik Kurumu Başkanlığına GÖNDERİLMESİNE,

D. Başvurucunun tazminat taleplerinin REDDİNE,

E. 257,50 TL harç ve 3.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 3.257,50 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

F. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye
Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 12/2/2020 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

BANKA KREDİSİ, KISITLI KREDİYİ ALIP, ÖDERKEN AKIL HASTALIĞINI İLERİ SÜRMESİ.

YARGITAY 13. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO:2015/13415
KARAR NO:2017/319
KARAR TARİHİ:19/01/2017
MAHKEMESİ :Tüketici Mahkemesi

BANKA TÜKETİCİ KREDİSİ, BANKANIN ÖDEME TALEBİNE KADAR TAM EHLİYETLİ GİBİ HAREKET EDEN KISITLI, BORCUN İFASI İSTENDİĞİNDE EHLİYETSİZLİĞİNİ İLERİ SÜREREK İFADAN KAÇINMASI HAKKIN KÖTÜYE KULLANILMASINI OLUŞTURUR.

Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde taraflar avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı, eşi…..’ın …. 12. Sulh Hukuk Mahkemesinin 02.11.2012 tarihli kararı ile kısıtlandığını ve kendisinin vasi olarak atandığını, davalı banka ile eşi arasında tüketici kredisi sözleşmesi imzalandığını öğrendiğini, davalı bankanın kısıtlı eşine önce ihtarname gönderdiğini, sonra da hakkında icra takibi başlattığını, icra takibinin itirazı üzerine durduğunu, davalı bankanın en son eşinin malulen emekli maaşı olarak toplu şekilde yatmış olan 5.423,71 TL’yi çektiğini, İ.İ.K.’nun 83. maddesi uyarınca emekli maaşının tamamının haczinin mümkün olmadığını ve eşinin kısıtlı olması nedeniyle kredi sözleşmesinin geçerli olmadığını, eşinin emekli maaşının tamamına el konulduğunu öğrenince intihara teşebbüs ettiğini ve ölümden döndüğünü, bu nedenle manevi olarak da zarar gördüklerini ileri sürerek davalı banka ile kısıtlı…. arasında imzalanan 05.12.012 tarihli ve 6.065,00 TL tutarlı kredi sözleşmesinin iptalini,….’ın hesabından çekilen 5.423,71 TL’nin ticari faizi ile ve 20.000 TL manevi tazminatın davalıdan tahsilini
istemiştir.

Davalı, davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davacının sözleşmenin iptaline ilişkin davasının kabulü ile 05/12/2012 tarih ve 6.065,00-TL tutarlı tüketici kredisi sözleşmesinin iptaline, davacının istirdat davasının kabulü ile 5.423,71-TL’nin avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline ve davacının manevi tazminat isteminin reddine karar verilmiş; hüküm, taraflarca temyiz edilmiştir.

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacının temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2-Dava, bipolar duygudurum bozukluğu tanısı konulması üzerine mahkeme kararı ile kısıtlanan….’ın vesayet altına alındıktan sonra imzaladığı kredi sözleşmesinin iptali ile maaşından davalı banka tarafından kesilen miktarın iadesi talebine ilişkindir.

Dosyanın incelenmesinde, kısıtlı ….’ın 02.11.2012 tarihli Mahkeme kararı ile kısıtlanmasına karar verildiği, kısıtlının kullandığı dava konusu tüketici kredi sözleşmesi tarihinin 05.12.2012 olduğu, kısıtlının intihar teşebbüsü sonrası eşi olan davacının 12.02.2014 tarihinde kollukça alınan beyanında eşi….’in kendisinden habersiz 6.000,00 TL kredi çektiğini, kredinin ödemelerini düzenli şekilde yaptıklarını, ancak kısa bir süre sonra maddi sıkıntı içine gerdiklerini ve ödemeleri aksattıklarını ifade ettiği anlaşılmaktadır.
Kural olarak tam ehliyetsiz kişilerin hukuki işlemleri hükümsüzdür.(TMK md.15) Ancak bu kuralın istisnaları vardır. Bunlardan biri TMK.’nun 2.maddesinde de öngörülen dürüstlük kuralıdır. Buna göre, “Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken
dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz”. TMK.’nun 15.maddesinde hükme bağlanan kuralın istisnalarından biri de,T.B.K.nun 65.maddesi hükmüdür. T.B.K.nun 114/2.maddesi yollamasıyla sözleşmeye
aykırılık hallerinde de uygulanması mümkün olan T.B.K.nun 65.maddesi uyarınca hakkaniyet elverdiği takdirde tam ehliyetsiz olan kişi diğer tarafın batıl hukuki işlemin hüküm ifade ettiğine güveni nedeniyle oluşan zararından sorumludur.

TMK.nun 452/2.maddesinde ise, “vesayet altındaki kişinin fiil ehliyetine haiz olduğu hususunda diğer tarafı yanıltmış olması halinde onun bu yüzden uğradığı zarardan sorumlu olacağı” öngörülmüştür. Buna göre kendisini ehil bir kişi gibi gösterip hukuki işlem yapan ve bu suretle karşı tarafı zarara uğratan ehliyetsiz kişinin bu zarardan sorumlu olacağının kabulü gerekir. Kanun, tam ehliyetsizlerin yaptıkları hukuki işlemleri batıl sayarken bu gibi kimseleri korumak, kendi menfaatlerine aykırı işlemleri yaparak 3. kişilerce sömürülmelerine engel olmak amacını gütmüştür. Bu tehlikenin ortadan kalktığı normal bir insanla eşdeğer tarzda hareket ettiği durumlarda, hukuki muamelenin hükümsüzlüğünü ileri sürmek hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olacağından kanun bunu himaye etmez. 09.03.1955 gün 22/2.Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği gibi, mümeyyiz olmayan kimse temyiz kudretini haiz olsa idi aynı surette hareket edecek, yani normal bir insan dahi aynı tarzda muamelede bulunabilecek idiyse
ehliyetsiz olduğundan bahisle muamelenin hükümsüzlüğünü ileri sürememelidir.

Somut olayda, davacının eşi olan kısıtlı…. tam ehliyetli kişilerin dahi her zaman yararlanma olanağı bulamadığı tüketici kredisinden yararlanmış ve bu suretle bir menfaat elde etmiştir.

Davalı bankanın ödeme talebine kadar tam ehliyetli biri gibi hareket edebilen kısıtlı, borcun ifası istendiğinde ehliyetsizliğini ileri sürerek ifadan kaçınması hakkın kötüye kullanılmasını teşkil ettiği, TMK. 2.maddesi uyarınca bu durumun hukuk düzeni tarafından da korunmayacağı açıktır. Öte yandan kısıtlının, imzalanan kredi sözleşmesine ek rehin sözleşmesi ve taahhütname ile virman-takas mahsup talimatı gereği davalı bankadan kullandığı kredinin teminatı olarak banka nezdinde bulunan tüm alacakları, mevduat ve bloke hesapları üzerinde hapis, mahsup ve takas etme yetkisini davalı bankaya verdiği de açıktır. Bu durumda Mahkemece, davacının, eşi olan kısıtlının kullandığı kredi sözleşmesinin iptali ve yapılan kesintilerin iadesi yönündeki davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçelerle yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

SONUÇ: Yukarıda 1 nolu bentte açıklanan nedenlerle davacının temyiz itirazlarının reddine, 2 nolu bentte açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın davalı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde davalıya iadesine, HUMK’nun 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 19/01/2017 gününde oy birliğiyle karar verildi.

HACZİN KALDIRILMASINI ALACAKLI TALEP ETTİĞİNDE TAHSİL HARCINI ALACAKLI ÖDER

YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO. 2008/27480
KARAR NO. 2009/7227
KARAR TARİHİ. 6.4.2009

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü :

KARAR : Karar başlığına şirketin ismi yerine yetkilisi yazılmış ise de bu husus mahallinde her zaman düzeltilebileceğinden, bozma nedeni yapılmamıştır.

Medeni Usul Hukukunda olduğu gibi, İcra Hukukunda da harç ve giderler, sonuçta haksız çıkan tarafa yükletilir. İİK`nun 15/1.maddesi gereğince de, “Kanunda aksi yazılı değilse” bütün harç ve masraflar borçluya aittir.

Ancak; 492 Sayılı Harçlar Kanununun 23.maddesi uyarınca “Her ne sebeple olursa olsun, icra takibinden vazgeçildiğinin zabıtnameye yazılması için vazgeçilen miktara ait tahsil harcının yarısı alınır. Haczedilen mal satılıp paraya çevrildikten sonra vazgeçilirse tahsil harcının tamamı alınır…”
Somut olayda, alacaklı icra dairesine başvurarak icra takibi sebebiyle borçlunun taşınmazları üzerine konulan hacizlerin kaldırılmasını talep ettiğine göre, bu istem alacağın haricen tahsil edildiğine karine teşkil edeceğinden, hacizlerin kaldırılabilmesi için yukarıda belirtilen yasa hükmüne uygun olarak tahsil harcının ödenmesi zorunludur. Harçlar Kanununun 23.maddesine göre de harcın sorumlusu haczin kaldırılmasını isteyen alacaklıdır. Anılan bu kanuni düzenleme karşısında bu husus doğrudan doğruya kamu düzenini ilgilendirdiğinden ve re`sen nazara alınması zorunlu olduğundan, mahkemece şikayetin kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile sonuca gidilmesi isabetsizdir.

SONUÇ : Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle mahkeme kararının yukarıda yazılı sebeplerle İİK 366 ve HUMK`nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 06.04.2009 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Ödeme Emrine Dava Açma Süresinin Zorlayıcı Nedenlerle Kaçırılması Halinde Dava Açılabilir Mi?

Vergi Usul Kanunu’nun 15. maddesinde mücbir sebeplerden herhangi birinin bulunması halinde bu sebep ortadan kalkıncaya kadar sürelerin işlemeyeceği kabul edilmiştir. Kanunun 13. maddesinde ise, mücbir sebepler vergi ödevlerinden her hangi birinin yerine getirilmesine engel olacak derecede ağır kaza, ağır hastalık ve tutukluluk; vergi ödevlerinin yerine getirilmesine engel olacak yangın, yer sarsıntısı ve su basması gibi afetler; kişinin iradesi dışında vukua gelen mecburi gaybubetler; sahibinin iradesi dışındaki sebepler dolayısıyla defter ve vesikalarının elinden çıkmış bulunması
gibi haller örneklendirme yapılarak sayılmıştır. Örneklendirme usulü ile sayım metodu yapılması yasada yer verilmeyen mücbir sebep hallerinin de dikkate alınabileceği anlamına gelmektedir.

Mücbir sebepler nedeniyle işlemeyecek olan süreler Vergi Usul Kanunu ile vergi kanunlarında (Gümrük Kanunu hariç) yer verilen sürelerdir. Örneğin KDV beyannamesi verme süresi, defter ve belge ibraz etme süresi, iş yeri açma bildirimi süresi bunlara örnek gösterilebilir.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda ise vergi yargılamasına ilişkin sürelerle ilgili özel düzenlemelere yer verilmiştir. Bu nedenle vergi davası açma süresi konusunda bu kanundaki kurallar geçerli olacaktır. Bunun yanında kanunda dava açma süresinin hesaplanmasında Vergi Usul Kanunu’na spesifik bir yollamada bulunmadığından ve 2577 sayılı Kanun’da mücbir sebeplerle ilgili bir düzenleme de olmadığından Vergi Usul Kanunu’nda yer alan mücbir sebepler vergi yargılamasına ilişkin dava açma, savunma verme, ara kararına cevap verme gibi sürelerin hesabında  etkili olmayacaktır. Bu nedenle örneğin tarhiyata veya ceza kesme işlemine karşı açılacak bir dava mücbir sebep nedeniyle de olsa 30 gün içerisinde açılamamışsa bunun davacı açısından süre uzatıcı herhangi bir hak doğurması mümkün değildir.

Öte yandan her vergi davasına ilişkin dava açma süresi 2577 sayılı Kanun’da düzenlenmemiştir. Bunlardan en önemlisi, 6183 sayılı Kanun’un 58. maddesine göre bir ödeme emrine karşı dava açma süresi 15 gün olarak belirlenmiştir. Bu nedenle 6183 sayılı Kanunda yer alan özel düzenlemenin önceliği kuralı gereği genel kanun niteliğinde olan 2577 sayılı Kanun’da yer verilen 30 günlük dava açma süresi dikkate alınmayacaktır.

6183 sayılı Kanun’un 8. maddesinde ise hilafına bir hüküm bulunmadıkça bu kanunda yazılı müddetlerin hesaplanmasında ve tebliğlerin yapılmasında Vergi Usul Kanunu hükümlerinin tatbik olunacağı düzenlemesine yer verilmiştir. Yukarıda da yer verdiğimiz üzere mücbir sebeplerin bulunması halinde sürelerin işlememesi ise Vergi Usul Kanunu kapsamına ilişkindir. Dolayısıyla 6183 sayılı Kanun’un 8. maddesinin yaptığı atıf ile bu düzenleme 6183 sayılı Kanun kapsamında yer alan süreler bakımından da geçerli olacaktır. Bunun bir sonucu olarak ödeme emri için öngörülen 15 günlük dava açma süresinin hesabında mücbir sebepler etkili olacaktır.

Tüm bu anlatılanlar karşısında örneğin ağır hastalık nedeniyle ödeme emrine karşı dava açma süresi kaçırılmışsa, bu zorlayıcı sebebin malum olması veya ilgililer tarafından ispat veya tevsik edilmesi halinde 15 günlük dava açma süresi işlemeyecektir.

Yalnız, bu sonuca güvenerek ödeme emrine karşı tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde dava açmada gecikme yapılmaması yerinde bir davranış olacaktır. Çünkü sürekli içtihatların değiştiği bir idari yargı sisteminde hukuki güvenlikten bahsetmek mümkün olmadığından, bu değerlendirmenin de objektif bir koruma sağlayacağını iddia etmek güçtür. Yalnız dava açma süresi mücbir nedenlerle kaçırılmışsa bu itirazı kullanarak dava açmak mümkün olabilir.

KESİNLEŞMEYEN VERGİ İÇİN ÖDEME EMRİ DÜZENLENİR Mİ?

Geliştirici: Mehmet Alçay

Vergilerin beyan üzere ya da vergi incelemesi sonucu resen veya kesilen cezalara ait ihbarnamenin tebliğiyle ilgili kamu alacaklarının tahakkuk etmesi neticesinde ödenmesi gereken aşamaya geçilmiş olur. Beyan üzere tahakkuk eden vergilerde ödeme süresinin son günü özel kanunlarına göre, resen yapılan tarhiyatlarda ve kesilen cezalarda ise vergi usul ve yargılama hukuku kurallarına göre belirlenir. Belirlenen son ödeme günlerinde ödenmeyen kamu alacaklarının ödenmesi için son bir ihtar daha yapılır. Ödeme emri denen bu ihtara rağmen ödeme yapılmaması durumunda ise cebri tahsil işlemlerine geçilir.
Ödeme emri ve mahiyeti 6183 sayılı Kanun’da düzenlenmiştir. Vadelerinde ödenmeyen kamu alacaklarının borçlularına 15 gün içinde borçlarını ödemeleri veya mal bildiriminde bulunmaları lüzumu ödeme emri ile tebliğ olunur. Ödeme emri vadesinde ödenmeyen borçlar hakkında düzenlendiğine göre, bir kamu alacağının ödeme emrine konu edilebilmesi için öncelikle tahakkuk etmesi, yargı kararlarına göre ise ayrıca kesinleşmesi gerekmektedir. Hemen belirtmek gerekir ki tahakkuk ile kesinleşme kavramlarının uygulanmasına mevzuat, doktrin ve yargı kararları yön vermektedir.
Bu anlatılanlar çerçevesinde tahakkuk, kesinleşeme ve cebri tahsil ilişkisi açısından birkaç ihtimal ortaya çıkacaktır:
Birinci İhtimal
Beyana dayanan vergilerde ihtirazi kayıt konulmamışsa, tahakkuk ve kesinleşme aynı anda gerçekleşeceği için verginin ait olduğu özel kanun kuralına göre belirlenen vadede borcun ödenmemesi durumunda ödeme emri düzenlenecektir. Örneğin Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 46. maddesinde, beyanname vermek mecburiyetinde olan mükellefler ile vergi kesmekle sorumlu tutulanlar, bir vergilendirme dönemine ait katma değer vergilerini beyanname verecekleri ayın yirmi altıncı günü akşamına kadar ödemeye mecbur tutulmuşlardır. Bu örnekte beyanname vermekle tahakkuk eden ve kesinleşen vergi için yirmi altıncı gün vade günüdür. Bu tarihe kadar ödenmeyen vergi borcu için ödeme emri düzenlenecektir.
İkinci İhtimal
Beyana dayanan vergilerde ihtirazi kayıt konulmuşsa, vergi tahakkuk etmekle birlikte kesinleşmez. Çünkü beyannamedeki ihtirazi kayıt dava açma hakkı vermektedir. Ancak 2577 sayılı Kanun’un 27. maddesinin, “ihtirazi kayıtla verilen beyannameler üzerine yapılan işlemlerle tahsilat işlemlerinden dolayı açılan davalar, tahsil işlemini durdurmaz.” kuralı gereği kesinleşmemiş olan vergi için ödeme emri düzenlenmesine engel bulunmamaktadır. Bununla birlikte açılan davada tahakkuk hakkında yürütmenin durdurulması istenmesine engel bulunmadığından, verilecek yürütmeyi durdurma kararı tahsil işlemlerini durduracağından ödeme emri düzenlenemeyecektir. Düzenlenmesi halinde, ödeme emrinin iptali istemiyle ikinci bir dava açılmasına engel bulunmamaktadır.
Üçüncü İhtimal
Resen, ikmalen veya idarece yapılan tarhiyatların ihbarname vasıtasıyla muhatabına tebliğ edilmesi durumunda eğer vergi davası süresinde açılmaz ise vergi hem tahakkuk edecek hem de kesinleşecektir. Vadesinde ödenmediği durumda da kamu alacağı ödeme emrine konu olacaktır.
Dördüncü İhtimal
Resen, ikmalen veya idarece yapılan tarhiyatların muhatabına tebliğinin ardından süresinde açılan dava ile, 2577 sayılı Kanun’un 27. maddesinin: “Vergi mahkemelerinde, vergi uyuşmazlıklarından doğan davaların açılması, tarh edilen vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümlerin ve bunların zam ve cezalarının dava konusu edilen bölümünün tahsil işlemlerini durdurur.” kuralı gereği tahakkuk ve kesinleşmenin gerçekleşmesi ertelenecektir. Vergi mahkemesince verilecek karar türüne göre ise yine birkaç olasılık ortaya çıkacaktır.
A Olasılığı
Vergi uyuşmazlığı kesin hüküm sınırının altında verilen ret kararı ile hem tahakkuk hem kesinleşme gerçekleşecek ve vade tarihinde ödenmeyen kamu borcu nedeniyle ödeme emri düzenlenebilecektir.
B Olasılığı
Vergi uyuşmazlığı kesin hüküm sınırının üstünde, diğer bir deyişle istinaf inceleme sınırının üstünde ise verilen ret kararı ile vergi tahakkuk edecek ancak kesinleşmeyecektir. Çünkü başvurulabilecek kanun yolu bulunmaktadır. Bununla birlikte Vergi Usul Kanunu’nun 112/1. fıkrasına göre; “İkmalen, re’sen veya idarece tarh olunan vergiler taksit zamanlarından evvel tahakkuk etmişse taksit süreleri içinde; taksit süreleri kısmen veya tamamen geçtikten sonra tahakkuk etmişse; geçmiş taksitler, tahakkuk tarihinden başlayarak bir ay içinde ödenir. ” kuralı gereği vade tarihinde borç ödenmemişse, kanun yolu incelemesi devam etse bile, diğer bir deyişle vergi alacağı kesinleşmese dahi ödeme emri düzenlenmesine mevzuatta herhangi bir engel bulunmamaktadır.
C Olasılığı
Vergi mahkemesi sonucu verilen karar iptal yönünde ise ve dava konusu kesin hüküm sınırının altında ise zaten kamu borcu ortadan kalkmış olacaktır. Eğer vergi idaresince kanun yolu incelemesine (istinaf yoluna) başvurulmuş ise bu aşamada tahakkuk ve kesinleşme sağlanamadığından ödeme emri düzenlenemeyecektir.
Bu açıklamalara ek olarak, idari yargı yerlerince takip hukukundaki bazı eksiklikler veya yanlışlıklar nedeniyle “kamu alacakları kesinleşmediği için” ödeme emri düzenlenemeyeceği yönünde verilen kararların yaygın olduğu söylenebilir. Ancak ödeme emrinin düzenlenmesi vade kavramıyla, vade ise tahakkuk kavramıyla ilintili olduğundan, ödeme emri düzenleme işleminin kesinleşme kavramı ile her durumda ilişkilendirilmesinin yukarıda saydığım “ihtimal ve olasılıklar” çerçevesinde kuramsal olarak isabetli olmadığını söyleyebilirim. Diğer taraftan vade belirleyen, 213 sayılı Kanun’un 112/1. fıkrasında yer alan: “İkmalen, re’sen veya idarece tarh olunan vergiler taksit zamanlarından evvel tahakkuk etmişse taksit süreleri içinde; taksit süreleri kısmen veya tamamen geçtikten sonra tahakkuk etmişse; geçmiş taksitler, tahakkuk tarihinden başlayarak bir ay içinde ödenir.” kuralı da bu düşünceyi desteklemektedir.
Bu yazdıklarımdan çıkarılacak sonuç, vergi uygulama zincirindeki her bir eksiklik iptal kararı verilmesini gerektirdiğinden, vergi mahkemesinde açılan davanın başarısı; gerek vergisel kavramların, gerek bağlayıcı vergi mevzuatının ve gerekse de vergi yargılama hukuku araçları ile bu hukukun pratiğine yön veren içtihatların iyi kavranması neticesinde artacaktır.

HAGB, SANIĞIN ZARARI ÖDEME İRADESİ VARSA, MAHKEMECE TEVDİ MAHALLİ TAYİNİ GEREKİR

T.C.
YARGITAY
2. CEZA DAİRESİ
ESAS NO. 2017/2579
KARAR NO. 2017/7495
KARAR TARİHİ. 10.7.2017

CEZA YARGILAMASINDA AVUKAT VEKALETNAMESİ SUNULMASA BİLE SANIĞIN “BU KİŞİ BENİM AVUKATIMDIR” DEMESİ YETERLİDİR.

HAGB– SANIK, MAĞDURUN UĞRADIĞI ZARARI ÖDEMEK İSTEDİĞİ HALDE MAĞDUR BUNU KABUL ETMEZSE MAĞDURUN İSTEĞİNE BIRAKILMAYIP , MÜŞTEKİYE ZARARIN MİKTARI AÇIKLATTIRILARAK SANIKLARIN ÖDEMESİ İÇİN TEVDİ MAHALLİ TAYİN EDİLMESİ GEREKİR.

Dosya incelenerek gereği düşünüldü;

KARAR : 24/06/2011 tarihli 2. oturuma Av. …’in sanıklar vekili olarak katılması, aynı oturumda tüm sanıkların adı geçen avukatın kendi avukatları olduğunu söylemesi, böylece sanıklar ile avukat arasında vekaletname ibraz edilmese bile sanık-müdafii ilişkisinin doğması, 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 11. maddesinin vekil ile takip edilen işlerde tebligatın vekile yapılacağını öngörmesi, müdafii yerine sanıklara yapıldığından geçersiz olan tebligatların temyiz süresini başlatmaması karşısında, Dairemizin 03/07/2013 tarihli, 2012/27883 E. ve 2013/18297 K. sayılı gereğince gerekçeli karar kendisine tebliğ edilen Av. …’in tüm sanıklar yönünden hükmü süresinde temyiz ettiği anlaşılmakla, sanık … yönünden 25/05/2012 tarihli, 2011/317 E. ve 2011/730 K. sayılı temyiz isteminin reddine dair ek kararın hukuki dayanaktan yoksun ve yok hükmünde olduğu belirlenerek ve bu sebeple kaldırılmasına karar verilerek yapılan incelemede;

1-) Sanıkların yüklenen suçu işlemediklerine dair savunmalarının aksini gösterir, müştekinin teşhis ettiği sanıkların olay günü iş yerine geldiklerine dair ifadesi dışında mahkumiyetlerine yeterli her türlü şüpheden uzak, kesin, yeterli ve inandırıcı delillerin neler olduğu tartışılıp denetime olanak sağlayacak şekilde karar yerinde gösterilmeden yeterli olmayan gerekçeyle yazılı şekilde mahkumiyetlerine karar verilmesi,

2-) Kabule göre de;

a-) Sanıkların, müştekinin kuaför olarak çalıştırdığı iş yerine giderek hırsızlık suçunu işlediklerinin anlaşılması karşısında, eylemlerinin 5237 Sayılı TCK’nın 142/1-b maddesinde tanımlanan hırsızlık suçunu oluşturduğu gözetilmeden aynı Kanunun 141. maddesi uyarınca hüküm kurulması.

b-) 22/07/2011 tarihli oturumda sanık …’in suç sebebiyle oluşan zararın giderilmesi amacıyla müşteki adına 300 TL havale edildiğine dair haber kağıdını ibraz ettiği, müştekinin havale edilen parayı (haberi olmadığından) almadığını, almak da istemediğini belirttiğinin anlaşılması karşısında, sanıkların yasal bir indirim nedeninden yararlanabilmesinin müştekinin kabulüne bağlı tutulamayacağı, bu durumda müştekiye zararının miktarı açıklattırılarak, sanıklara gerekirse tevdi mahalli gösterilip, zararı giderme olanağı sağlandıktan sonra sonucuna göre, 5237 Sayılı TCK’nın 168/2 maddesinin uygulanma olanağının değerlendirilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanıklar ve müdafiilerin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı istem gibi BOZULMASINA, 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi yollamasıyla 1412 Sayılı CMUK’nın 326/son maddesi uyarınca yeni hüküm kurulurken bozma öncesi hükmolunan yaptırımın (cezanın) ve sonuçlarının ağırlaştırılamayacağı kuralının gözetilmesine, 10/07/2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

T.C.
YARGITAY
6. CEZA DAİRESİ
ESAS NO: 2014/10710
KARAR NO: 2017/1748
KARAR TARİHİ: 1.6.2017

>HAGB–SANIK ZARARI ÖDEME İRADESİNİ ORTAYA KOYMUŞ İSE MAHKEME TEVDİ MAHALLİ TAYİN ETMESİ GEREKİR.

Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

KARAR : Mağdurun zararı giderme iradesini kovuşturma aşamasında ortaya koyan ve bu doğrultuda hareketini geliştiren sanığa, olay mahkemesince uygun bir tevdi mahalli etmesi gerektiği dikkate alınmadan, duruşmaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması kanuna aykırı ise de, bu durum sonuca etkili görülmediğinden bozma nedeni yapılmamıştır.
Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve Hakimler Kurulunun takdirine göre; suçun sanık tarafından işlendiğini kabulde usul ve nitelendirmede Yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşıldığından, diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

Ancak;

1-)Sanık hakkında, ilk hükümde TCK’nın 58.maddesiyle uygulama yapılmamasına rağmen, sonraki hükümde CMUK’nın 326/son maddesi gereğince kazanılmış hak ilkesinin korunması gerektiği düşünülmeden, TCK’nun 58.maddesine yer verilerek yazılı şekilde karar verilmesi,

2-)Mahkemece 5271 Sayılı Yasa’nın 150/3. maddesi uyarınca, sanığın savunmasını yapmak üzere zorunlu savunman görevlendirilmesi nedeniyle, savunmana ödenen avukatlık ücretinin, sanığa yargılama gideri olarak yükletilmesine karar verilmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/3-c maddesindeki düzenlemeye açıkça aykırı olması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanık … ve savunmanının temyiz itirazı bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan sebeplerle BOZULMASINA, bozma nedeni yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 5320 Sayılı Kanun’un 8/1.maddesi yollamasıyla 1412 Sayılı CMUK’nın 322.maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, hüküm fıkrasından TCK’nun 58.maddesinin uygulanmasına dair kısım ile ‘561.-TL zorunlu müdafiilik giderinin sanıktan tahsil edilerek hazineye gelir kaydına’ dair bölümün çıkarılması suretiyle, diğer yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 01.06.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi