TÜZEL KİŞİLİK PERDESİNİN KALDIRILMASI ESASLARINA İLİŞKİN HGK

Hukuk Genel Kurulu 

2016/1523 E.

2019/1107 K.

MAHKEMESİ :İş Mahkemesi

Taraflar arasındaki “hizmet tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Antalya 4. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 29.04.2013 tarihli ve 2010/720 E., 2013/245 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı … vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 15.10.2015 tarihli ve 2015/13279 E., 2015/18485 K. sayılı kararı ile;
“…Dava, davacının 03/08/2009-18/07/2010 tarihleri arasında …’a ait … Yemekcilik işyerinde geçen ve Kuruma bildirilmeyen sigortalı çalışmalarının tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kabulü ile davacının davalı davacının davalıya ait işyerinde 03.08.2009-18.07.2010 tarihleri arasında hizmet akdine dayalı ve sigortalı olarak çalıştığının tespitine karar verilmiş ise de eksik araştırma ve inceleme ile sonuca gidilmiştir.
Dosyadaki kayıt ve belgelerden; davacının dava konusu edilen dönem içinde yapılan hizmet bildiriminin bulunmadığı, dinlenen tanıkların davacının çalıştığı işyerinin …’a ait olduğunu söyledikleri, Sardalya Yemekçilik isimli işyerinin kira sözleşmesine göre … Turizm ve Tarım Malzemeleri Tic Ltd Şti tarafından kiralandığı ancak kiralayan …’un beyanında işyerinin şirket yetkelesi olan … ile … tarafından kiralandığını bildirdiği, Ticaret Sicil kayıtlarına göre … Turizm ve Tarım Malzemeleri Tic Ltd Şti’nin 28/12/1994 tarihinde tescil edildiği, şirketin 11/01/2007 tarihinde tescil edilen 29/12/2006 tarihli devir işlemi neticesinde ortaklarının Şıh … ve … olduğu, 15/01/2007 tarihli karara ve 27/01/2009 tarihli karara göre …’ın şirket müdürü olarak atandığı, nüfus kayıt örneğine göre …’ın Şıh …’ın kardeşi olduğu anlaşılmaktadır.
Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasa’nın 79/10. ve 5510 sayılı Yasa’nın 86/9. maddeleri bu tip hizmet tespiti davaları için özel bir ispat yöntemi öngörmemiş ise de, davanın niteliğinin kamu düzenini ilgilendirdiği ve bu nedenle özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi gerektiği Yargıtay’ın ve giderek Dairemizin yerleşmiş içtihadı gereğidir.
Bu tür davalarda öncelikle davacının çalışmasına ilişkin belgelerin işveren tarafından verilip verilmediği yöntemince araştırılmalıdır. Bu koşul oluşmuşsa işyerinin gerçekten var olup olmadığı kanun kapsamında veya kapsama alınacak nitelikte bulunup bulunmadığı eksiksiz bir şekilde belirlenmeli daha sonra çalışma olgusunun varlığı özel bir duyarlılıkla araştırılmalıdır.
Çalışma olgusu her türlü delille ispat kazanabilirse de çalışmanın konusu niteliği başlangıç ve bitiş tarihleri hususlarında tanık sözleri değerlendirilmeli, dinlenen tanıkların davacı ile aynı dönemlerde işyerinde çalışmış ve işverenin resmi kayıtlara geçmiş bordro tanıkları yada komşu işverenlerin aynı nitelikte işi yapan ve bordrolarına resmi kayıtlarına geçmiş çalışanlardan seçilmesine özen gösterilmelidir. Bu tanıkların ifadeleri ile çalışma olgusu hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek şekilde belirlenmelidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.9.1999 gün 1999/21-510-527, 30.6.1999 gün 1999/21-549-555- 3.11.2004 gün 2004/21- 480-579 sayılı kararları da bu doğrultudadır.
Somut olayda, davacının davalı …’a ait işyerinde çalıştığının tespitine karar verilmiş ise de bahsi geçen…Yemekçilik isimli işyerinin adı geçen davalıya ait olup olmadığı belirlenmeden sonuca gidilmesi hatalı olmuştur.
Yapılacak iş, davalı işveren … adına işyeri kaydı olup olmadığını ve davacının çalıştığını iddia ettiği…Yemekçilik isimli işyerinin kime ait olduğunu Belediye, Vergi Dairesi gibi resmi Kurumlar vasıtasıyla araştırmak, gerçek işverenin kim olduğunu tespit etmek, Sosyal Güvenlik Kurumu, zabıta, maliye, meslek odası aracılığı ve muhtarlık marifetiyle davalı işyerine komşu işyerlerini tespit edip bu işyerlerinin uyuşmazlık konusu dönemde çalıştığı tespit edilen kayıtlı çalışanları, yoksa işyeri sahipleri araştırılıp tespit edilerek çalışmanın niteliği ile gerçek bir çalışma olup olmadığı yönünde yöntemince beyanlarını almak ve gerçek çalışma olgusunu somut ve inandırıcı bilgilere dayalı şekilde ortaya koyduktan sonra davacının çalışmasının sürekli çalışma olduğu anlaşılırsa sonucuna göre karar vermekten ibarettir.
Kabule göre de; yargılama aşamasında davaya dahil edilmesine karar verilen ve dava dilekçesi tebliğ edilen … Turizm ve Tarım Malzemeleri Tic Ltd Şti hakkında olumlu veya olumsuz bir karar verilmemesi hatalıdır.
Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava; hizmet tespiti istemine ilişkindir.
Davacı asil; 03.08.2009-18.07.2010 tarihleri arasında davalı …’a ait … Yemekçilik iş yerinde geçen ve Sosyal Güvenlik Kurumuna bildirilmeyen sigortalı çalışmalarının tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı … (SGK/Kurum) vekili; Kurum kayıtlarında davacının belirtilen iş yerinde hiçbir çalışmasının olmadığı belirtilerek davanın reddini savunmuştur.
Davalı …; cevap dilekçesi sunmamıştır.
Mahkemece; davanın kabulü ile davacının davalı …’a ait iş yerinde 03.08.2009-18.07.2010 tarihleri arasında hizmet akdine dayalı ve sigortalı olarak çalıştığının tespitine karar verilmiştir.
Davalı Kurum vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Mahkemece; yargılama aşamasında … Turizm Şirketi’nin davaya dâhil edilmesine karar verildiği, … hakkında hüküm verilme nedeninin ayrıntılı biçimde açıklandığını, hüküm tarihinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 124. maddesi uyarınca zımnen bu davalının hasım olmaktan çıkarıldığını, bu hususun gerekçenin son paragrafında “bu nedenlerle tüzel kişilik perdesi de yırtılmak, muvazaalı işverenlik ilişkilerine değer atfedilmemek sureti ile işyerinin kanun kapsamına alınabilecek nitelikte olduğu da değerlendirilerek davacının gerçek işvereni olduğu anlaşılan Ali hakkında aşağıdaki gibi karar vermek gerekmiştir” denilmek sureti ile ifade edildiği, dosya kapsamı ile çalışma olgusunun hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde belirlenmiş olup daha fazla araştırma yapılması gerekmediği gibi araştırmanın sonucu değiştirecek nitelikte de görülmediği, örneğin bozma kararında sözü edilen belediye, vergi dairesi gibi resmi kurumlar vasıtası ile yapılan araştırma sonucuna göre … adına iş yeri kaydı olmadığının belirlenmesinin dosyadaki deliler karşısında red nedeni olamayacağı, öyle ise araştırılmasına gerek bulunmadığı, mahkemece Ticaret Sicil Memurluğu, vergi dairesi, Sosyal Güvenlik Kurumu aracılığı ile araştırmalar yapıldığı, gerek davacı, gerekse bordrolu tanıklar ve gerekse komşu iş yeri çalışanı olduğu değerlendirilebilecek kişilerin beyanıyla yeterli kanaate ulaşıldığı, bütün tanıkların gerçek işverenin Ali olduğunu ifade ettikleri, mülk sahibinin işyerine giremediğini, köpeklerin bulunduğunu söylediği, …’ın 2015 yılı öncesinde Mernis adresi dahi bulunmayan bir kişi olduğu, davacı tanığı Emrah’ın iş yerinin sürekli isim değiştirdiğini, tanık Necla’nın iş yerini …’ın işlettiğini ancak Hanefi Arslan ismini kullandığını, resen dinlenen mülk sahibi Şeref’in kira sözleşmesini … ve Tülin Yıldırım ile yaptığını, …’ın patron olarak …’ı bildiklerini, Hanefi Arslan adına vergi levhası olduğunda bile …’ın iş yerine gelip gittiğini, kahvaltı yapıp 45 dakika işyerinde kaldığını, herhangi bir tebligat, fatura gibi evrak işleri varsa konuşup işten ayrıldığını, Gülin (Tülin) Yıldırım’ın eskiden şirket müdürü olduğunu, komşu iş yeri tanığı Salim’in davacının 2009-2010 yıllarında davalı iş yerinde çalıştığını ifade ettikleri, … Turizm kayıtları incelendiğinde; kuruluşunda iştigal konuları içinde dava konusu yemek işinin yer almadığının, faaliyet adresinin davacının çalıştığı iş yeri ile ilgisinin bulunmadığının, daha sonra bu adrese taşındığının görüldüğü, bu durumun tanık Erdem’in … Turizm Şirketi’nin ortaklarından Şıh Mehmet hakkında söylediği “önceleri Işıklar’da kendisine ait bir kafesi vardı daha sonra işler kötü gitti bir dönem bir ekiple yemek fabrikasına geldiler” şeklindeki beyanıyla da örtüştüğü, önceki kararda ifade edildiği gibi bu şirketin kanun kapsamında bulunduğu tarihin davacının dava ettiği çalışma dönemini kapsamadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı davalı … vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davacının 03.08.2009-18.07.2010 tarihleri arasındaki çalışmalarına yönelik tespit istemi yönünden davalı …’ın gerçek işveren sıfatının bulunup bulunmadığı, burada varılacak sonuca göre de mahkemece yapılan araştırmanın yeterli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun (5510 sayılı Kanun) 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren geçici 7. maddesinde, “…bu Kanunun yürürlük tarihine kadar 506 sayılı, 1479 sayılı, 2925 sayılı, bu Kanun ile mülga 2926 sayılı, 5434 sayılı Kanunlar ile 506 sayılı Kanunun geçici 20. maddesine göre sandıklara tâbi sigortalılık başlangıçları ile hizmet süreleri, fiilî hizmet süresi zammı, itibarî hizmet süreleri, borçlandırılan ve ihya edilen süreler ve sigortalılık sürelerinin tabi oldukları kanun hükümlerine göre değerlendirilir.” yönünde düzenleme bulunmaktadır.
Bu durumda, 01.10.2008 tarihinden önceki döneme ilişkin hizmet tespiti uyuşmazlıklarında 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu (506 sayılı Kanun); bu tarihten sonraki dönem bakımından ise 5510 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekecektir.
Öncelikle ifade etmek gerekir ki, mülga 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu ve 5510 sayılı Kanun’un 4. maddesinin birinci fıkrasının “a” bendi kapsamında sigortalı niteliğini kazanmanın koşulları başlıca üç başlık altında toplanmaktadır.
Bunlar: a) Çalışma ilişkisinin kural olarak hizmet sözleşmesine dayanması, b) işin işverene ait iş yerinde ya da iş yerinden sayılan yerlerde iş organizasyonu içerisinde yapılması, c) çalışanın 506 sayılı Kanun’un 3. maddesinde (5510 sayılı Kanun’un 6. maddesi) belirtilen istisnalardan olmaması şeklinde sıralanabilir. Sigortalı olabilmek için bu koşulların bir arada bulunması zorunludur.
506 sayılı Kanun’un 2. maddesine göre, bu Kanun anlamında sigortalı olarak çalışabilmenin temel koşulu, hizmet sözleşmesine dayalı çalışmanın bulunmasıdır. Bu anlamda bir sözleşme, hizmet sözleşmesi olarak kabul edilmediğinde 506 sayılı Kanun anlamında sigortalıktan da söz edilemeyecektir.
İşçi ve sigortalı kavramlarının tanımında hizmet sözleşmesinden hareket edilmekteyse de, 4857 sayılı İş Kanunu (4857 sayılı Kanun) ile yürürlükten kaldırılan 1475 sayılı İş Kanunu’nda ve 506 sayılı Kanun’da bu sözleşmenin tanımına ilişkin bir hükme yer verilmemiştir. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 8. maddesinde, “İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir.” tanımlaması yapılmıştır. Belirtmek gerekirse, 4857 sayılı İş Kanunu’nda “Hizmet akdi” sözcüğü terkedilmiş, yerine “İş sözleşmesi” ifadesi kullanılmıştır.
Hizmet akdi, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 313. maddesinin birinci fıkrasında ise, “Hizmet akdi, bir mukaveledir ki onunla işçi, muayyen veya gayri muayyen bir zamanda hizmet görmeyi ve iş sahibi dahi ona bir ücret vermeği taahhüt eder.” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımda sadece hizmet ve ücret unsurları belirgin iken, 4857 sayılı Kanun’da daha önce Anayasa Mahkemesi ve öğretinin de kabul ettiği gibi “bağımlılık” unsuruna da yer verilmiştir.
5510 sayılı Kanun’un 3/11. maddesinde ise, hizmet akdinin 22.04.1926 tarihli ve 818 sayılı Borçlar Kanunu’nda tanımlanan hizmet akdini ve iş mevzuatında tanımlanan iş sözleşmesini veya hizmet akdini ifade edeceği belirtilmiştir. Görüldüğü üzere, 506 sayılı Kanun döneminde sigortalı niteliğini kazanmanın koşulları 5510 sayılı Kanun döneminde de farklılık arz etmemektedir.
Hemen belirtilmelidir ki, 5510 sayılı Kanun’un atıf yaptığı 818 sayılı Kanun 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (6098 sayılı Kanun) ile yürürlükten kaldırılmıştır. 6098 sayılı Kanun’un 393. maddesinin birinci fıkrasına göre, “Hizmet sözleşmesi, işçinin işverene bağımlı olarak belirli veya belirli olmayan süreyle işgörmeyi, işverenin de ona zamana ve yapılan işe göre ücret ödemeyi üstlendiği sözleşmedir.”. Bu hâliyle 5510 sayılı Kanun’un 3/11. maddesi uyarınca 818 sayılı Borçlar Kanunu’na yapılan atfın artık 6098 sayılı Kanun’un 393/1. maddesine yapıldığının kabulü gerekecektir.
Sigortalılık niteliğinin kazanılması açısından işveren ile çalıştırılan kişi arasında hizmet sözleşmesinin yapılması tek başına yeterli değildir. Ayrıca işin işverene ait iş yerinde ya da iş yerinden sayılan yerlerde yapılması gerekmektedir. Mülga 506 sayılı Kanun’un 5. maddesine göre iş yeri, bir hizmet sözleşmesine dayanarak bir veya birkaç işveren tarafından çalıştırılanların işlerini yaptıkları yerdir. İşin niteliği ve yürütümü bakımından iş yerine bağlı bulunan yerlerle dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden veya meslek eğitimi yerleri, avlu ve büro gibi diğer eklentiler ve araçlar da iş yerinden sayılır.
Ayrıca 5510 sayılı Kanun’un geçici 7. maddesi uyarınca, uygulama yeri bulan 506 sayılı Kanun’un 2. ve 6. maddelerinde öngörülen koşulların oluşmasıyla birlikte çalıştırılanlar, kendiliğinden sigortalı sayılırlar. Ancak, bu kimselerin ayrıca aynı Kanun’un 3. maddesinde sayılan istisnalara girmemesi gerekir. Çalıştırılanların, başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın sigortalı niteliğini kazanmaları 506 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 1’inci fıkrasında yer alan açık hüküm gereğidir.
Ne var ki, sigortalıların bazı haklardan yararlanmaları öncelikle Kurum’a bildirilmeleri, belirli süre prim ödemiş olmaları ve kanunun gerektirdiği bilgilerin açık bir şekilde bilinmesi koşullarına da bağlıdır. Anılan bilgi ve belgelerin Kuruma ulaştırılmaması veya eksik ulaştırılması hâlinde ise bildirimsiz (kaçak) çalıştırma olgusu ortaya çıkacaktır. Bu durum, prim ve gelir vergisi ödememek için işverenlerce sıklıkla başvurulan bir yol olup, ülkenin gerçeklerinden biridir. İşte bu noktada, işçinin bir takım yasal haklardan yararlanabilmesi için sigortalı hizmetinin tespitini istemesi gereği ortaya çıkmaktadır.
Hizmet tespiti davası 506 sayılı Kanun’un 79/10. maddesinde, 01.10.2008 tarihinden sonraki dönemler yönünden ise 5510 sayılı Kanun’un 86. maddesinde düzenlenmektedir.
Somut olayda uygulanması gereken ve yukarıda belirtilen amaca yönelik davaların yasal dayanağı 5510 sayılı Kanun’un 86. maddesi olup, anılan maddenin sekizinci fıkrasında “Aylık prim ve hizmet belgesi veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesi işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde iş mahkemesine başvurarak, alacakları ilâm ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları dikkate alınır.” hükmüne yer verilmiştir.
Sigortalı tarafından açılan hizmet tespiti davasında her türlü delille kanıtlanabilen çalışma olgusunun usulünce belirlenmesinden sonra, bu çalışmanın sigortalı çalışma olup olmadığı ve çalışılan zaman üzerinde durulmalıdır.
Sosyal güvenlik hukukunun hem kamu hukuku hem de özel hukuk alanında kalan özellikleri dikkate alındığında, özellikle hizmet tespiti davalarında kendiliğinden araştırma ilkesinin ağır bastığı görülür. Gerçekten hizmet tespiti davaları, taraflarca hazırlama ilkesi kapsamı dışında olup, kendiliğinden araştırma ilkesi söz konusudur.
Sigortalılık başlangıç tarihi ve hizmet tespitine yönelik davaların kamu düzenini ilgilendirdiği ve bu nedenle özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi icabettiği Yargıtay’ın yerleşmiş içtihadı gereği olduğundan, kamu düzenini ilgilendiren hizmet tespiti davalarında, hâkimin özel bir duyarlılık göstererek delilleri kendiliğinden toplaması ve sonucuna göre karar vermesi gerekir. Kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı bu davalarda ispat yükü, bir tarafa yüklenemez.
Öte yandan, hizmet tespiti davalarının amacı, hizmetlerin karşılığı olan sosyal güvenlik haklarının korunması olduğundan, tespiti istenen dönemde kişinin sigortalı niteliği taşıyıp taşımadığı ile yapılan işin Kanun kapsamına girip girmediği araştırılmalıdır. Çalışma iddiasının gerçeğe uygunluğu ancak bu koşullar varsa inceleme konusu yapılabilecektir.
Çalışma olgusu her türlü delille ispatlanabileceğinden bu davalarda iş yerinde tutulması gerekli dosyalar ile kurumdaki belge ve kanıtlardan yararlanılmalı, ücret bordroları getirtilmeli, müfettiş raporları olup olmadığı araştırılmalı, mümkün oldukça tespiti istenen dönemde iş yerinin yönetici ve görevlileri, iş yerinde çalışan öteki kişiler ile o iş yerine komşu ve yakın iş yerlerinde, tarafları veya iş yerini bilen veya bilebilecek durumda olanlar zabıta marifetiyle araştırılarak saptanmalı, sigortalının hangi işte hangi süre ile çalıştığı, çalışmanın konusu, sürekli, kesintili, mevsimlik mi olduğu, başlangıç ve bitiş tarihleri ve alınan ücret konularında beyanları alınarak, tanıkların sözleri değerlendirilirken bunların inandırıcılığı üzerinde durulmalı, verdikleri bilgilere nasıl vakıf oldukları, işveren ve işçiyle, iş yeriyle ilişkileri, bazen uzun yılları kapsayan bilgilerin insan hafızasında yıllarca eksiksiz nasıl taşınabileceği düşünülmeli, beyanları diğer yan delillerle desteklenmelidir.
Bu amaçla tanıkların hizmet tespiti istenen tarihte iş yeri veya komşu iş yeri sigortalısı ya da işvereni olup olmadıkları araştırılmalı, davalı Kurumdan, bu kişilerin belirtilen tarihte sigortalılık bildirimlerinin hangi iş yerinden yapılmış olduğu da sorularak, elde edilen bilgilerin ifadelerde belirtilen olgularla örtüşüp örtüşmediği de irdelenmeli, iş yerinin kapsam, kapasite ve niteliği ile bu beyanlar kontrol edilmelidir.
Diğer taraftan bu davalarda, işverenin çalışma olgusunu kabulü ya da reddinin tek başına hukuki bir sonuç doğurmayacağı da göz önünde tutulmalıdır. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 26.02.2019 tarihli ve 2015/10-3039 E., 2019/207 K.; 16.10.2018 tarihli ve 2015/10-1098 E., 2018/1439 K.; 27.06.2018 tarihli ve 2016/21-2358 E., 2018/1289 K. sayılı kararlarında da aynı ilkeler benimsenmiştir.
Yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular ışığında somut olay değerlendirildiğinde, dava dilekçesinde, davacı asilin, davalı …’a ait…Yemekçilik isimli iş yerinde çalıştığı belirtilmiş, mahkemece davacının gerçek işvereninin davalı … olduğu, yükümlülüklerden kaçınmak amacıyla kendisine ait iş yerini kayıtlarda … Turizm ve Tarım Malzemeleri Tic. Ltd. Şti. ile başka kişiler adına gösterdiği kabul edilerek, davacının davalı …’a ait iş yerinde iddia edilen dönemde çalıştığının tespitine karar verilmiş ise de, Sardalya Yemekçilik isimli iş yerinin davalı …’a ait olup olmadığı belirlenmemiştir.
Bu itibarla, Özel Daire bozma kararında belirtilen hususların yanında, yargılama sırasında beyanları alınan tanıklar …, … ve Erhan Demir’e ait sicil dosyaları Kurum’dan getirtilmeli, dava konusu edilen çalışma döneminde sigortalılık bildirimlerinin hangi iş yerinden yapılmış olduğu da sorularak, elde edilen bilgilerin ifadelerde belirtilen olgularla örtüşüp örtüşmediği irdelenmeli; yine, Manavoğlu İnşaat Şirketi isimli komşu iş yerinde çalıştığını ifade eden tanık …’in çalıştığını belirttiği iş yeri adresi zabıta marifetiyle tespit edilerek, komşu iş yeri olup olmadığı hususu netleştirilmeli, bu tanığa ve Manavoğlu İnşaat Şirketi isimli iş yerine ait sicil dosyaları da Kurum’dan getirtildikten sonra tüm dosya içeriği birlikte değerlendirilerek sonuca gidilmeli, davaya konu tespit istemi yönünden izah edildiği üzere iddia edilen çalışmanın gerçek olup olmadığına dair hiçbir kuşku ve tereddüde yer vermeyecek şekilde araştırma yapıldıktan sonra karar verilmelidir.
Hâl böyle olunca Özel Daire bozma kararında ve yukarıda açıklanan genişletilmiş nedenlerle direnme kararının bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ: Davalı … vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda açıklanan bu genişletilmiş nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 22.10.2019 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

Bir cevap yazın